Akdoğan Özkan

05 Temmuz 2021

Yeni dönemin sembolü olan silah sistemleri

Son yıllarda en çok obüsler, SİHA'lar ve tabii S-400 konuşulmuş olsa da, Türkiye'nin yeni dönemdeki savunma doktrinini en iyi sembolize edecek silahlar hem NATO hem de Rus menşeli silahların kullanımına imkân vererek tasarlanıp üretilen sistemler olacak gibi görünüyor

TSK'nın 2016'dan sonra Suriye, Libya ve Dağlık Karabağ'da gerçekleştirdiği doğrudan ya da dolaylı operasyonlara dair farklı değerlendirmeler yapılabilir ama bu operasyonların Türkiye'nin 2004'ten bu yana büyük önem vererek yürüttüğü ulusal savunma sanayii ürün ve çözümleri için eşsiz birer laboratuvar ve test sahası olarak da işlev gördüğü, hemen herkesin üzerinde mutabık kalacağı bir husustur, sanıyorum.

Bu operasyonlarda, ilk yıllarda, benim hatırladığım kadarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nin en stratejik ateş destek vasıtalarından biri olarak işlev gören yeni nesil (T-155 Fırtına) obüsler ön plana çıkıyordu. Kule sistemleri ve gövde görev donanımları yerli üretim olan bu Kundağı Motorlu Obüsler (KMO), NATO standardı her cins mühimmatı kullanabiliyordu. Zamanla (Anka-S ya da TB2) silahlı İHA'ların da TSK'yı saha hedeflerine ulaştırmada çok başarılı olduğu görüldü. 2015 sonrasında üretilmiş olan ve tam yüklü olarak 18 bin feet irtifaya kadar çıkabilen SİHA'lar yerli yapım güdümlü füzeler kullanabiliyordu.(*) Şu kadarını söyleyelim, Türkiye bu geliştirdiği ürünü sayesinde ilk kez bir NATO ve AB üyesi ülkeden (Polonya) insansız hava aracı siparişi alabilir hale gelmişti. Ankara, yurtdışı pazarlarda da önemi artan bir oyuncu olma gayreti içinde görülüyordu.

Nefer, uzaktan komutalı stabilize silah sistemi

Yeni dönemi karakterize eden savunma teknolojileri

Çok kabaca özetlediğim ve sahada fark yarattığı söylenen bu silah teknolojilerine rağmen Türkiye'nin son dönemde en çok konuştuğu ve "en çok ses getiren" harp silahı, henüz aktive bile edilmemiş olan Rus yapımı S-400 orta menzilli hava savunma sistemi oldu. İlk kez bir NATO üyesi ülke, Rusya'dan bu gelişkin hava savunma sistemini alıyordu. Türkiye'nin 2020 yılı ekim ayında ilk testini gerçekleştirdiği bu sistem, NATO'daki müttefiklerinin hoşuna gitmemiş, ABD de Ankara'ya bu sistemi aldığı için yaptırımlar uygulama kararı almıştı. Karar, ABD'nin "Hasımlarla Yaptırım Yoluyla Mücadele Yasası'na" (CAATSA) dayandırılıyordu. Bir anlamda Türkiye NATO'daki en büyük "müttefikinin" gözünde "hasım" pozisyonuna düşüyordu. Çok yazıldı, çizildi, burada detaylarına girmeye gerek yok, ama özetle, S-400'ler son yıllarda Türkiye'nin silah envanteri içinde en çok konuşulan ürün oldu.

Gelgelelim, Ankara'nın Washington'u da "arkasında olmakla" suçladığı 15 Temmuz 2016 darbe girişimi Türkiye'de sadece iç siyasette ve bürokraside sonuçlar üretmekle kalmamış, Türkiye'nin dış politikasında ve savunma doktrininde de ipuçlarını darbe girişimi öncesinde görmeye başladığımız bir iradeyi ivmelendirmiş, köklü bir değişime yol açmıştı. Ankara, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz havzasındaki dış politika hamlelerini artık NATO ittifakından tamamen olmasa da görece bağımsız olarak geliştirme gayreti içinde görülüyordu. Bu değişim kendisini özellikle son 15-20 yılda ilerleme kaydetmiş olan yerli savunma sanayinin ürün/çözüm geliştirme hız ve motivasyonu üzerinde de hissettirdi. İleri harp teknolojileri temelli ihtiyaçlarını geçmişte münhasıran NATO müttefiklerinden tedarik eden Ankara, sanki bir vesayetten kurtulma gayreti içindeymişçesine bir yandan ulusal savunma sanayinde gaza basıyor, bir yandan NATO'nun son zirvesinde "hasım" olarak konumladığı Rusya'nın ileri savaş teknolojileri ürünlerine ilgi gösteriyordu.

Hem NATO hem de Rus menşeli silah kullanabilen ürün

Bu yeni dönemde Türkiye'nin en çok konuştuğu ürünler büyük ölçüde yukarıda saydıklarım oldu. Ama Ankara'nın bu yıllardaki güvenlik stratejisini en iyi yansıtan harp sistemlerinden biri galiba uzaktan komutalı stabilize silah sistemi "Nefer" oldu, oluyor! Karadaki zırhlı hedeflere karşı kullanılmak üzere geliştirilen insansız taret sistemine sahip bir silah olan Nefer.

Adı medyada yukarıda bahsettiklerim kadar anılmasa da savunma sanayi uzmanları Nefer'in öneminin eminim epeydir farkındadır. Ben Nefer'in yeni dönemin güvenlik stratejilerini en iyi yansıtan ürünlerin belki de başında geldiğini, ona böyle bir vasıf atfedebilmemizin mümkün olduğunu söyleyebiliriz, sanıyorum. Ona böyle bir atıfta bulunmamın ardında, ne bu ürünün hareket halindeyken veya hareketli hedeflere atış̧ yapabilme becerisini mümkün kılan stabilizasyon yeteneği yatıyor ne de otomatik hedef takibi, lazer uyarı sistemi, gece görüş imkânı gibi beceriler. Zaten savunma sanayi uzmanı olmadığım için o teknik detayları büyük ölçüde anlamam bile. Ancak ondan "Ankara'nın bu yıllardaki güvenlik stratejisini en iyi yansıtan harp sistemlerinden biri" diyerek bahsetmemin ardında, Nefer'in hem NATO hem de Rus menşeli silahların kullanımına imkân verecek şekilde tasarlanarak üretilmiş olması yatıyor.

"NATO-bağımlı" olmak istemeyen bir "NATO üyesi"

Bu haliyle Nefer, bir "NATO üyesi" olmasına rağmen, Türkiye'nin "NATO bağımlı" bir üye olmaktan uzaklaşmayı gözeten de bir noktayı hedefliyor oluşunun en belirgin işaretlerinden, sembollerinden biri olarak görülebilir. Ankara faz farkıyla da olsa, "Sovyet tehdidinin" temel motivasyon olduğu Soğuk Savaş dönemi NATO ittifakının doktrinlerinden de, TSK'yı sadece Batılı silah üreticilerinin müşterisi konumuna indirerek kendi savunma sanayini geliştirmesine engel olan kabullerden de giderek uzaklaşıyor. Hem NATO menşeli hem de Rus menşeli silahların kullanımına imkân veren şekilde tasarlanmış olan Nefer bu dinamiği en iyi yansıtan ürünlerden biri belki.

Nefer'in bu özelliğinin iki kanadın da dikkatini çektiğini hemen hatırlatalım. ABD'nin önde gelen savunma sanayi yayın organlarından Defense News, 23 Haziran (2021) tarihinde sayfalarında onunla ilgili bir değerlendirme yazısına yer verdi. "Aselsan unveils new weapons and capabilities for armored combat vehicle" başlığına sahip yazıda, Nefer'in 9-12 Haziran tarihlerinde Ankara'da düzenlenen 3. Verimlilik ve Teknoloji Fuarı'nda güncellenmiş bir versiyonunun duyurulduğu belirtilerek, yakında TSK'ya teslim edilecek yeni sistemlerin geliştirilmiş özellikleri vurgulandı.

Küresel ABD hegemonyasına muhalif bir yapıda İngilizce olarak yayın yapan Southfront ise "Turkey's attempt at military self-sufficiency now includes automated turret" başlığıyla 24 Haziran'da yer verdiği haberinde, Nefer'in insansız, uzaktan kontrol edilebilen taret sistemine ve hem NATO hem Rus silah sistemleri kullanacak şekilde tasarlanmış oluşunu dikkat çekti. Southfront, silahın 25 ve 30 mm'lik otomatik topların yanı sıra, 7.62'lik makineli tüfek mermisi atabildiğinin altını çizdi. Türkiye'nin Rus yapımı S-400 alımı nedeniyle karşı karşıya kaldığı ABD yaptırımlarının da hatırlatıldığı yazıda, bu tür teknolojik gelişmelerin Türkiye'nin Rus cihaz ve mühimmatı kullanmayı sürdürme kararlılığını yansıttığı da belirtildi.

Muhalefetin bir zaafı

Evet, yukarıda Türkiye'nin "NATO ittifakından görece ya da tamamen bağımsız olarak geliştirmeye çalıştığını" söylediğim dış politika hamlelerini yanlış, hatalı, eksik vs. bulabiliriz. Bu hamleleri yeterince pişirip olgunlaştırmadan uygulamaya kalktığı için bu ülkeye büyük bedeller ödettiğini ya da ödeteceğini de savunabiliriz. Ankara'yı bu hamlelerle hedeflediği noktalara erişmede yeterince başarılı bulmayabilir, hatta başarısız olarak dahi görebiliriz. Muhalefetin pek çok hususta önemle işaret ettiği kimi moral/etik kaygılara hiç prim verilmemesi, cihatçı yapılarla kurulan eğit/donat işbirlikleri de eleştiri konuları olabilir elbette.

Ama muhalefetin dış politikaya bakarken düştüğü temel bir hata, ciddi bir yanılgı var. Yanılgı, bir savaş örgütü olarak NATO'yu nasıl konumlandırdıkları da değil. Ya da o konumlanmanın tam anlaşılamamış olması değil. Bunlar zaten uzun on yıllardır aşamadığımız eski problemlerimiz ve kuşkusuz başka tartışmaların konusu. Fakat ben burada başka bir şeyden söz ediyorum: Muhalefet (ya da tamamı değil bir bölümü diyelim), dış politika ve güvenlik alanında Türkiye'nin hatalı gördüğü tüm hamlelerini bir kişiye, o kişinin emellerine ve o kişinin ülkedeki tüm güvenlik yapılarını koşulsuzca kendi iradesine biat eder hale getirmiş olmasına bağlıyor.

Oysa yarın öbür gün o bir kişi o sistemden çekilse, gitse bile, benim görebildiğim kadarıyla, Türkiye'nin yüksek güvenlik bürokrasisi 2016 sonrasında uyguladığı güvenlik siyasetini çok büyük ölçüde benzer şekilde yürütmeyi, savunma sanayi ürünlerini dış politika gereksinimleri temelinde geliştirilen askeri doktrinlere entegre etmeyi, yerli üretim elektronik harp sistemleri networkünü genişletmeyi sürdürecek.

Evet, Türkiye'nin bölgesel pek çok ihtilafta bugünkü iktidarın aksine dostlarını azaltmayı değil çoğaltmayı hedefleyen, barışçıl dinamikleri mümkün olabildiğince zorlayan, bölge halklarıyla ilişkisinde mezhepçi kaygıları ardında bırakmış bir dış politika izlemesi mümkün. Bunun paralelinde, "soft power" kullanmayı daha çok önemseyen, "kurumsal iletişim" ve "itibar yönetimi" anlamında çok daha donanımlı, planlı ve hedefli bir döneme geçmesi de mümkün.

Ancak bugünün muhalefetinin şekillendireceği olası bir yarınki iktidar ortamında, Türkiye kendi savunmasının imkân ve kabiliyetlerini artırma çabasını, yine NATO-bağımlı ülke olmaktan uzaklaşma çabasıyla paralel olarak yürütüyor olacaktır, büyük ölçüde. Çünkü jeopolitiğinin gerçekliği bugün Türkiye'ye neyi söylüyorsa, o gerçeklik değişmedikçe, yarın da onu söylüyor olacaktır. Sanki tersi geçerli olacakmış gibi bir hava estirmeye çalışmanın gereği yoktur.

Türkiye'nin ve muhalefetin asıl odaklanması gereken husus, önce iç barışı hâkim kılmak, sonra da bir ümit vadetmekten giderek uzak düştüğü bu ülke gençlerine eğitim alanında çizeceği vizyonda ve o vizyona yürüyecek stratejik hedeflerin tayininde saklıdır. Türkiye'nin kendisine bölgesinde ve dünyada rekabet avantajı kazandırma mücadelesi buradan başlamak zorundadır. Müfredatın, sınav sistemlerinin her sene yazboz tahtasına çevrildiği, kritik sınav sorularının ayrıcalıklı kesimlere el altından verilip verilmediğinin hep şüphe konusu olduğu, sokak aralarında tabela üniversiteleri açmanın maharet sayıldığı, gencine bırakın İngilizceyi, temel muhakeme yeteneğini kazandırmaktan dahi uzak düşebilen eğitim sistemiyle Türkiye'nin içinde bulunduğu hiçbir ligde kendisini yukarıya taşıyamayacağı çok belirgin olarak görülmüştür. Ulusal savunma sanayinin geleceği için bile asıl değişim orada, eğitim alanında, eğitimi yarının Türkiye vizyonuna uygun şekilde yapılandırarak yaşanmak zorundadır. Çoğu bu ülkeye yönelik ümitlerini yitirmiş gençleri 15-20 sene sonranın onurlu gelecek perspektifine sahip Türkiye'sini şekillendirebilme çabasına ortak etmek de hiç kolay olmayacaktır. Ama yapılması gereken de budur ve ne kestirme çözümlerle, ne "mega" öneki verilmiş projelerle, ne dünyanın orasına burasına asker sevk etmekle daha hızlı ulaşılacak bir refah temelli gelecek de yoktur.



(*) Türkiye'nin SİHA'ları bu operasyonlarda dar alanlarda hem havadan topçu bataryası hem de hava konuşlu ileri gözetleyici gibi kullanarak nasıl başarılar elde ettiği ile ilgili olarak Independent Türkçe'nin savunma sanayi uzmanları Arda Mevlütoğlu ve Hakan Kılıç ile birlikte yaptığı değerlendirmeye bakılabilir.


Not: Hem kapanma döneminden çıkmış olmanın hatırına hem de sınırlı yaz günlerinin hakkını verebilmek için izninizi istiyor ve yazılara bir ayı biraz geçen bir süreliğine virgül atıyorum. Ağustos ayında umarım yeniden bu satırlarda buluşuruz. Sevgilerle -AÖ