Ahmet Talimciler

12 Ocak 2019

Türk futbolu şahlanacak mı?

Bu ülkede ne zaman devrim lafı ortaya atılsa bilin ki o olup biten işten hayır gelmez!

Son dönemde her alanda olduğu gibi futbol medyasında da var olan durumun aslında öyle olmadığını kanıtlamak isteyen ve bizlerin de bu duruma ikna olmamızda ısrarda bulunan tipler belirdi! Yumurtayı dik tutma metaforu üzerinden ortada sorun olarak bulunmayan ancak onlara göre sorun teşkil eden hususların nasıl bir anda çözümlendiğini, söz konusu kişilerin yazılarında rahatça bulabiliyorsunuz. Ancak işin ilginç yanı gerçek hayatta olup bitenlerle bu yazılanlar örtüşmüyor! Eh bunları da kenar süsü olarak değerlendirebilir veyahut sizler de ikna olmuş gibi yapabilirsiniz. Belki o zaman Türk futbolunun en büyük 3 sorunu ortadan kalkmış olabilir.

Bu ülkede ne zaman devrim lafı ortaya atılsa bilin ki o olup biten işten hayır gelmez! Çünkü biz ülke olarak evrim ile devrim meselesini her daim birbirine karıştırdığımız için işimize geleni alıp gelmeyeni cezalandırmak gibi bir alışkanlığımız vardır. En son gündeme gelen futbol kulüplerinin Ziraat bankası başta olmak üzere dört banka ile yapılacak olan anlaşmalar sonrası kurtarılması meselesini de yine devrim olarak gösteren yayın organlarımız eksik olmadı! Şike süreci sonrası başa gelen ve o günden bugüne kadar milli takımların yönetilmesi, yabancı futbolcu sayısının önce sınırlandırılması ardından serbest bırakılması ve son olarak da futbolcu yetiştirme tarlaları gibi projelerin devrim olarak sunulduğu, arşivlerde duruyor.

Şimdi ise batık geminin mallarının kurtarılması sürecinin devrim olarak lanse edildiği yeni bir dönemi yaşıyoruz. Atılan başlıklardan bir tanesi Türk futbolunun şahlanacağı ve futboldaki mali devrimle uluslararası çok büyük başarıların yolunun açılacağı şeklinde. Yaşadıklarımızın ekonomik, siyasal ve toplumsal açıdan önemli sonuçları bulunuyor ve futboldan bahsediyoruz ancak futbolu çerçeveleyen futbol dışı unsurları her zaman olduğu gibi yine dışarıda bırakıyoruz. Oysa futbolda çok uzun bir zamandır olup bitenler sadece futbol sahası ile açıklanamaz! Şimdi gündeme getirilen ve kulüplerin borçlarının yapılandırılması sonrasında ortaya çıkacak olası gelişmeleri de yine futbolun büyüsü veyahut yaratacağı etki ile açıklamamız eksik olacaktır.

Muhalefetin tıpkı diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da getirdiği eleştiriler var olan durumu gerçek anlamda okuyup, kitleler ile bütünleştirmekten uzakta durmayı sürdürüyor. Bir taraftan iktidarın popülizm yaptığını ileri sürüyorlar ancak öte yandan kendileri de benzer bir popülizm içerisinde çırpınıp durmaya devam ediyorlar. Zaten ne oluyorsa da işte tam bu noktada oluyor ve yapılanlar, yapıldığı ile kalmayı sürdürüyor. Futbol kulüplerinin yıllar içerisinde nasıl bir yönetim batağı içerisinde bulunduğu konusunda birazcık bu alanla ilgilenen herkesin bilgisi olduğunu rahatça söyleyebiliriz. Durum sadece dernekler statüsü ile idare edilen kulüplerin yeni bir yasa ile farklı bir formata açılması ile çözümlenemeyecek kadar karmaşık. Çünkü bütün kulüplerimizin aynı zamanda yönetsellik boyutu ile siyaset ile doğrudan ilişkileri bulunuyor.

Söz konusu olan bu ilişki ise gerek yerel yönetimler gerekse de merkezi yönetimler tarafından kulüpler ile bazen resmi çoğu kez resmi olmayan yollardan işlerin halledilmesi hususunda destek vermeye kadar uzanan bir dizi farklı yolun kullanılmasının önünü açıyor. Burada kulüplerin vergi indirimlerinden yararlandırılmasından tutun da bir takım arazilerin tahsis edilmesine ve hatta futbolcuların transferlerine kadar uzanan çok farklı biçimlerdeki destek mekanizması ile karşılaşabiliyorsunuz. Uzun yıllar boyunca yerel yönetimlerin kulüp kurmaları ve bunlara kaynak aktarmaları durumunu yaşadık. Sorun farklı şekilde çözüldü, takımlar kapatıldı ancak destekler ortadan kalkmadı. Benzer şekilde kentin takımlarına yönelik desteklerin sürmesi de geçtiğimiz dönemlerde gazetelere farklı şekillerde konu oldu.

İşte tam bu noktada kötü yönetilen ve kötü yönetilmenin ötesinde sürekli olarak içten içe borçlandırılmak suretiyle yok edilmeye sürüklenen takımlarımızın varlığı ile karşı karşıya kaldık. Gaziantepspor, Elazığspor, Eskişehirspor, Bucaspor, Samsunspor ve daha onlarcası benzer felaket ile bizi karşılamayı sürdürüyorlar. Bu takımlar ile birlikte o kentlerin tarihsel belleklerinin de erezyona uğrayacağını eklemek durumundayız. Tabii bu kötülükleri yapanların umurlarında bile değil fakat bu takımlara gönül verenler açısından durum tam anlamıyla fecaat.

Futbol federasyonu Ziraat Bankası ile birlikte bizlerin önüne mali devrim adı altında bir milat olarak söz konusu projeyi koyuyor. Milyon dolarlar, Euro'lar üzerinden borçlandırılan Türk futbolunun merkezi elden kontrol altına alınmak suretiyle refaha kavuşturulacağı ve şahlanacağı iddia ediliyor. Borçların zamana yayılması ve yapılandırılması ile kulüplere nefes alma olanağının sağlanacağı belirtilirken yapılan işlemin bir borç verme işlemi olmayacağının altı çiziliyor. İspanya örneği veriliyor ve oradaki sistemin nasıl başarılı olduğuna vurgu yapılıyor.

Her şeyden önce ülkelerin koşulları ve zihniyet kalıpları birbirinden farklıdır, bu durum aynı uygulamanın farklı ülkelerde bambaşka sonuçlar vermesine yol açabilir. İkinci olarak küme düşme, puan silme cezalarından söz eden sayın başkanın bu gündeme taşıdığı cezaları ülke futbolundaki tüm kulüplere aynı şekilde uygulayabilme garantisi bulunmakta mıdır? Yani bütün takımlar eşit midir? Yoksa bazıları daha mı eşit olarak yola devam edeceklerdir! Üçüncü bir husus ise yıllar içerisinde sürekli olarak para verilmeye ve bir takım ayrıcalıklarla pohpohlanmaya alıştırılan kulüp yönetimleri açısından getirilecek olan düzenlemeler, pek de istedikleri maddi güce erişme anlamına gelmeyeceği için kısa bir süre içerisinde şikayetlerin başlaması da kaçınılmaz olacaktır.

Bir diğer önemli nokta canlı yayında da soru olarak dile getirildiği gibi bu ülkede yasalara uyan, vergilerini veren ve ayaklarını yorganına göre uzatan kulüplerin durumu ne olacaktır? Kötü yönetilenlerin ödüllendirildiği bir sistemin iyiliğe erişebilmesi mümkün değildir. Son olarak Türk futbolunun içinde bulunduğu gerçek sorunun kaynağı ne tribün terörü ne alt yapı sorunu ne de hakemlerdir. Asıl mesele ülke futboluna dair gerçek anlamda zihinsel bir tahayyülümüzün olmaması ve bu geniş alanı da tıpkı hayatımızın pek çok alanında olduğu gibi gündelik heveslerimize kurban edecek bir bakış açısına sahip olmamızdır. Burada kötü ve beceriksiz yönetimler kadar bunlara çanak tutan taraftarların, medyanın ve federasyonların da büyük sorumlulukları bulunmaktadır. Hiç kimsenin sorumluluk almadığı ve sürekli olarak birbirini suçladığı bir anlayışın içerisinde çözüm olarak dayatılan bütün uygulamalar kadük kalmaya mahkumdurlar! Daha önce yaşadıklarımıza dönük kısa bir yolculuk bundan sonra yaşayabileceklerimiz hususunda fazlasıyla deneyimi önümüze koyacak yeterliliktedir. Asıl sorun her defasında aynı şeyleri tekrar edip neden bu haldeyiz deyip durmaktır!