Ahmet Talimciler

17 Eylül 2018

Okullar açılırken eğitimdeki rakamlar

"Her yıl değiştirilen ve öğrencilerin daha baştan sisteme ilişkin aidiyetlerini kaybetmelerine yol açan umutsuzluk duygusunun yerleştirilmesi son derece tehlikeli bir duruma yol açmaktadır"

Eğitimi ve bu alanda yapılanları ülkelerin yumuşak karnı olarak nitelendirebiliriz. Herkes bu konuda söyleyebilecekleri olduğuna inanır ve bunun da ötesine geçerek birtakım sözler sarf etme yoluna bile gidebilir. Diğer kurumlardan farklı olarak sadece toplumun belli bir kesimini ya da belirli bir dönemini etkileyen bir kurumdan söz etmediğimizi ve burada yapılacak olanların asıl etkisini çok ama çok sonra görülebileceği gerçeğini ise gör(e)meyiz! Sonuna kadar ideolojik olan bir alan olarak eğitim, üzerinde düşünmek, kafa yormak ve icraata geçmenin yaratacağı sonuçlar toplumun tüm kesimlerine eşit olarak etkide bulunmayacaktır. Modern dünyada bir elek olarak da işleyen eğitim sisteminde meydana gelecek olan değişikliklerden en fazla etkilenecek olanlar, hiç şüphesiz gelir gruplarının alt kesimlerinde yer alanlardır.

Çocuklarının, kendi yaşadıkları kaderi yaşamamaları için ellerinden geldiğince çaba gösteren ebeveynler açısından, eğitim olmazsa olmaz bir ihtiyaç görünümündedir. Kendilerinin başaramadıklarını, evlatlarının başarabilmesi için varlarını yoklarını ortaya dökmeye ve onların kurtulmasını sağlamaya hazırdırlar. Öte yandan iktidarlar açısından eğitim politikaları, var olan insan kaynağının nasıl bir yönde ve ne şekilde yetiştirilebileceğini ön görmek demektir. Bu açıdan eğitimin kısa, orta ve uzun vade içerisinde nasıl bir güzergah içerisinde yol alması gerektiğine yönelik planlamalar gerçekleştirilir. Bu noktada eğitimin yol haritası çizilir ve buna göre ilerleyen yıllarda başta ara istihdam elemanlarının yetiştirilmesi olmak üzere, ihtiyaç duyulacak olan kadroların yetiştirilmesi yoluna gidilir.

Bugün okullar açılıyor ve yaklaşık yirmi milyon öğrenci ders başı yapacak, bu rakama öğretmenleri ve diğer eğitim personelini de eklediğiniz anda ülkemiz içerisinde ne kadar büyük bir kitleyi yakından ilgilendirdiğini bir kez daha anlayabilmiş oluruz. Eğitim kurumumuzun ve onunla ilişkili olan ülke insanımızın ne durumda olduğunu bu yılın Şubat ayında Türk Eğitim Derneği tarafından yayınlanan rapordan1 aktarmaya çalışacağım. Zorunlu eğitim çağındaki nüfusun eğitime tam erişiminin sağlanması öncelikli bir sorun alanı olmaya devam etmektedir. 2016-2017 eğitim öğretim yılında resmi istatistiklere göre net okullaşma oranı ilkokul için %91,16, ortaokul için %95,68 iken ortaöğretim için bu oran %82,57 olarak gerçekleşmiştir. İlkokul çağında olan her 100 çocuktan 9’u, ortaokul çağındaki her 100 çocuktan 5’i ve lise çağındaki her 100 gençten 18’i okul dışında kalmaktadır.

Zorunlu eğitim çağında okul dışında kalan çocuklar ve gençlerin daha çok dezavantajlı ve eğitime erişimi en zor kesimi oluşturdukları dikkate alındığında, yüzde yüz net okullaşmayı sağlamak Türkiye’nin eğitimde temel güçlüklerinden biri olmaya devam etmektedir. Buna ilave olarak, Türkiye’de geçici olarak barınan veya mülteci durumunda olan okul çağındaki Suriyelilerin eğitiminde önemli bir artış kaydedilmekle birlikte, okul çağındaki mülteci çocukların halen %37’sinin okula erişimi sağlanamamıştır.

Öğretmen yetiştirme alanında nitelikle ilgili kaygılar ve arz-talep dengesizliği devam etmektedir. Milli Eğitim Bakanlığı 2020 yılına kadar öğretmen ihtiyacının 100 bin civarında olacağını açıklamıştır. Oysa 2017 yılında sadece eğitim fakültelerinin kontenjanı 228 bin civarındadır. Diğer yandan öğretmen ihtiyacının karşılanmasında; (1) kadrolu öğretmen, (2) sözleşmeli öğretmen ve (3) ücretli öğretmen olmak üzere üç farklı uygulama devam etmektedir. 2016-2017 eğitim öğretim yılında ücretli olarak derse girenlerden 8 bin 484’ünün ön lisans mezunu, 29 bin 736’sının ise eğitim fakültesi mezunu olmayan lisans mezunu olması dikkat çekicidir. Ayrıca sözleşmeli öğretmenlerle kadrolu öğretmenler arasındaki ücret farklılıkları ve diğer özlük haklarındaki farklılıklar da önemli bir gerginlik kaynağı olmaya devam etmektedir.

Türkiye’nin genç nüfusu için eğitim göstergelerinde dezavantajlar devam etmektedir. 25-34 yaş aralığındaki nüfus içinde lise mezunu olmayanların oranı %45, OECD ortalamasında %16’dır. Üniversite mezunu olanların oranı ise Türkiye’de %30, OECD ülkelerinde ise ortalama %43’tür. Diğer yandan Türkiye’de 18-24 yaş aralığındaki gençlerin %33’ü hem eğitim hem de istihdam dışında kalmaktadır. Bu oran OECD ülkeleri içinde en yüksek orandır. Hem eğitim hem istihdam dışında kalan nüfus açısından kadınlar %46,4’lük oranla daha dezavantajlı durumdadır. Erkekler için bu oran %19,6’dır. Türkiye’de 15 yaşındaki öğrencilerin yaşam memnuniyeti oldukça düşüktür. OECD ortalamasında yaşamından hiç memnun olmayanların oranı %11,8 iken Türkiye’de bu oran %28,6’dır.

Öğrencilerin okul aidiyeti OECD ortalamasının altındadır ve her beş öğrenciden biri okulda en az ayda birkaç kez zorbalığa maruz kalmaktadır. Öğrencilerin kayda değer bir kısmı öğretmenlerinin kendilerine adil davranmadığını düşünmektedir. Örneğin öğrencilerin %24,5’i öğretmenlerinin kendisine diğer öğrencilere göre daha az söz hakkı verdiğini düşünmektedir. Bu göstergeler öğrenme ekosistemi ile ilgili olarak öğrenmeye uygun olmayan okul ortamlarının varlığına işaret etmektedir. Belki de bütün bu rakamlar içerisinde en fazla üzerinde durmamız gereken nokta çocuklarımızın okulla kurmuş oldukları ilişkideki uzaklaşmanın yaratacağı etkilerdir. Okulun bir cazibe merkezi olmaktan uzaklaşması ve okumaya atfedilen değerin erezyona uğraması sadece bugünü değil geleceği de sekteye uğratmak anlamına gelecektir.

Türkiye eğitime erişim konusunda önemli ölçüde gelişme kaydetmiş olmasına karşın, TIMSS ve PISA sonuçları ile bu sonuçlar üzerinde yapılan analizler okula erişimi sağlanan nüfusun önemli bir kısmının temel becerilerden yoksun kaldığını göstermektedir. Yine uluslararası karşılaştırmaların sonuçları Türkiye’de eğitim sisteminin dezavantajlı ailelerden gelen çocuklara temel becerilerin kazandırılması konusunda yetersiz kaldığını göstermektedir. Böylece toplumdaki gelir dağılımı eşitsizlikleri ile toplumsal dezavantajların bir kuşaktan diğerine devam etmesini engellemede veya eşitsizlikleri azaltmada eğitim sisteminin etkililiğinin oldukça düşük kaldığı görülmektedir.

Okul öncesi eğitimde okullaşma oranı hedefleri ile insan kaynakları, fiziki altyapı ve bütçe planlaması verileri uyumlu gözükmemektedir. Yetkililer tarafından zaman zaman okul öncesi eğitimde zorunlu eğitime geçiş yönünde açıklamalar yapılmakta ve yüzde yüz okullaşma oranın gerçekleştirilmesi hedeflendiği belirtilmektedir. Ancak 2016-2017 eğitim öğretim yılında bu oranın 4-5 yaş için %45,7 ve 5 yaş için %58,8 oranında kaldığı görülmektedir. Okul öncesi eğitimin yalnızca 5 yaş için zorunlu hale gelmesi halinde yaklaşık 20.000 yeni öğretmen istihdamı ve 20.000 yeni derslik inşa etmek gerekecektir. Mevcut bütçe planlanmasında bu yönde bir karşılık bulunmamaktadır. Ayrıca okul öncesi eğitim konusunun “erken çocukluk bakımı, gelişimi ve eğitimi” çerçevesinde bütüncül bir yaklaşımla ele alınması gerekmektedir.

Sürekli değiştirilen sınav sistemleri, eğitim tartışmalarının önüne geçmiştir. 1997-2017 yılları arasında ortaöğretime geçiş sistemi okul dışı kaynaklara yönelimi azaltma, sınavın yol açtığı eğitimdeki aksamaların önüne geçme, sosyal, kültürel, sanatsal ve sportif faaliyetlere katılımı artırma, öğrencilerdeki sınav stresini azaltma gibi gerekçelerle pek çok kez değişikliğe uğramıştır. Ancak ortaöğretime geçiş sınavları ve uygulamaları ile ilgili her yeni değişiklikte, bir önceki değişikliğin gerekçelerinin büyük ölçüde tekrarlandığı görülmektedir.

Bir diğer üzerinde en fazla durulması gereken husus hiç kuşkusuz öğrencilerimizin lise ve üniversite geçişlerde nasıl bir sınav sistemi ile yola devam edeceklerine ilişkindir. Her yıl değiştirilen ve öğrencilerin daha baştan sisteme ilişkin aidiyetlerini kaybetmelerine yol açan umutsuzluk duygusunun yerleştirilmesi son derece tehlikeli bir duruma yol açmaktadır. Daha baştan çocuklarımızı, gençlerimizi olumsuzluklara teslim etmeye ve onların zihinlerinde gelecek kaygılarının oluşmasına neden olmaktayız. Üstelik bunu yaparken kendi akranları ile aralarında hiç olmaması gereken bir eşitsizliğin de normalleşmesinin önünü açarak bunu gerçekleştirmekteyiz ki bu durum adalet-eşitlik-liyakat gibi kavramlara ilişkin bakış açılarında da sorunların çok erken dönemlerde oluşmasını sağlamaktadır.

Bir sonraki yazıda yetişkinlerin eğitim düzeyi-istihdam durumları, öğrenci başına yapılan harcama, eğitime katılım ve temel eğitimde zorunlu öğretim süresi gibi rakamlara ve değerlendirmeye yer verilecektir.

1 http://mabasar.com/2017-Egitim-Degerlendirme-Raporu.pdf