Ahmet Talimciler

30 Ağustos 2019

Bu rakamlarla ol(a)maz!

Her fırsatta marka değerinden bahis vurulan Türk futbolu açısından rakamsal açıdan işler hiç ama hiç de iyi gitmiyor!

Marka değeri ifadesi Türkiye’de futbolu yönettiğini düşünenlerin en fazla arkasına sığındığı cümlenin başında geliyor. Son yirmi yıldır bu lafı giderek daha fazla işitir olduk buna karşın söz konusu olan bu ifade ne zaman kullanılır olsa ise genellikle tersi bir durumu gösterdiğini ise çoğu kez sonradan fark ettik. Bir başka deyişle ülkemizde futbola ilişkin illüzyonun yaratılmasında ‘marka değeri’ adeta bir kutsal kelimeye dönüşmüştür. Oysa asıl üzerinde durulması gerekenin birilerinin hala ‘oyun’ olarak görmeyi sürdürdükleri bu alanı daha fazla ilgi çekici hale dönüştürmek olduğunu ve bu şekilde izlenir, takip edilir kılmayı arttırmak olduğu es geçiliyor.

Avrupa’nın beş büyük liginin yanı sıra bizim dışımızdaki liglerdeki izlenirlik oranlarını takip ettiğimizde karşımıza çıkan tabloda, hiç de iyi gitmeyen noktalar olduğu gerçeğini hemen görmeye başlıyorsunuz. Naklen yayın ücretleri olmazsa olmazdır buna karşın bunun daha yüksek meblağlarla gerçekleşebilmesinin ön koşulunun da stadyumlara düzenli olarak seyirci gidişi olduğu gerçeğini de unutmamanız gerekir. Biz de yapılan yayıncı kuruluşun bol para vermesine bel bağlamak ve stadyumlardaki taraftar sayıları ile ise neredeyse hiç ama hiç ilgilenmemek şeklinde gerçekleşmektedir.

Tribünlere ilişkin yaşananların arkasında temelde ülke futbolumuzun yaygınlaşmasından itibaren gerçekleşen büyük bir sıkıntı bulunuyor. Bu ülkenin futbolunun ülke sathında yayılmasında öncülük eden kulüpler aynı zamanda yerele ilişkin taraftarlık algılarının da önüne geçilmesinde etkili olmuşlardır. Bugün hala süper ligdeki kulüplerimizin gerek başkanları gerekse yönetim kurulu üyelerinin büyük bir kısmı aynı zamanda söz konusu olan üç kulübün kongre üyeleridir. Bu durumun şampiyonluk yarışında yaşanan çekişmelerde ilginç göndermeleri de beraberinde getirdiğini yine biraz futbol dünyası ile alakadar olanlar bilirler. Dünyanın her yerinde şampiyonluk kutlamaları takımların içinden çıktıkları kente, bölgeye ilişkin iken bizde içinden çıkılan kentin yanı sıra tüm ülke sathına yayılan bir farklılık gösterir. Bu ise çifte takım taraftarlığı şeklinde nitelendirebileceğimiz bir durumun önünü açar.

Başarı endeksli taraftarlık algısı ile yetiştirilen taraftarlar, yaşadıkları kentin takımının yanı sıra diğer tuttuğu takımın başarıları ile kendisini özdeşleştirmeyi sürdürürler. Fakat maça gitme ve stadyumları doldurma konusunda ise bu durum giderek daha olumsuz etkileri beraberinde getirir. Kendi kentinin takımına sahip çıkma ve aidiyet duygusunu bu yolla sürdürmenin yerini televizyon ekranlarından desteklediği İstanbul takımının maçları ile coşkuya dahil olma durumu ortaya çıkar. Ancak bu garip yapılanma İngiltere’nin dördüncü liginde oynamasına rağmen stadyumunu dolduran takımların varlığına karşın ülkemizin süper ligindeki takımların maçlarının boş tribünlere oynanmasını da beraberinde getirir.

Anadolu takımları daha en başından şampiyon olabilme inancına sahip değillerdir ve bu durumu yıkan Trabzonspor’un 1984 yılındaki şampiyonluğunun ardından geçen yirmi altı yıl boyunca da bu noktaya yaklaştıkları anlarda bile aslında fiilen bunun çok ötesinde kalmışlardır. Bursaspor’un 2010 yılında şampiyonluğundan bugün birinci lige uzanan öyküsü bir anlamda bu durumun farklı bir çizgideki göstergesidir. Bir diğer benzer hikaye 2001 sezonunda şampiyonluğa ulaşmaya bir adım kala üstelik deplasmanda en yakın rakibi olan Fenerbahçe’ye karşı 3-0 galip olarak soyunma odasına giden ve maçı 4-3 kaybeden Gaziantepspor’dur. Kuruluşunun ellinci yılında bugün artık amatör kümede mücadele eden bir takım var karşımızda.

Geçen yıl Süper Ligimizin seyirci ortalamasını gösteren tabloya biraz dikkatlice baktığımızda ülkenin şampiyon olan takımının bile doluluk oranlarının yüzde 80’lere ulaşmadığı bir tablo var önümüzde. Bu durumu farklı hale dönüştüren tek bir takım var o da Göztepe, Göztepeli taraftarlar yüzde 86,9’luk bir oranla tribünleri doldurmuşlar. Listede yüzde 50’nin altında kalan takımlar ise (en az doluluk oranına sahip olandan başlayarak) Kasımpaşa, Başakşehir, Yeni Malatyaspor, Kayserispor, Antalyaspor, Sivasspor,  Konyaspor,  Akhisarspor, Ankaragücü, Alanyaspor ve Bursaspor olmak üzere toplamda 11 takım. Toplamdaki doluluk oranı da yüzde 48.02 gibi yarının altında bir oranı bize gösteriyor. Yani bir başka deyişle her fırsatta marka değerinden bahis vurulan Türk futbolu açısından rakamsal açıdan işler hiç ama hiç de iyi gitmiyor!

Ülke futbolunda dört büyükler olarak nitelendirilen Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ve Trabzonspor’un birbirleri ile oynadıkları karşılaşmaları dışarıda tuttuğumuz takdirde buradaki doluluk oranlarının daha da düşeceği gerçeğini de unutmamalıyız. Çünkü bu takımların tribüne çektikleri taraftarların oranı bile yüzde 63 ila 71,3 arasında bir yerlerde duruyor. Bir başka şekilde ifade edecek olursak ülke futboluna yön verdiği söylenenler açısından bile işler iyi gitmiyor. İçinde bulunduğumuz dönemde futbolun bir endüstriyel ürün olduğu gerçeği beraberinde ne kadar izlendiğiniz ve destekçiniz olduğu ile birlikte yürüyor. Bu ise formalarınıza alacağınız sponsorluk anlaşmalarından yapacağınız diğer anlaşmalara kadar pek çok bağlantıyı doğrudan etkiliyor.

2019-2020 Cemil Usta sezonunun ilk haftasında toplam seyirci sayısı 115.905 ve süper lig doluluk oranı yüzde 48. Futbolu bu kadar çok sevdiği iddia edilen bir yerde üstelik lig yeni başlarken tribünlerin yarıdan fazlası boş. Göztepeli taraftarlar bu kez yüzde 93 ile takımlarına en yüksek oranda sahip çıkmayı sürdürmüşler. Buna karşın Gençlerbirliği taraftarlarının takımlarına destek oranı yüzde 11 seviyesinde kalmış.

Süper Lig takımlarının toplam koltuk kapasitesi 460.092. 2.hafta maçları sonunda 264.938 koltuğun 137.772'sine bilet satın alınmış toplamda yüzde 52'lik doluluk oranı sağlanmıştır. İkinci haftada Trabzonspor, Beşiktaş ve Galatasaray’ın kendi sahasında maça çıkmaları bu oranı arttırmış olmakla birlikte yine de iç acıcı olmayan bir gerçekle karşı karşıyayız. Bir sonraki yazıda bu kez sadece rakamları değil biraz daha farklı bir perspektiften Passoligden, marka değerine oradan futbol zihniyetimize kadar pek çok konuyu gündeme getireceğiz.