15 Temmuz Darbe Girişimi

Tutuklu Vali Yardımcısı'nın eşi: Bir gün insanlığınızdan utanmak istemiyorsanız bu çığlığa kulak verin!

'FETÖ' suçlamasıyla tutuklanan Bülent Güven'in eşi Kübra Güven'in mektubu...

02 Eylül 2016 22:06

15 Mart darbe girişiminin ardından devlette başlatılan "FETÖ" operasyonu kapsamında yaklaşık bir ay önce tutuklanan Malatya Vali Yardımcısı Bülent Güven'in eşi Kübra Güven, suçlamaları reddetti. 

Darbe girişiminin "beyinlerini ve iradelerini kiraya vermiş bir güruhun cinnet halinin zirve noktası olduğunu" vurgulayan Güven, "Toplumda ahlak erozyonuna sebep olmuş cemaatçi/FETÖ'cü/paralelci güruhun günahının vebalini neden biz ve bizim gibi masumlar ödemek zorunda" diye sordu. Medyayı da eleştiren Güven, "Bir gün ama bir gün mutlaka insanlığınızdan utanmak istemiyorsanız lütfen bu çığlıklara kulak verin" dedi.

Malatya Vali Yardımcılığı görevindeyken yaklaşık bir ay önce tutuklanan Bülent Güven, 1 Eylül perşembe gecesi yayımlanan 672 sayılı OHAL kararnamesi kapsamında devletten ihraç edilenler arasında yer aldı.

Kübra Güven'in T24 yazarı Oya Baydar'a gönderdiği mektup şöyle:

Beyinlerini ve iradelerini kiraya vermiş bir güruhun cinnet halinin zirve noktası olan 15 Temmuz lanetinden 

Ben şu an tutuklu bulunan Malatya Vali Yardımcısı Bülent Güven'in eşiyim. 

Beyinlerini ve iradelerini kiraya vermiş bir güruhun cinnet halinin zirve noktası olan 15 Temmuz lanetinden birkaç gün sonra; 18 Temmuz'da, eşim "FETÖ üyeliği ve darbeye iştirak" gibi haksız, temelsiz, yersiz ve dahası absürd bir suçlamayla açığa alındı. 27 Temmuz'da ise hakkında verilen gözaltı kararını öğrenir öğrenmez de kendi rızasıyla gidip emniyete teslim oldu. 3 günlük gözaltı süresinin ardından çıkarıldığı mahkeme tarafından ise tutuklanarak cezaevine gönderildi.

O aşamaya gelene dek "Hayır canım olamaz. Mutlaka bir yanlış anlaşılma var. En kısa zamanda eşimin masumiyeti anlaşılacak" inancıyla beklediğim her dakika bir ayı geçen bu tutukluluk süresiyle artık bir işkenceye dönüştü. Bir kuru iftirayı, belki hasetlikten belki ayak kaydırma hevesinden mütevellit, kaynağı belirsiz bir isnadı delil kabul ederek meselenin ciddiyetine gölge düşüren bu uygulama, beni sadece bir eş olarak değil; bu güzel ülkenin bir ferdi olarak da sesimi yükseltmeye mecbur bıraktı.

Ne emniyetteki sorguda, ne de mahkeme sırasında tarafımıza iletilmiş somut bir suçlama olmamasına rağmen içine itildiğimiz bu cehennemdeki feryatları artık sizlerin de duyması ve duyurması gerek. 

Eşim Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası ilişkiler mezunu, hem New York Pace Üniversitesi ve hem de Portsmouth (İngiltere) Üniversitesi'nden tezli yüksek lisansa sahip; dahası Atatürk Üniversitesi'nden doktora derecesi almış mesleğinde oldukça başarılı biçimde hizmetler vermiş genç bir bürokrat. Sırasıyla Burdur-Gölhisar, Çorum-Dodurga, Adıyaman-Sincik, Tunceli-Nazımiye ilçelerinde kan davalarını çözmekten fakir fukaranın yolunu, işini, aşını temin etmeye; himayesindeki polisi ve askeri korumak kollamak uğruna çaba vermekten tutun sorumlu olduğu coğrafyanın tüm köşelerine değin devletin şefkat elini götürmeye çalışmış bu genç adamın bugün gördüğü muamele asla kabul edilemez. 

Nazımiye'de çalışırken yapılmakta olan bir HES projesi sebebiyle bir yandan, yerinden edilen köylülerin hak ve hukukunun gözetilmesi, diğer yandan köylü halkla çatıştırılmak üzere (Limak'ın sahibi Nihat Özdemir tarafından) güvenlik güçlerinin baraj etrafına konuşlandırılması talebine şiddetle direnen eşimin suçu, devletini bu denli iyi temsil etmek miydi? Dahası sırf bu talebe direndiği için Nihat Özdemir tarafından Cumhurbaşkanı'na şikayet edilmekle tehdit edilmiş olması yetmemiş gibi, PKK militanlarının telsiz konuşmalarındaki "Bu kaymakam kendisini ne zannediyor! Çözüm süreci bir bitsin, ona gününü göstereceğiz." şeklindeki ifadelerinin istihbarat raporlarına yansımış olması da mı eşimin tarafını ve mücadelesini göstermeye yetmemişti?

Ya da Sincik Kaymakamlığı esnasında o dönem Adıyaman m.v. olan Mehmet Metiner'in usulsüz ihale vermesi şeklindeki baskılarına hak ve hukuk bilinciyle hareket eden bir bürokrat olarak direnç göstermesi miydi eşimi bugün demir parmaklıklar arasına gönderen? Yahut yine o dönem 30 Mart seçimleri öncesinde sosyal yardımlaşma vakfına gelen parayı Vali Mahmut Demirtaş'ın talimatıyla rutin biçimde dağıtması mıydı suçu? Zira rüzgarın hangi yönden eseceğini kestiremediğinden tarafını belirleyememiş olan vali bey maddi yardımların rutin biçimde dağıtılmasını emretmesine rağmen terfi almışken bizim bu olay akabinde Tunceli'ye sürgün edilmiş olmamız (gerçi bu da işin başka trajik tarafı) hangi vicdanın adalet duygusunu yaralamaz ki...! (Buradan Tunceli ilimizin nasıl biçimde kabul gördüğünü anlamak mümkün.)



Ben de Boğaziçi mezunu, doktora yapmakta olan bir sosyoloğum. İki küçük dünya güzeli kızlarımız var. O lanetli geceyi bayram iznimiz sebebiyle eşim Erzurum'da geçirmiş olmasına rağmen "darbeye iştirak" suçlamasıyla tutuklanmış bulunuyor. Ve biz haftaları geçen bu tutukluluğun ne zaman son bulacağını tüm iyi niyetimizle beklememize rağmen bilmiyoruz.

Tedbir ikiyüzlülüğünü gizlenme stratejisi olarak benimsemiş; apolitik; kendi fikri ve duruşu olmayan; kiralanmış beyinleriyle bu topluma yön vermeye çalışan; dahası sebep oldukları hayal kırıklıkları, travmalar ve takiyye yöntemleriyle bu toplumda bir ahlak erozyonuna sebep olmuş cemaatçi/FETÖ'cü/paralelci güruhun günahının vebalini neden biz ve bizim gibi masumlar ödemek zorunda? 

Neden haftalardır süren tutukluluğumuza rağmen süreçte bir milimetrelik bir ilerleme yok? 

Çocuklarımıza yıllarca vatan-millet sevgisini yaşatarak öğretmiş olan biz gibilerin yine o çocukların gözlerinin içine bakmaktan nasıl kaçındığımızı, babalarının nerede olduğunu izah etmekte ne denli zorlandığımızı neden kimse görmek istemiyor?

"Anne, polisler hani sadece kötü adamları yakalardı?" diye soran küçücük kızıma vereceğim cevapta sorumluluğu olanlar nerede? 

Yarattığı mağdur hikayeleri üzerinden kendisine propaganda imkanı bulan bu örgütün bizleri kullanmasına neden çanak tutuluyor? 

Birileri bulanık suda balık avlamaya çalışırken sizler neden hala susuyorsunuz? 

İstanbul'un görkemli plazalarından salladığınız kalemlerinizden akan vatan sevgileri bizimkinden daha mı değerli hisler taşıyor? 

Hiçbir darbe sürecinde bu denli korku paranoyasıyla hareket edilmemişken hala daha devam eden tutuklamalar sebebiyle bizim gibi masumların aklanacağına ilişkin tüm umutlarımız kayboluyor. Neden hala bu çığlıklara sessiz kalıyorsunuz? Neden yazılarınızın bir köşesinde bizden bahsederek daha ziyade mağdur hikayelerinin yaratılmasına "dur" demiyorsunuz? 

Bir gün ama bir gün mutlaka insanlığınızdan utanmak istemiyorsanız lütfen bu çığlıklara kulak verin. Gidin bir cezaevi kapısına; küçücük çocuklarıyla saatlerce sıra bekleyenlerin mütevazı, kimsesiz dünyalarına girmeyi deneyin. Herhangi bir ihaneti olmayan insanları bükülmüş boyunlarından, kurumuş gözlerinden ve dahası devletine kötü söz söylemeye yanaşmayan dillerinden tanıyacaksınız.  

Lütfen sitemlerimi mazur görüp yorgun ve kırık bir kalbin serzenişi olarak telakki ediniz.

Saygılarımla...