Yaşam

Çalışırken hayatını kaybeden çocuk işçilerin aileleri anlatıyor: Oğlumun ölümüne kâr hırsı neden oldu

"Çocuk işçilik, yoksulluğun bir sonucudur"

18 Ekim 2017 12:47

Elma bahçesinde 35 lira yevmiye karşılığı çalışan mevsimlik tarım işçilerini 2014 yılında Konya'nın Akşehir ilçesinden Isparta'ya taşıyan midibüsün freni patladı. Yapılan incelemeler sonrası 27 kişi kapasiteli midibüste 46 kişi olduğu ve frenin aşırı yük nedeniyle patladığı tespit edildi.

18 kişinin hayatını kaybettiği midibüsün içinde, 14 yaşındaki Veli Can Çelik ve annesi Leyla Çelik bulunuyordu. Veli, kaza yerinde hayatını kaybetti, annesi ise bacaklarından yaralandı.

Leyla Çelik kaza anını ve sonrasını şöyle anlatıyor:

"Oğlum yanımda oturuyordu, ben biraz dalmıştım. Arabayı kullanan dayıbaşı, 'Gittik, valla bu kez gittik' diye bağırdı. Oğlumla o an birbirimize sarıldık. Bir anda patlama oldu, o tarafa bu tarafa saçıldık. O arabanın bozuk olduğunu bilmeden her zaman gidip geliyorduk."

"Ben arabanın içinde bir ölünün altında kaldım. Sonra etrafıma bakıp oğlumu aradım. Kazadan sonra ayaklarım tutmadı, çocuğumu yerde sürüne sürüne buldum. Sağ kalan herkes ambulans ile gitti, ben gitmedim. Ayaklarım tutmadığı için bir değnek buldum oradan, bilmiyorum nasıl bulduysam...

"Sürüne sürüne ölülerin arasından buldum onu. Elbisesinden tanıdım, kırmızıydı. Yanına gittim, baktım ki ölmüş çoktan."

"Benim oğlum çalışkandı"

Leyla Çelik, kaza günü oğlunun aslında okula gideceğini ancak para kazanmak istediği için kendisiyle geldiğini söylüyor:

"Kızım da aslında arada sırada bizimle birlikte elma toplamaya geliyordu ama o gün okula gitti. Oğluma da okula gitmesini söyledim ama illa, 'Ben bugün işe gideceğim, bana para lazım' dedi. Bir gün evvel okula gitti, ertesi gün elmaya gittik beraber.

"Adam da o gün oğlumu çağırdı, telefonla arayıp 'İlla gel, sıkıştık, adam lazım' dedi. Dayıbaşı oğlumu hep çağırıyordu çünkü benim oğlum çalışkandı. Elma ağaçlarına rahat çıkıyordu. Çok iş yapardı. O gün nereden estiyse geleceğim dedi, binmiş olduk."

Leyla Çelik, kazadan sonra iki sene çalışmadığını ama ailesi maddi zorluk yaşadığı için tekrar çalışmaya başladığını anlatıyor:

"İki sene çalışmayınca ailem perişan oldu. Artık oraya elma toplamaya gitmiyorum, bir fabrika işine başladım. Aslında hiç işe gitmek istemedim, oğlumdan sonra dünyam bitti. Ama üç tane çocuğum var, ekmeğe hasret kaldık."

"Çocuk işçilik, yoksulluğun bir sonucudur"

İşçi Sağlığı ve Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre 2016'da en az 56, 2017'nin ilk 7 ayında ise en az 28 çocuk işçi yaşamını yitirdi.

Yine aynı veriler, 2013'te en az 59, 2014'te en az 54, 2015'te ise en az 63 çocuk işçinin yaşamını yitirdiğini ortaya koyuyor.

Eski Çalışma Bakanı Faruk Çelik ise bir önergeye verdiği cevapta 2002-2014 yılları arasında ölen çocuk işçi sayısının 127 olduğunu açıklamıştı.

BBC Türkçe'nin başvurduğu Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, konuyla ilgili açıklama yapmayı reddetti.

TBMM Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu üyesi bazı AKP milletvekilleri ise 'Komisyona çocuk işçilerin ölümlerine ilişkin bir yasa tasarısının ya da araştırma önergesinin hiç gelmediğini, dolayısıyla yeterince veri olmadığını' söyleyerek açıklama yapmadı.

İSİG Meclisi verilerine göre, Türkiye'de çocuk işçilerin yarısı Veli Can gibi tarım sektöründe çalışıyor. Akademisyen Özgür Müftüoğlu, bu durumu şöyle açıklıyor:

"Çocuk işçiliğin ve ölümlerin temel nedenine baktığınız zaman hane gelirinin düşük olmasını görüyoruz. Ailelere ceza verilmesi ya da eğitim verilmesi... Bunların hiçbiri çözüm olmaz. İnsanlar yoksulsa, başka çareleri yoktur."

"Bir fındık toplama işini düşünün, orada 11-12 yaşındaki çocuk ne kadar toplayabiliyorsa, diğerlerinden daha az para alsa bile haneye bir gelir getiriyordur. Piyasa da çocukları ucuz iş gücü olarak gördüğü için özellikle niteliksiz işlerde çocukları tercih ediyor. Dolayısıyla çocuk işçiliği tek başına bir problem olarak göremeyiz. Çocuk işçilik ve çocuk cinayetleri bir sonuçtur."

"Aileler para verilerek susturuluyor"

Avukat Ezgi Koman da, çocuk işçi cinayetlerinden sonra açılan davalarda ailelere para verilerek susturulmaya çalışılmasının çok yaygın olduğunu söylüyor.

Koman, 13 yaşında Adana'nın Yüreğir ilçesinde hem okuyup hem çalışırken hayatını kaybeden Ahmet Yıldız'ın hikayesini şöyle anlatıyor:

"Ahmet'in çalıştığı yer kayıt dışı bir pres atölyesiydi. Denetime açık değil ve Ahmet'in hiçbir şekilde çalışamayacağı bir iş kolu. Pres makinesi aslında iş güvenliği açısından insan uzvunu gördüğü zaman otomatik olarak duruyor.

"Ama bilirkişi raporuna da yansıyan şekliyle, patron aletin bu özelliğini bilerek bozuyor. Çünkü insan uzvunu gördüğü zaman durması üretimi yavaşlatan bir şey."

Ahmet, o pres makinesine başı sıkışarak hayatını kaybetti. İlk duruşmada iş yeri sahibi tutuklandı ancak aile ikinci duruşmada "Maddi manevi zararımız karşılandı" diyerek davadan çekildi.

Kanun Hükmünde Kararname ile kapatılan Gündem Çocuk Derneği, davaya müdahil olmak istediyse de bu talep mahkemece kabul edilmedi. Koman, yaşananları şöyle anlatıyor:

"Ailenin yanına ilk gittiğimizde herkes çok üzgündü ve davayı bizimle birlikte devam ettirmek istediler. Ancak sonra aile davadan vazgeçti, iş yeri sahibi tahliye edildi, taksitle ödenmek üzere 24 bin lira gibi bir ceza kesildi. Eğer müdahilliğimiz kabul edilmiş olsaydı biz o davayı bir şekilde devam ettirecektik ve çocuk sahipsiz kalmayacaktı."

"Oğlumun ölümüne kâr hırsı neden oldu"

Yasalara göre "14 yaşını bitirmiş, 15 yaşını doldurmamış ve ilköğretimini tamamlamış kişi" çocuk işçi; "15 yaşını tamamlamış, ancak 18 yaşını tamamlamamış kişi" ise genç işçi olarak tanımlanıyor.

Ancak çocuk ve genç işçilerin çalışabileceği koşullar ve iş kolları yasalar ile sınırlanmış durumda.

17 yaşındaki Eren Eroğlu, genç bir işçiydi, 2013'te İstanbul Esenyurt'taki Özel Doğa Hastanesi'nin tabelasını tamir ederken yüksek elektrik akımına kapılarak yaşamını yitirdi.

BBC Türkçe'ye konuşan baba Erdinç Eroğlu, oğlunun ölümüne neden olan ihmalleri şöyle sıralıyor:

"Daha önce başka işçiler de aynı yerde çalışırken enerji akımından kaynaklı ciddi bir tehlike atlatmışlar ve işveren Doğa Hastanesi'ne, 'Canımızı zor kurtardık' demişler. Buna rağmen beş ay sonra aynı yere oğlumu göndermişler. Oradaki şebekeyi kesmek masraflı olduğu için, oğlumun ölümüne kâr hırsı neden oldu."

"Dünyanın hiçbir yerinde böyle yüksek gerilim hattı geçen bir yerde hastane kurulmaz. Bilirkişi raporuna göre İl Sağlık Müdürlüğü, ilgili yönetmeliklere aykırı bir şekilde bu bölgede hastane işletme ruhsatı vermiş. Belediye denetim görevini yerine getirmemiş, Doğa Hastanesi ise işveren olarak gerekli önlemleri almamış."

Eroğlu'nun ailesi, kusurlu gördükleri İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü'nü de davaya dahil etmek istedi ancak talepleri mahkemece kabul edilmedi.

Bunun yanı sıra, ailenin çabalarına rağmen Doğa Hastanesi Yönetim Kurulu Üyeleri de davaya dahil edilmedi. Fakat Eroğlu, üyeler hakkında yeniden suç duyurusunda bulunduklarını anlatıyor:

"Doğa Hastanesi Fethullah Gülen hareketiyle yakınlığı bilinen büyük bir grup ve Çalışma Bakanlığı ile iş yapıyorlar. İş Kanunu'na göre yetkili yönetim kurulu üyesinin yargılanması gerekiyor, ama mahkeme bu talebimizi de kabul etmedi. Hastanede yetkisiz bir kişi İşletme Müdürü gösterilerek davaya dahil edildi ve sadece o yargılanıyor."

Özel Doğa Hastanesi yönetimi ise "olay mahkemelik olduğu ve kurumun ihmali olmadığını gösteren deliller mahkemeye sunulduğu için" BBC Türkçe'ye açıklama yapmayı reddetti.

"Türkiye'de adalet arama mücadelesi yıpratıcı"

14 Aralık'ta Eren Eroğlu davasının 13'üncü celsesi görülecek. Baba Eroğlu ise bu süreçte yalnız kaldıklarını söylüyor:

"Bizim davamızda Esenyurt Belediyesi'nin bir suçu olup olmadığını inceleyen bilirkişi, aynı zamanda İstanbul Belediyesi'ne ve Marmaray'a hizmet veriyor. Fakat biz belediyeyle davacı konumundayız. Bu durumda o kişiden objektif bir karar vermesini bekleyebilir miyiz?"

"Türkiye'de adalet arama mücadelesi çok yıpratıcı. Davayı devamlı takip etmeniz ve itiraz etmeniz gerekiyor. Sendikaların ve siyasi partilerin bu davalara müdahil olmaları lazım ama hiçbir yerde yoklar. Sadece ailelerin ve gönüllü avukatların bu davaları omuzlamaları çok zor."

Eroğlu, "Hem bu davayı kazansam ne olacak ki?" diye soruyor ve ekliyor:

"Bütün sorumluların yargılanmasını sağladığımız zaman kendimizi kazanmış hissedeceğiz ve ceza almaları tabii ki acımızı biraz hafifletecek. Yoksa yıllar süren bu mücadele insanı duygusal olarak daha kötü bir hale getiriyor."