Sema Kaygusuz

30 Mayıs 2019

Yerelde ekolojik özerklik

"250 yıldır halkları sömüren fosil oligarşisine karşı iktidarın yerele, işçilere, toprağını işleyemeyen köylüye, kadınlara geçmesi yalnızca ve yalnızca örgütlü bir bilinçle mümkün olacak"

Çöp bizim neyimiz olur? İlk bakışta kimsemiz olur. Oldukça yakından tanıdığımız ama bir an önce kurtulmak istediğimiz salkımsaçak nesnemizdir çöp. Mutfaktan çıkan biyolojik atıklardan, ambalajlardan, bozulur bozulmaz elden çıkarılan elektronik eşyadan, üzerine sifon çektiğimiz dışkımızdan kurtulmak ister gibi hızla kurtulmak, özel yaşam alanımızdan artakalan çöpü çabucak evin dışına, en iyi ihtimalle konteynıra bırakmak isteriz. Çöpe duyduğumuz tiksinti, duyguları aşırılaştırarak insanın aleyhine işleten Romantizm akımından artakalan bir tür duygu despotizmidir oysa. Temizlik saplantısıyla tiksinmeyi bir yaşam değeriymiş gibi işleterek çöpe kirli anlamlar yükler, böylece günde 1.200 gr çöp yığını ürettiğinin farkında olmayan homoeconomicus bir insan türetiriz kendimizden. Atığından ayrılmış bu hijyen varlığın, gerçekte fosil enerjiden güç devşiren kapitalist oligarşik iktidarın güdümünde bir birey olduğunu unutarak. Irkçılığın, ayrımcılığın, dünyaya hiçbir faydası görülmemiş milliyetçi duyguların, insan topluluklarını devletler sistemine bölen edilgen vatandaşlık kurgusunun biçimlendirdiği bu medetsiz modern insanı kurtarmaya mecburuz. Onu çöpten arıtarak değil, aksine çöpe bağlayarak yapabiliriz bunu. Yerel yönetimlerde özerklik konusunun geç de olsa konuşulmaya başlandığı şu son yıllarda, çöpünü dönüştürebilen “yeni insanı”  ön saflara çıkaran ısrarlı bir teklif olarak kabul edin bu yazıyı.         

Her birimiz bir çöp yığınıyız, önce bunu kabul ederek başlayalım. Şehrin dışında bir yerde vahşi depolama sistemiyle tepeleme biriken çöplerin örttüğü cansız birer bölgeyiz aynı zamanda. Gördüğümüz her çöp yığınının onur kırıcı insansılığını içten içe inkâr edemeyiz de. Kullanma suyumuzu arıtan tesislerden çıkan çamurun yarattığı ekolojik yıkımı, madenciliğin yoksullarla birlikte dağlara kıydığını, her nükleer santralin ölüm tehlikesi saçtığını, ormanları yararak açılan yollarda bindiğimiz otobüslerin kirli enerjiyle çalıştığını sisli bir hatıra gibi arkamızda bırakarak devam etsek de, soluduğumuz hava ve kötü besinle anbean zehirlendiğimizin farkındayız. Hayvanlara ve doğaya verdiğimiz zararı düşünürsek, insan kendiyle birlikte hiçbir şeye acımayan düşünen bir çöplüktür bu bakımdan. Halbuki çöp aynı zamanda bir imkândır da. İşlevsel bir hammadde kaynağına dönüşmesi sanıldığından daha basittir.

Demokratik özerkleşmenin gizli kaynağı ekoloji

Geçenlerde, ekolojik denge konusunda oldukça yetkin biri olan dostum Reşat Uygun’la Dersim Belediyesi’nin yerinden tarımsal üretiminin bir tür demokratik özerkleşme modeli olarak yeni nesil belediyeciliğe esin verdiğini konuşurken, özerkleşme konusunun gerçekte ne kadar kapsamlı bir mesele olduğunu farkettim. Yerel yönetimlerin özerkleşmesi, Türkiye’de bugüne değin adlı adınca HDP tarafından dile getirildi. Gelgelelim özerklik sözcüğünün ülke coğrafyasında yeni sınırlar belirlemek anlamına gelmediğini, bugün sadece seçime indirgenen ve kolayca gaspedilen seçme ve seçilme iradesinin ötesine geçerek, yerelde mikro demokrasiyi yeniden inşa etmek demek olduğunu, başta iktidar olmak üzere kimse duymak istemedi. Duymadığı gibi özerklik kavramının içeriğindeki öz-güce duyulan tepkisel Kürt alerjisini araçsallaştıran iktidar, atadığı kayyum bürokrasisiyle yerel üzerindeki tahakkümünü türlü vesilelerle pekiştirdi.

 Yine de özerklik fikrini alternatif bir veçheden tartışarak merkezin yerel üzerindeki tahakkümünü boşa çıkarmak mümkün. Ekolojik üretimi halka yayarak, tüketilen her şeyden açığa çıkan artığın aslında işlevsel ve ekonomik bir değer olabileceğini ve bu değerle yaşam döngüsünün bağımsızlaşacağını düşünmek gerekiyor. Hem mikro-demokrasi kavramına özgün bir içerik katmak hem de doğada bir varlık olan insanın çevreye karşı sorumluluğunu vurgulamak için. Sıfır atık, geri dönüşüm, ekolojik denge konularına ömrünü adamış, atık ve ekolojik denge kontrolü gibi konularda profesyonel olarak işletmelere danışmanlık yapan Reşat Uygun’la yaptığım sohbeti elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

Yerel yönetimlerde kooperatifçilik ekonomisi

İlkin içinde bulunduğumuz şehrin, örneğin istanbul’un işleyişini tekrar anımsayalım. Hepimiz belediyeden hizmet bekleyen birer seçmeniz. Elimizde olduğunu sandığımız demokrasiyle temiz su, temiz sokak, ucuz enerji, geniş parklar, düzenli ulaşım,  çocuklar için kreş, bakımevi, kütüphane, spor salonu, şeffaf bütçe, yoksullar ve mülteciler için insanca bakım ve ilgi bekliyoruz. Bekliyoruz. İşimiz durduğumuz yerde beklemek. Bulunduğumuz konum ne üretken bir nitelik taşıyor ne de ekolojik bir hassasiyet. Geçmişteki Osmanlı bahçelerinden bir damla zevk taşımayan geometrik çiçek peysajlarını doğa sanıyoruz. Göçmen kuşların yolunun geçtiği, arıların oğul verdiği Kuzey Ormanları’na anlamsız ölçüde pahalı ve yersiz bir havaalanı yapılırken, Kabataş iskelesi betonla genişletilirken kimse fikrimizi sormuyor. Şehri yönetmiyoruz. Şehirle birlikte kapitalist tüketime itiliyor, geçmediğimiz yollar için birer birer borçlandırılıyoruz.

Her şeye rağmen bizi şehirde söz sahibi kılacak enstrümanları üretebiliriz. Dünyanın tekrar anımsamaya başladığı kooperatifçilikle. Halkın belediyecilik anlayışına etki ederek belediyeyi kendi lehine çalıştırabileceği en pratik çözümlerden biri kooperatifçilik. “Yenilenebilir Enerji Kooperatifçiliği” diye yeni bir kavram var Türkiye’de. İlk enerji kooperatifçiliği 1991 yılında Belçika devletinin halka dayattığı 200 adet nükleer santral kararına direnerek yapılandı. HES’lere karşı çıkan Belçikalılar karşı çıkmakla kalmayıp yenilenebilir temiz enerji üretmek konusunda sorumluluk alarak kooperatifler kurdular. Derken bu enerji kooperatifleri dünyada yaygınlaşarak yeni ve yaratıcı fikirler oluşturmaya başladılar.

Topluluk Enerjisi ve Demokratik Mülkiyet

Enerji kooperatifleri tüketimin her aşamasında açığa çıkan atığı temiz bir enerjiye dönüştürerek enerjinin demokratikleşmesi amacıyla işliyor. Şu anda Türkiye’de 44 tane “Yenilenebilir Enerji Kooperatifi” bulunuyor. Fosilden üretilen kirli enerji yerine halkın kendi atığından dönüştürdüğü temiz enerji, enerjinin şirketlerden alınıp tabana yayılmasını sağlıyor. Başka bir deyişle “Topluluk Enerjisi” deniliyor. Bu aynı zamanda “Demokratik Mülkiyet” kavramını da  beraberinde getiriyor. İktidar baskısına rağmen demokratik yerel yönetim iddiasında bulunan bütün yerel yönetimler bu oluşumlara sahip çıkarak yaygın bir enerji üretim seferberliğine önderlik edebileceği gibi aynı zamanda gelir kaynaklarını artırarak çeşitlendirebilir. Merkezi hükümetin ekonomik tahakkümünü boşa çıkararak, her şehir kendi yenilenebilir enerji şebekelerini kurabilir. Dünyada birçok örneği var bunun. Söz gelimi AB ülkelerinde 3500 adet enerji kooperatifi var. Belçika’da bir sivil inisiyatif 50.000 üyeden para toplayarak kendi güneş paneli fabrikalarını ve dağıtım şirketlerini kurdu. Danimarka’da halk enerjisinin %44’ünü rüzgâr enerjiyle karşılıyor. Hiçbir küresel şirketi işin içine katmadan dünyanın en büyük rüzgar enerjisi üreticisi oldular.

Burada önemli olan yerel yönetimleri kooperatiflerle işbirliğine katarak enerjinin özerkleştirmesini sağlamak. Güneş ve rüzgâr enerjisi, enstrümanlardan sadece ikisi. Gayet düşük maliyetlerle hayvansal atıklardan biyogaz, orman atıklarından, kerestecilik faaliyetlerinden, sera atıklarından biyokütle elde edilebiliyor. Örneğin elimizdeki belediye akıl almaz bir borçla devralınan Kars Büyükşehir Belediyesi olsun, diyelim besi çiftliklerinde yetiştirilen 20.000 büyükbaş hayvan var. Hayvancılıktan toplanan gübre yerli bir teknolojiyle işlenerek üç ayrı ürün çıkarılabiliyor. Bunlardan biri biyogaza dönüştürülerek elektrik üretebilirken, ikincisi ısı olarak seracılıkta, kalan artık ise organik gübre olarak değerlendirilebiliyor. İthal yem, ithal gübre, uzaktan taşınan meyve sebzenin taşımacılık maliyetlerini ve çevresel kirliliği tümüyle sonlandıran kendiliğinden bir döngü böylece işlemeye başlıyor.  

Yeni nesil belediyecilikte Birsen Çelik

Demokratik yerinden yönetimde “Topluluk Enerjisi” kavramını sokan belediyecilik fikri bir hayal değil. Örneğin Denizli’nin Bozkurt CHP Belediye Başkanı Birsen Çelik, 1 milyon 700 bin kilovat saat kapasiteyle devreye giren güneş enerji santraliyle Türkiye’nin ilk bağımsız ekolojik enerji üreten belediyecisi oldu. Bozkurt Belediyesi ayrıca Türkiye’nin ilk Yenilenebilir Enerji Festivalini de gerçekleştirdi. Tabana yayılan ekolojik enerjinin aynı zamanda bir özgürleşme modeli olduğunu düşünürsek, yükselen bir akımın içinde kendimizi bulmamız mümkün. Yerel yönetimler devletten aldığı bütçeyle kamu hizmeti sunmaktan başka, daha zeki bir bakış açısıyla üretime yönelik, geniş halk kesimlerinin etkin bir şekilde katılabileceği örgütlenmelere önderlik ederek, çevresel gelir kaynaklarını artırabilir. Özerkleşme, merkezi yönetimle zorunlu sermaye ilişkisinden bağımsızlaşma anlamına gelmiyor yalnızca, seçmenin seçme kabiliyeti de özerk bir nitelik kazanıyor. Tüketen birey bizzat üretim kararlarında yer almakla kalmayıp tükettiğinin nasıl üretildiğini sorgulayarak elinde bulundurduğu yerlilik pozisyonunu iktidardan pay alan bir iradeye dönüştürüyor. Bizzat kendisi de ekolojik bir varlık oluyor.

Çöpten kurtulmaktansa çöpe bağlanmak

Gelelim evsel atıklarımıza. Çöpün ortaya çıkışından bertaraf edilmesine kadar geçen sürece “atık hiyerarşisi” deniyor. Vahşi depolardansa doğayı bir nebze koruyan sızdırmazlık özelliği olan düzenli depo uygulaması olsa bile bu çok pahalı bertaraf uygulamasının gerçekte sonu yok. Deponun da kısıtlı bir kapasitesi var ne de olsa. Zaman içinde her depo devasa bir atığa dönüşüyor. 2030 yılında dünyada 650 milyon kişinin enerjiden yoksun kalacağını düşünürsek çöp yığınlarıyla dolu şehirler bekliyor bizi. Oysa çöpü ayrıştırmaya evde başladığımız an, tam da doğamıza uygun şekilde ekolojik bir onur kazanıyoruz. Ambalajlar, kağıtlar ve şişeler zaten birer geri dönüşüm hammaddesi. Biyolojik atıklar ise yine yerli bir teknolojiyle 24 saat içinde fermente ederek organik gübreye dönüştürülebiliyor. Aynı teknolojiyle su arıtmasından çıkan çamurdan 3800/4000 kilokalori değerinde yakıt, et ürünlerinden çıkan atıklardan hayvanlar için temiz ve sağlıklı gıda, tarımsal atıklardan, örneğin tarlada bırakılan pamuk ya da ayçiçeği  saplarından mangal kömürü elde ediliyor. Özetleyerek anlattığım fermente sistemlerin kurulması teknolojik bir yatırıma bağlı sadece. Bu akıllı ve basit teknolojilere alan açarsak yaşam döngümüzü sıfır atık ilkesi üzerinden kurguladığımızda sadece yeni bir insan fikriyle kalmayıp ekolojik şehirler de hayal etmeye başlayacağız.

Ekososyalizm

Ekososyalist Michael Löwy bir söyleşisinde, özgürlüğün soyut bir felsefi kategori olmadığını söyler. “Özgürlük her şeyden önce insanlığı soyut, gayri insani ve sapkın kapitalist sistemin bu totaliter iktidar biçiminden kurtarmaktır.” Devrimi Benjamin’in sözleriyle tanımlar Löwy, “Marks devrimi tarihin lokomotifi olarak tanımlardı, şimdi biraz değişik bir kavramsallaştırmaya başvurmamız gerekir. Devrim gerçekte bu trenin imdat frenini çekmekte olan insanlıktır.”

Devrimi yeni ekolojik insanla, insancıllaşan insanla tasavvur etmemiz gerekiyor bugün. İktisadi yapıların, enerji kaynaklarının kullanılmasının, üretim, ulaşım, tüketim kalıplarının yerelden başlayarak acilen evrilmesi gerekiyor. Dolayısıyla çöpe bağlanma meselesi radikal bir hamle aslında. Ekososyalizm ise alışılagelenin dışında, toplumu hızla bütünleştirecek en etkin devrimci alternatif belki de. 250 yıldır halkları sömüren fosil oligarşisine karşı iktidarın yerele, işçilere, toprağını işleyemeyen köylüye, kadınlara geçmesi yalnızca ve yalnızca örgütlü bir bilinçle mümkün olacak. Bu yazı vesilesiyle 100’ü aşan HES projesine direnen Karadeniz halkına, Antalyalılara, Mersinlilere selamlar. Direnin. Hepimiz arkanızdayız.

Reşat Uygun kimdir

Muğla Belediyesi’nde 15 yıl boyunca çevre ve temizlik müdürlüğü yaparken şehir için Yeniden Kazanım Projesini yaşama geçirdi. Katı Atık Kongrelerinde sunulan bu uygulama poster bildiri olarak kongre kitaplarında yayınlandı. Kentte kötü görünüm veren ve halk sağlığını tehdit eden konteynırları kaldırarak çöp saati uygulaması başlandı.  Uygulamanın başarısı diğer belediyelerde de örneklendi. 90’lı yıllardan itibaren çevreci bir aktivist olarak çevre platformlarının kurulmasında ve yaşatılmasında öncü oldu. Kısa adı BAÇEP olan ve Antalya, Alanya, Isparta, Burdur, Eğirdir, Denizli ile Muğla ve ilçelerinde faaliyet gösteren dernek, grup, inisiyatiflerin bir araya geldiği Bat Akdeniz Çevre Platformu sekretaryalarında gönüllü olarak yer aldı. Doğu Akdeniz’de Antakya, Samandağ, İskenderun, Adana, Mersin, Tarsus da faaliyette bulunan Doğu Akdeniz Çevrecileri DAÇE ile birlikte Akdeniz Çevre Platformu AKÇEP oluşumuna öncülük ederek görev aldı.  Halen zehir saçmaya devam eden Yatağan, Yeniköy ve Gökova Termik santrallerinin kapatılması için yapılan eylemlerde ve hukuk mücadelelerinde ön saflarda yer alarak, ekoloji için kez yapılan açlık grevine katıldı. 2010 yılından beri Geri Kazanım, Geri Dönüşüm, Atık Yönetimi ve Çevre konularında danışmanlık hizmeti vererek Yeşil İnsan & Sıfır Atık  projelerini  genç çevre mühendisleriyle birlikte sürdürüyor. Ayrıca enerjinin şirketlerden kurtarılarak demokratikleştirilmesi, halka indirilerek bağımsızlaştırılması ve Topluluk Enerjisi kavramlarını yaşama geçirmek en önemlisi de enerjinin fosil yakıtlar yerine temiz enerji kaynaklarından üretilmesi için Muğla Karyalılar Yenilenebilir Enerji Üretim Kooperatifini Kurdu ve halen başkanlığını yapıyor.