Hakan Ali Toker

16 Şubat 2025

Müziğin evrim ağacı

Müzik türleri bir anda gökten inmiş veya yerden bitmiş değildirler. Nasıl yer yüzündeki tüm canlı türleri tek hücreli canlılardan başlayıp, zaman içinde farklı dallara ayrılan bir evrim ağacı boyunca evrimleşmişlerse; dünyadaki tüm müzik türleri de ortak köklerden gelirler ve zaman içinde farklı dallara ayrılarak evrimlerini sürdürürler. Diğer bir deyişle, yer yüzündeki tüm müzik türleri kardeştir! Onlar arasında ayrımcılık yapmak, insanlar arasında ırkçılık yapmak gibidir

Geçen yazımda başka bir konunun içinde parantez açarak Türkiye'deki "Batıcı-Doğucu" çekişmesine kısaca değinmiştim. Bugün sizleri bu konunun köklerine inmeye davet ediyorum.

Müzik türleri nelerdir, nasıl meydana gelmişlerdir?

Bundan binlerce yıl önce gelişmiş bir hayvan olan insan, diğer hayvanlardan farklı amaçlara yönelik sesler çıkarmaya başladı. O güne kadar iletişim veya tepki amaçlı kullandığı sesiyle ahenk arayışına çıktı ve bundan zevk almaya başladı. Bunu yapanların sayısı giderek çoğaldı. Zamanla farklı insan grupları arasında zevk için ses çıkaranların tercih ettikleri yöntemler farklılaştı. Kimi kemikleri ve sopaları birbirine vurmayı daha çok sevdi, kimi kamışların içine üflemeyi. Kimi ağır ağır vurmayı/üflemeyi sevdi, kimi hızlı hızlı. Zaman geçtikçe, insan her konuda ilerledikçe müzik sanatında da daha ileri teknikler buldu. Müzik aletleri icad edildi. Müzik dizileri, ritimler, usuller bulundu. Teknikler farklılaştıkça, farklı yörelerin ve farklı dönemlerin tercihlere bağlı farklı stilleri veya türleri oluştu.

Hal böyle olunca, insanlar birbirleriyle iletişim kurarken müzikleri birbirlerinden ayırd etmek için kendi yaptıkları müziğe ve diğerlerininkine farklı adlar verdiler: Rus müziği, Amerikan müziği, Çin müziği... Geleneksel Türk müziği, çağdaş Türk müziği, Rönesans dönemi Alman müziği, klasik dönem İngiliz müziği... Franko-Flaman okulu, 2. Viyana okulu... Swing, Bebop, Hard bop... Pop, Funk, Trash...

Herhangi bir türün oluşum hikayesine mercek tutarsak şöyle bir tabloyla karşılaşırız: Günlerden bir gün, belli bir yörede yaşayan ve belli bir müzik türünün içine doğmuş olan bir müzisyen, o türe yabancı yeni bir şeyler eklemeye başlar. Bu eklenti, çoğu zaman başka bir kültürden ödünç alınmış veya müzisyenin farklı kaynaklardan beslenmesi sonucu doğmuştur. Örneğin yeni bir makam kullanmaya başlar bu müzisyen, var olan bir makama farklı bir şeyler katarak, veya yeni bir usul. Belki daha önce kendi yöresinde kullanılmamış bir ritim veya bir akor? Belki yeni bir müzik aleti icad eder, önceki çalgılardan birini geliştirerek, bu da o yörenin müziğinde teknik olarak daha önce mümkün olmayan bazı müzikal ifade olanaklarını mümkün kılar: örneğin tek telli bir çalgının tellerini artırarak akor çalma imkanı kazandırır. Bu eklenti ne olursa olsun, dinleyenlerden ve meslektaşlardan ilgi görmezse, o müzisyenin özel merakı veya kişisel tarzı olarak kalır. Aksine, bu eklenti diğer müzisyenlerin de hoşuna giderse, onlar da aynı yöntemle müzik yapmaya başlarlar. Aynı şekilde müzik yapanlar çoğaldıkça, bu durum bir geleneğe dönüşür.

Bu bağlamda diyebiliriz ki, her eski gelenek bir zamanlar bir yenilikti. Her yenilik, gelenek olmaya adaydır.

Yenilik geleneğe dönüştükten çok sonra bir müzik türü olarak adı konur. Bu ad, dönemle ve yöreyle sınırlıysa bu müzik türünün neyi içerip neyi içermediğini söyleyebiliriz: İtalyan Baroğu, Alman Romantizmi, 18. yüzyıl Enderun müziği, Bayburt Türküleri, Rumeli Türküleri... İtalyan Baroğunda glissando olmaz, glissando daha geç bir dönemin buluşudur; Rumeli Türküsünde Blues olmaz, Blues başka bir kültürün malzemesidir, diyebiliriz. Ancak bu ad "Türk müziği" veya "klasik Müzik" gibi geniş bir başlıksa, zaman içerisinde evrimini sürdüren, kesin sınırları olmayan bir şeyden bahsediyoruz demektir. İçine zamanla her şey girebilir.

Müzik türleri bir anda gökten inmiş veya yerden bitmiş değildirler. Nasıl yer yüzündeki tüm canlı türleri tek hücreli canlılardan başlayıp, zaman içinde farklı dallara ayrılan bir evrim ağacı boyunca evrimleşmişlerse; dünyadaki tüm müzik türleri de ortak köklerden gelirler ve zaman içinde farklı dallara ayrılarak evrimlerini sürdürürler. Diğer bir deyişle, yer yüzündeki tüm müzik türleri kardeştir! Onlar arasında ayrımcılık yapmak, insanlar arasında ırkçılık yapmak gibidir.

Şunu da eklemek gerekir ki, insan toplulukları arası alışveriş her dönemde devam etmiş ve gelişen müzik türlerini şekillendirmiştir. Dünyanın tüm kültürleri, birbirlerine ulaşabildikleri ölçüde birbirlerinden alıp verdikleriyle şekillenmişlerdir.

"Türk müziği" nedir?

"Türk Müziği" dediğimiz şey Anadolu türkülerindeki veya Itrî'nin Neva Kâr'ındaki haliyle bir anda ortaya çıkmadı. Başlangıcını tespit edemeyeceğimiz kadar eski, ilkel dönemlerden başlayıp daha ileri tekniklerin kullanılacağı, bilinmez bir geleceğe doğru gelişim çizgisini sürdüren bir müzik türüdür, diğer tüm müzik türleri gibi. Köklerinde Hitit, Urartu, Asur gibi kadim Anadolu uygarlıklarının müzikleri vardır -ki bunlar Batı müziği ile ortak köklerimizdir-. "Türk müziği" dediğimiz organik olgu, Orta Asya'dan başlayan yolculuğu boyunca Çin ve diğer Asya müzikleriyle ortak özellikler gösteren bir kişilik kazanmış, Anadolu'ya göçümüzden itibaren Yunan, Arap, İran gibi komşu kültürlerle alışveriş yaparak zenginleşmiştir, kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle doğal olarak etkileşim komşu ülkelerle sınırlı olmaktan çıkmış ve "Türk müziği" Batı Avrupa hatta Amerika gibi uzak diyarların kültürleriyle de alışveriş yapmaya girişmiştir. Her ne kadar bazı karakteristik özellikleri olsa da, onu "Türk müziği" yapan her şeyden çok, onu Türklerin yapıyor oluşudur.

Yani, "Türk müziği" dediğimiz şey tek başına ne Itrî'dir, ne Adnan Saygun, ne de Barış Manço. Bunların hepsi ve daha fazlasıdır! Bir Türk'ün yaptığı müzik "Türk müziği"dir, içinde ne olursa olsun. Bu muazzam çatının gelişimini sürdürmekte olan alt kümeleri vardır: Türk sanat müziği, Türk tasavvuf müziği, Türk halk müziği, Anadolu rock, Türk cazı, Türk popu vs.

Diğer bir deyişle, "Türk müziği" dediğimiz gelenekler bütünü, dünyanın yarısını göç ederek kat etmiş, göç sırasında ve sonrasında komşularıyla bolca alışveriş yapmış ve bugün dünyanın kalan yarısıyla da alışverişlerini sürdüren olağanüstü zengin bir hazinedir. 19. yüzyıl makam müziğimizin bir sınırı vardır, ancak "Türk müziği"nin bir sınırı yoktur.

"Klasik Batı müziği" nedir, "Türk müziği"yle kıyaslanabilir mi?

"Klasik müzik" dediğimiz şey, Avrupa'nın halk şarkılarından, danslarından ve kilise müziğinden doğmuştur. Unutmamak gerekir ki Avrupa koca bir kıtadır. Oluşması yüzyıllar süren bu kültürde kıtanın her milletinin çorbada tuzu var. Bir aydınlanma çağı geçirilmiş, bu süreçte çalgılar giderek geliştirilmiş, müzik teknikleri giderek geliştirilmiş. Anonim halk müziği dönemi kapanmış, adı sanı olan, pek çok milletten yüksek eğitimli besteciler tarafından yaratılan bir sanat müziğine dönüşmüş. Bu bestecilerin kaynak materyali başlangıçta Avrupa'nın geleneksel halk müziğiydi. Bugün tüm dünya müziklerinden beslenerek yaratmaya devam ediyorlar. Geçmiş dönemlere baktığımızda her Avrupa ülkesinin her yüzyılda kendine özgü bir klasik müziği olduğunu, bununla birlikte, hepsini tek çatı altında toplayabileceğimiz ortak özellikleri de olduğunu görürüz.

"Türk müziği" dediğimiz ise tek bir milletin üretimidir. Çok uluslu bir kıtanın müziğiyle kıyaslanması adil olmaz. Öte yandan, her millete nasip olmayacak kapsamlı bir göç haritamız, her tür kültürle etkileşime elverişli bir "köprü" olan bugünkü coğrafi konumumuz hesaba katıldığında, ortaya koyduklarımız çoğu milletin tek başına yarattıklarından daha zengindir. Halk müziğinde her yöremizin ayrı tavrı var. Güneydoğu'daki müziğimiz İran ve Arap müziğiyle ortak özellikler gösterir, Doğu Karadeniz bölgemizse Gürcistan'la. Ege ve Kuzeybatı'daki müziğimiz (Rumeli Türküleri) Yunan müziğine yakın, yer yer aynı (her iki dilde söylenen ortak türküler var). Dahası, Rumeli Türkülerini Osmanlı sarayı çevresinde gelişen klasik Türk musikisi ve onun devamı olan Türk sanat müziğinden ayrı düşünemeyiz. İstanbul'daki eğitimli müzisyenler Trakya halkından aldıkları malzemeyi zenginleştirmiştir, tıpkı Avrupa'da olduğu gibi.

Tabii bunu söylerken, milletler, kavimler, her anlamda insan grupları arasındaki çizgilerin kesin ve sabit olmadığını da hesaba katmak lazım. "Türk" dediğimiz havuzun içinde Yahudiler, Rumlar, Ermeniler de var, dolayısıyla "Türk müziği"nin içinde onlar da var. Aynı şekilde "Çek" müziği dediğimiz şeyin içinde "Bohemya" müziği var. Bohemya 1918'e kadar Avusturya'ya aitti, bugün Çek Cumhuriyetinin parçası. Antonín Dvořák bugün Çek besteci olarak bilinir, ama 1841'de doğduğunda Avusturya vatandaşı bir Bohemyalı'ydı.

Bohemyalı Avusturyalı Çek besteci Antonín Dvořák

Gerek Avrupa'da, gerek dünyanın geri kalanında toplumlar, ülkeler ve dönemler arası geçirgenlikleri, alışverişleri hesaba kattığımızda söyleyebiliriz ki ne Batı müziğinin, ne de Doğu veya Türk müziğinin kesin sınırları vardır. Her müzik bir diğeriyle az ya da çok ortak unsurlarla doludur. Kimisinde bazı unsurlar (örneğin makamsallık) ön plandadır, çünkü o dönemin ve o coğrafyanın insanları tarafından tercih edilmiştir, kimisinde başka unsurlar (örneğin çok seslilik) ön plandadır, çünkü o dönemin ve o coğrafyanın insanları tarafından çeşitli nedenlerle tercih edilmiştir.

Bir müzik türü diğerinden üstün olabilir mi?

Hem Duke Ellington, hem Louis Armstrong'a atfedilen, Leonard Bernstein'in de tekrarladığı bir deyiş vardır: "Yalnızca iki tür müzik vardır: iyi müzik ve kötü müzik." Anlamı çok açık: müzik tür bakımından iyi veya kötü olamaz, yani "Klasik=iyi / Arabesk=kötü" diyemeyiz. Her türün kendi içinde vasat ve başarılı örnekleri vardır. Sonuçta müzik, insan işi. Donanımlı insan, üstün nitelikli müzik yaratır, hangi türü ele alırsa alsın; donanımı zayıf insan da vasat müzik yaratır, hangi türü ele alırsa alsın. Tabii bu bağlamda da "iyi" ve "vasat" arasında kesin bir çizgi yoktur. "Olağanüstü"den "berbat"a uzanan bir yelpaze vardır.

Ülkemizde aydınlanmanın ve ilericiliğin vaz geçilmez bir unsuru olan klasik Batı müziğinin sadece şaheserleri yoktur. Zayıf donanımlı besteciler tarafından ortaya konmuş sayısız vasat klasik müzik parçası vardır -her müzik türünde olduğu gibi-. Mozart'ın "Daha dün annemiz" Çeşitlemelerini bilirsiniz. Çok basit bir ezgi üzerine yaratılmış dahiyane bir eser. Önce Mozart'ı, sonra bir kuşak sonra yaşamış olan James Hewitt'in "Mark my Alford" adı altında aynı ezgi üzerine çeşitlemelerini dinlerseniz hangisinin diğerinden daha yaratıcı olduğunu anlarsınız. Mozart'a halen dünya hayranken Hewitt adını ilk defa duyuyor olmanız boşuna değildir.

Ölümsüz Avusturyalı besteci W. A. Mozart (1783)

İyisiyle, kötüsüyle her kaliteden eseri içermesine rağmen, "klasik müzik" dediğimiz şeyin bugün üstün bir tür olarak algılanmasının bir nedeni var. Radyomuzu açtığımızda veya dijital mecralarda bir gezintiye çıktığımızda karşımıza çıkan klasik Batı müziği örnekleri çoğunlukla deha işidir. Zira adı üstünde "klasik" müzik, yani zamanın süzgecinden geçerek klasikleşmiş müzik -her ne kadar bu müzik türünü tarif eden teknik özellikleri olsa da-. Müzik tarihinin "iyi" ve "vasat"ı eleme süreci var. Bugünün klasik müzik icracıları daha ziyade 100 yıl öncesine yaşamış bestecileri tercih ediyorlar. Dolayısıyla örneğin çoğu klasik piyanist "bir sonraki konserimde ne çalsam acaba?" diye düşünürken Bach, Mozart, Beethoven, Chopin, Rahmaninov gibi o süzgeçten çoktan geçmiş ustaların eserleri arasından seçki yapıyor. "Kisielewski mi çalsam, Stedingk mi çalsam?" diye düşünenine az rastlarsınız. Bu da ister istemez klasik Batı müziğinin dahiyane, üstün bir müzik türü olduğu algısını yaratır.

Unutulmuş Amerikalı besteci James Hewitt (1790) 

Klasik müziğin yanında pop veya arabesk gibi türlerin daha vasat şeylermiş gibi durmasının nedeni şudur: bunlar genel olarak müzik eğitimi ve donanımı klasikçilere nazaran daha zayıf müzisyenlerin el attığı müzik türleridir. Bugünün popüler müziklerinin klasik müzik gibi köklü bir geçmişleri ve onu yüzyıllar boyu geliştirmiş bir dahiler ordusu yoktur. Zamanla bunlar olursa, bu türlerin de daha gelişkin ve incelikli örnekleri yaratılacaktır, hatta yaratılmaya başlanmıştır. "Bas bas paraları Leylaya" şarkısını Vokaliz topluluğundan dinlediniz mi hiç?

Peki ama çok seslilik tek seslilikten üstün değil mi?

İster müzik olsun, ister başka bir sanat, bir eserin kalitesini belirleyen hangi malzemeyle yapıldığı veya malzemenin ne kadar bol kullanıldığı değildir; bu, o malzemeyi ele alan ustanın ona ne kadar hakim olduğuyla, onunla nasıl bir denge yaratabildiğiyle ve onu ne amaç doğrultusunda kullandığıyla ilgilidir. Usta, malzemesini bilinçli seçer ve onunla yapılabilecek en doğru şeyi yaratır. Ortaya çıkan eser dinleyici üzerinde hedeflediği etkiyi bırakabilmişse, o malzeme en doğru seçimdir, doğru oranda ve doğru biçimde kullanılmıştır; ister birkaç notadan ibaret sade bir ezgi olsun, ister binlerce notadan oluşan bir opera. Her şey müzikle ne anlatmak istediğimize bağlı.

Hiç bir eşlik partisi içermeyen, tek bir ezgiden veya ritimden ibaret müzik örneklerine nadiren de olsa klasik müzikte de rastlarız. Usta elinden çıkarsa, bunlar da çok sesli müzik kadar etkileyicidir. Bunlara ve klasik Türk musikisi gibi türlere sözün gelişi "tek sesli müzik" diyebiliriz, ancak gerçekte tek sesli değildirler. Müzik tek bir notadan ibaret bile olsa o notanın içinde gizli bir armoni vardır. Bu konuda bir videom var.

Kuşkusuz, çok seslilik, iyi kullanılırsa çok güçlü bir araçtır. Müzik sanatında ilerlemenin başlıca yollarından biridir. Çok sesli müzik teknik açıdan ileri bir müziktir, ustaca yapılıyorsa. Müzikle başka türlü yeterince etkili biçimde anlatılamayacak bazı şeyleri ancak çok sesli tekniklerle ifade edebiliriz. Tabii, bunun tersi de doğru: çok sesli tekniklerle anlatamayacağımız bazı şeyleri de ancak daha sadece bir malzeme kullanımıyla anlatabiliriz.

Bir örnek ele alalım: Hacı Faik Bey'in "Nihansın dideden ey mest-i nazım" şarkısı Rast makamında yazılmıştır. Bu makam, Batı'nın majör tonalitesinin çok yakın bir kuzenidir. Evrim ağacının dallarında biri ispinozsa diğeri kanaryadır. Atla deve değil, yani. Bu şarkı geleneksel haliyle gayet nefis, usta elinden çıkma, dengeli bir ezgiden ibarettir. Onu majör tonalite mantığıyla çok seslendirmeye kalksanız farklı bir tada bürünür. Bozulur, demiyorum. Çok seslendirilmemeli, demiyorum. Sadece farklılaşır, diyorum. Yazıldığı haliyle zaten değerlidir, ama Ozan Yarman'ın mikrotonal gitar için yaptığı bu düzenleme de ayrı bir değerdir, ayrı bir tattır; Erkin Koray'ın bu versiyonu da ayrı bir değerdir, ayrı bir tattır; keza benim bu piyano versiyonum da. Hiç biri orijinalinin yerini alamaz, zaten yerini almak amacıyla yaratılmamıştır. Orijinal materyali farklı bir açıdan değerlendirip farklı bir lezzet yaratmak için yapılır bu tür çalışmalar, çoğu durumda orijinale yeni sesler ekleyerek. Bunu Batılı besteciler birbirlerinin eserleri üzerinde çağlar boyunca uygulamıştır.

Sanat zaten tarihin akışı içinde, ustaların birbirlerine aktardıkları veya birbirlerinden ödünç aldıkları malzemelerin sürekli farklı malzemelerle sentezlenerek dönüşüme uğraması sonucu yolunu bulur.

O bakımdan, geleneksel Türk müziği kendi içinde bir değerdir. Var olan geleneksel eserlerimizi çok seslendirerek elde ettiklerimiz farklı bir değerdir. Türk makam-usul sistemini kullanarak, çok sesliliğe başvurmadan yapabileceğimiz yeni besteler ayrı bir değerdir -ustalıkla yapılırsa-. Bu sistemi Batı tipi çokseslilikle veya herhangi başka bir kültürün herhangi bir unsuruyla sentezleyerek varacağımız sonuçlar da ayrı bir değerdir. Bu sonucun "iyi" olup olmaması, ele alan ustanın maharetine kalmıştır; tutup tutmaması ve gelecek yüzyılın "Türk müziği" çatısı altında anılacak yeni bir geleneğe dönüşüp dönüşmemesi de halkın beğenisine.

Çok seslilik nasıl meydana gelir?

Müzik iki düzlemde yapılır: Farklı sesleri art arda dizerek ve farklı sesleri alt alta dizerek. Ard arda dizilen seslerden ezgiler ve onlara eşlik eden dokular meydana gelir. Alt alta dizilen seslerden armoni meydana gelir. Bu ikisini dengeli biçimde kullanmaya kontrpuan sanatı denir. Alt alta dizme işleminde farklı çalgılar kullanarak farklı lezzetler elde etme işlemine de çalgılama ve orkestrasyon denir.

Tüm müzikler bu yatay ve dikey ses dizme işlemlerinin bir kombinasyonundan oluşmuştur. Tek bir yatay unsurdan (ezgiden) ibaret müzik nadirdir.

Geçmiş çağlarda Türkler, Araplar, İranlılar sesleri ard arda dizme eylemini daha çok sevdiler -nedenlerine burada girmiyorum-, dolayısıyla alt alta az sayıda unsuru koymakla yetinirken yan yana dizme konusunda gelişkin bir perde ve makam sistemi yarattılar (zengin ses dizileri, ses kümeleri). Buna nazaran geçmiş çağlarda Avrupalılar sesleri yan yana dizme işlemini daha basit tutmayı tercih ederken (daha basit ses dizileriyle sınırlı kalırken) alt alta dizme konusunda çok ilerlediler, armoni, kontrpuan ve orkestrasyonda büyük atılımlar yaptılar.

Tabii, bunlar geçmiş çağlara ait olmakla beraber bugünkü müzik algımızı halen etkileyen genellemeler. Bu genellemelerin hepsi coğrafyanın ve tarihin akışı içinde esner, değişir. Türkiye'den Avrupa'ya doğru uzanırken en yakın komşularımız Yunanlılar ve Bulgarların da bizimkilere yakın makamsal ezgileri var, ancak onlar bu ezgileri biraz daha gelişkin bir armoni ile çokseslendirmeyi tercih etmişler.

Hepsi bir hazine ve hepsi bizim

Bugünün penceresinden baktığımda, insanların dünyanın her yanında müzik adına çok güzel ve değerli şeyler yarattığını görüyorum. Bir toplumun bir dönem bazı müzikal unsurları es geçip başka unsurlara yoğunlaşmasını bir eksiklik olarak değil, bir tercih olarak görüyorum. Dahası, geçmiş çağlardaki kültürel alışverişlerin bugün daha da arttığını ve bir müzik türünü sonsuza dek zenginleşmekten alıkoyan hiç bir şey olmadığını görüyorum.

Yakın zamana kadar bizim müziğimiz çok seslilik bakımından Avrupa müziğinden daha mı basitti? Evet, ama artık değil. Yeni bestecilerimizin elinde hem makamsal zenginliğini koruyan, hem armoni, kontrpuan, orkestrasyon gibi unsurlarla daha da zenginleşen örnekler yaratılıyor bugün.

Yakın zamana kadar Avrupa'nın perde sistemi bizimkinden daha mı basitti? Evet, ama artık değil. Bugünün Avrupalı bestecileri bizim ve diğer kültürlerin müziklerinden beslenerek mikrotonal eserler de yazıyorlar.

Makamsal müzik bir değerdir. Onu taşıyan Türk perde sistemi bir değerdir. Ama o sadece bizim malımız değil; her isteyen kullanabilir, kullanıyor da zaten. Batı müziğiyle özdeşleştirdiğimiz armoni, kontrpuan ve çalgılama da Avrupa'nın malı değil. Biz de kullanıyoruz artık.

Ortada bir kazan-kazan durumu var ve kimsenin kimseyi küçümsemesi için bir neden yok. Zevkler ve renkler tartışılmaz. Bir insan armonik olarak daha sade veya daha karmaşık bir müziği sevebilir. Aynı insan bazen birini, bazen diğerini dinlemek isteyebilir. Zevkine kalmış. Dinlediği müzik iyi midir, kötü müdür? Buna uzmanlar karar verir. Karmaşık müziğin de iyisi ve kötüsü olur, basit müziğin de. Zaman içinde kötüler elenecek ve iyiler öne çıkacaktır.

Atatürk ve müzik

Biraz da Atatürk'ün ülkemizde çoksesli müzik kültürünü yerleştirme çabalarına değineceğim. 1934 Meclis açılış konuşmasında söylediği sözler çok tartışmaya konu olmuştur: "Bugün dinletilmeye yeltenilen musiki yüz ağartıcı değerde olmaktan uzaktır. Bunu açıkça bilmeliyiz. Ulusal, ince duyguları, düşünceleri anlatan, yüksek deyişleri, söyleyişleri toplamak, onları bir gün önce genel son musiki kurallarına göre işlemek gerekir. Ancak bu yüzeyde Türk ulusal musikisi yükselebilir, evrensel musikide yerini alabilir."

Atatürk dans ederken

Atatürk kelimelerini dikkatli seçerdi. Bu metinde "Türk musikisi yüz ağartıcı olmaktan uzaktır" demiyor, "bugün dinletilmeye yeltenilen musiki" diyor. Sonra ince duyguları, yüksek deyişleri toplayıp "genel son musiki kurallarına" göre işlemekten bahsediyor, "Batı müziği kurallarına göre" demiyor. Yani geleneksel Türk müziğini topyekun çöpe atmıyor bu söylem; o gün popüler olan ve halka ulaştırılan müziği kast ediyor. Biliyorsunuz, geleneksel müziğimiz geçmiş yüzyıllarda ağırlıklı olarak ümitsiz aşk, hasret, kayıp, çile gibi konuları işlemiştir. Müziğin gücünün farkında olan Atatürk, imkansızı başarıp zafer kazanmış bir Türk milletinin sürekli "ah, vah" eden bir müzikle moralini tekrar bozmasını istememektedir, aksine özellikle söz bakımından motive edici, olumlu duyguları harekete geçiren bir müziğin insanımız için daha yararlı olacağını düşünmektedir; dahası bunu yaparken de müzik sanatının dünya genelinde ulaştığı en son teknik ve teknolojilerin, bilinen en etkili yöntemlerin kullanılmasını mantıklı görmektedir.

Bence haklıdır da. Bu söylemde "makamları dümdüz edin, perde sistemini basitleştirin" gibi bir ifade yok. "Tek yol çok sesliliktir" de demiyor, "müziğimize Batı kılıfı giydirin" de demiyor. Neyin "genel son musiki kuralları" olduğuna karar vermeyi biz müzisyenlere bırakıyor. Elbette çok sesliliğin gelişmesi bu işin büyük bir parçası. Burada esas olan bir mantalite meselesi: müzik sanatında artık geçmiş yüzyılların ve sınırlı coğrafyamızın 1923 yılına kadar bize sunabildikleriyle yetinmek zorunda değiliz, diyor Atatürk. Gidin, öğrenin, diyor, insanlığın keşfettiği en etkili müzikal ifade araçlarını, bunları kullanın, değerlendirin, geri kalmayın, bu araçlarla yeni şeyler yaratın diyor, pozitif olsun, ağlatmasın, motive etsin, diyor. Bunu yaparken de elimizdeki muazzam birikimi değerlendirmek en doğal hakkımızdır. Avrupa gittikçe modernleşen klasik müziği yaratırken "Rönesans müziğimiz geride kaldı, köhnedir, yakalım o dönemin el yazmalarını" demedi. Bilakis, onu ve tüm tarihini kucakladı, katman katman her çağda ürettiklerinin üzerine yeni şeyler ekleyerek ilerledi. Bir yandan da geçmiş dönemlerin müziklerini o günkü saf hallerini icra etmeyi sürdürdü. Klasik müzik konserlerinde 15. yy müziği de çalınır, 18. yy müziği de çalınır, en yeni besteler de çalınır, hepsi kendi döneminin otantik özellikleriyle. Biz de aynı şekilde tüm dönemlerimizin ve yörelerimizin müziğini icra etmeyi sürdürürken bir yandan daha modern şeyler yaratabiliriz; bugün tam olarak bunu yapıyoruz zaten.

Buraya nasıl geldik?

Gelin sizinle müziğin evrim ağacı boyunca köklerden dallara doğru bir yolculuğa çıkalım:

Önce elimizdeki en eski okunabilen not örneğinden deşifre edilmiş MÖ. 1400'den kalma Mezopotamya'da bulunmuş bu Hurri ilahisine kulak verelim. İnternette farklı videolarda farklı yorumlarına rastlamak mümkün. Burada duyduğumuz ses dizisi (ses kümesi), eski Anadolu uygarlıklarında kullanıldığı için bugün "Doryen" diye adlandırılan bir dizidir. Burası Doğu ve Batı'nın ortak kök noktasıdır.

Bu dizi Avrupa halk şarkılarında bugüne dek kullanılagelmiştir, bugün yaygınlığını korumaktadır. Burada Orta Çağ Avrupa'sındaki tek sesli kullanımına bir örnek var. Bu dizinin 2 notasının akordunu birazcık değiştirdik mi bizim Bayati/Hüseyni makam dizimiz ortaya çıkıyor. O da Anadolu'nun kavalında tek sesli haliyel böyle tınlıyor.

Müziğin ne derece çok sesli olduğu, onu icra eden çalgıların yapısıyla doğrudan ilişkilidir. Bazı şeyler binlerce yıl geçse de aynı kalır, özellikle söz konusu olan solo (tek bir çalgıyla) icraysa ve o çalgının yapısında fazla değişiklik olmamışsa. Yukarıdaki Hurri İlahisi çok telli bir çalgıda çalındığı için icracı ezginin altına ara sıra birkaç nokta ekleyerek eşlik eden bir dem sesi oluşturuyor. 2000 küsür yıl sonra Endülüs lavtasında da Türk lavtasında da aynı tip icraya rastlamak mümkün.

Şu anda Orta Çağ'dayız. Akortlarımız ve melodik süsleme alışkanlıklarımız farklılaşmış olsa da, çok seslilik bakımından Türk ve Avrupa müzikleri arasında henüz pek bir fark yok. İki taraf da bir ezgi ve onun altına eşlik eden bir dem sesi ile yetiniyor. Her iki coğrafyada da müziğin karakterine göre bu dem sesi bazen dümdüz uzayıp gidiyor, bazen de ritmik şekilde çalınıyor.

Eldeki çalgı uygun olduğunda, bazen dem sesinin ufak ufak hareketlendiğini, ezgi+dem modelinden aynı anda devam eden 2 ezgiye doğru kayıldığını duyuyoruz. Buyrun 13. yüzyıl Avrupasından bir örnek, bu da bizim kültürümüzden bir örnek.

Şimdi Rönesans'a geldik. Bu noktadan itibaren Türk tarafı dizisel/makamsal olarak zenginleşmeye devam ederken (yeni makamlar icad ederken) çok seslilik konusunu oluruna bırakıyor. Oluruna bırakmaktan kastım şu: elimizdeki çok telli çalgılar el verdiği ölçüde bireysel icracılar zaman zaman çaldıkları ezgiyi akorlarla süslüyorlar. Bestecilerimiz eserlerinin bu şekilde çalınmasına ilişkin talimatlar vermiyorlar. Avrupalı ise dizisel anlamda kısıtlı bir malzemeyle çalışmaya devam ederken (1000 küsür yıldır kullandığı ses dizilerinin yanına yenisini eklemezken) çok seslilik konusuna özel bir ilgi duymaya başlıyor; gerek bir çoğunu Doğu'dan aldığı çalgıları geliştirerek çok sesli icraya daha yatkın hale getiriyor, gerek tek sesli çalgıları yan yana getirip herkese aynı anda farklı ezgiler çaldırarak armonik ve kontrpuantal olarak gittikçe zenginleşen bir tarz geliştiriyor.

18., 19. yüzyıl derken Avrupa halen 2000 yıldır kullandığı ses kümeleriyle yetinirken, bu malzemeyi en etkili şekilde kullanarak gittikçe kalabalıklaşan topluluklarla gittikçe karmaşıklaşan çok sesli yapılar inşa etmeye devam ediyor. Bizimkilerse gittikçe karmaşıklaşan makamlar icad ederken halen kaç kişi bir araya gelirlerse gelsinler, herkes aynı anda aynı ezgiyi çalıyor. Burası evrim ağacının dallarının birbirine en uzak olduğu noktadır.

Şimdi 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlarındayız. Bu noktadan itibaren kültürler arası alışveriş artıyor ve dallar birbirlerinden beslenerek birbirlerine yaklaşmaya başlıyor. Çaykovskiy'nin Slav Marşı'nda Nikriz makamı çeşnisini çok sesli olarak duyuyoruz, H. F. Alnar'ın triosunda Segah makamı çeşnisini çok sesli olarak duyuyoruz.

Biliyorum, bazılarınız Alnar'ın triosuna "ama bu Türk müziği değil ki!" diyecek, "geleneksel müziğimizi hammade olarak kullanan modern bir eser". Ama Bach'ın da, Mozart'ın da, Çaykovskiy'nin de yaptığı aynı şey! Tek yaptıkları kendi kültürel hazinelerinden -ve Dünyanın neresinden olursa olsun ellerine geçenlerden- seçtikleri malzemeyi "son musiki kurallarına göre işliyorlar".

Alnar'ınkini beğenmediniz mi? O ayrı konu. Zevk meselesi. Aynı malzeme daha farklı da işlenebilir. Buyrun, bu da benden bir çok sesli Nikriz denemesi...