Esin Şenol

13 Temmuz 2021

Pandemideki hayalet

Bu salgında, kadavra pandemi, bizler de pandemideki hayalet tarafından gözlenen, her şey dönüşürken dönüşmeyen kadavra inceleyicileriyiz adeta

Pandeminin nasıl bir tarih yazdığını anlamak büyük ihtimal bizlerden, pandemiyi yaşayanlardan sonraya kalacak ama en iyisi biz yanı başımızdan sonsuz bir hızla akan pandeminin tarihini yazaduralım.

Salgının on altıncı ayında, virüs yirmi dört harfli Yunan alfabesinin dördüncü harfi olan Delta varyantı ile on birinci harfi olan Lambda varyantı arasında ve eminiz ki son harfi olan Omega'ya çok kısa sürede erişecek.

Virüslerin bizi hastalandırmasından çok, hastalandıran o mikropların evrimleri sürprizlerle dolu olabilir. Bunu zaten on altı ay önce hayatlarımızı ve yerküreyi kaplayan Koronavirüs nedeniyle deneyimleyerek öğreniyoruz.

Okuduğum bir makalede, virüs enfekte ettiği yani bulaştığı sürece nereye varacağını bilemeyeceğimiz bu hareketlilik ve sonsuz olasılıktaki çeşitlilik için "biyolojik kapris" tanımı kullanılmıştı, ki bundan daha iyi bir tanım olamaz.

Bundan aylar önce önlenmeyen yayılmanın varacağı yerin, virüsün çeşitlenmesi, bu çeşitlenmenin yönünün ise ilk önce daha bulaşıcılık sonra bağışıklık basıncından kaçma ve bir ihtimal daha çok hastalandırma olabileceği kaygısından söz ediliyordu. Ancak önce çok daha bulaşıcı, sonra kısmen bağışıklık cevabından kaçabilen yeni "varyant"lar gelişti.

Tabii tüm bunlar da ansızın olmayıp ödediğimiz tüm bedellere rağmen ödeyemediğimiz bedeller yüzünden oldu.

Bu varyantlardan ilki olan "Alfa" ile önce İngiltere sonra da biz dahil dünya çok büyük bir dalga yaşadı.

İngiltere aylarca kapandı, derslere konu olacak kadar sistematik ve disiplinli aşılama yaptı ama bu kez de Hindistan’da gelişip yayılan "Delta" varyantının etkisi ile kaçınılmaz bir üçüncü dalgaya gidiyor.

Önceden "Hint varyantı" olarak adlandırdığımız delta bir "süper bulaştırıcı" ve aşı bulunduktan sonraki pandemi içinde pandemi potansiyeli olan ilk varyant. Hatta salgını tam kontrol altına almayı başarmış Vietnam, Avusturalya gibi ülkelerde yeni bir dalga başlatıyor.

Aylar önce orijinal virüsün bulaşma katsayısına göre hesapladığımız "kitle bağışıklığı" eşiği için yaptığımız hesaplar dahil tüm hesapları değiştirerek bize pandeminin yeni bir evreye girdiğini haber veriyor.

Delta için öngörülen bulaşma katsayısına göre, daha önce, nüfusun yüzde 70-75’i aşılanılırsa erişilebileceği düşünülen kitle bağışıklığının artık yüzde 80-85 olması gerektiği hesaplanılıyor; ki bu aşılamaya erkenden başlayan ve disiplinle sürdüren ülkelerde bile neredeyse imkansız. Çünkü tüm erişkin nüfusun ya da çocukların da aşılanması gerekliliği demek...

Delta, daha hastalandırıcı mı daha öldürücü mü bilinmiyor ama hastaneye yatış oranlarını iki kat artırıyor, aşısız veya tek doz aşılı veya yeterli aşı cevabı veremeyenlerde yayılıyor.

Mesela; aşılanma oranları düşük olan Rusya’da hem hızlı hem öldürücü seyrediyor.

Ama veriler aşılanma henüz yayılmayı önleyecek düzeye erişmese bile, aşılanma öncesinde her 10 enfeksiyondan biri ilk 10 gün içinde hastaneye yatarken, şimdi 40-50 kişiden biri yatıyor. Ayrıca aşılanma öncesi her 60 kişiden biri ölürken şimdi 100 kişiden birinin ölmesi, aşılanmanın hastalanma ve ölümü önlediğini gösteriyor.

Pandemi artık kısmi bağışık bir topluluk ile çok bulaşıcı bir virüs arasında geçecek yeni bir evrede.

Böyle bir evrenin en korkulu senaryosu, aşıdan da kaçabilen bir Omega varyantı olabileceği gibi Delta tüm sahneyi kaplayıp, bir yıla kalmadan aşısız nüfusu hızlıca hastalandırarak eşiği yükselen kitle bağışıklığını yakalatabilir.

Gelelim, "virüsün artık yapacağı mutasyon kalmayacak" ya da "hastalık bir soğuk algınlığı haline dönüşecek ve eninde sonunda salgın bitecek" öngörülerine...

Buna peşin cevabım "zannederim böyle olmasını diliyor, dileklerinizi düşünüyor ve seslendiriyorsunuz" olur.

Hayvandan insana sıçrayarak pandemiye yol açabilen hiçbir virüsün "eradike" edilemeyeceğini yani çiçek hastalığında olduğu gibi ortadan kalkamayacağını zaten biliyoruz.

Ama tüm dünyada, kısmen bağışık bir topluluğun basıncıyla baş başa bırakmayacağımız kadar kısa bir süre içinde, nüfusun yüzde 50-55 ‘ine erişebilen bir aşılama yapabilseydik, yakalayabileceğimiz "eliminasyon" şansını da yitirmezdik.

Eliminasyon, bir hastalığın salgın olmayacak düzeyde kontrol edilebilmesi anlamına geliyor.

Mesela, yüksek düzeyli çocukluk çağı aşılamaları ile kontrol altına alabildiğimiz kızamık, suçiçeği ve çocuk felci elimine edildi.

Bu hastalıklar aslında yok olmadı, duruyor ama bağışıklık düzeyi bu şekilde sürdürülebilirse, -zaman zaman bağışıklığın düştüğü, azaldığı topluluklar dışında- salgın yapabilme potansiyelleri ise yok.

Delta varyantı, girişini, gelişini kontrol edemediğimiz pandeminin gidişatını da yönlendiremediğimizi işaret ediyor.

Yani önümüzdeki yıllarda, aşılanarak ve hatta aşılanmamıza rağmen günlük yaşamlarımızı "salgın bitti" rahatlığıyla sürdürebilmemiz pek olası değil.

Mesela, aşısı bulunamayan AIDS hastalığı da böyle, sürekli sürdürülen çok katmanlı önlemler ile bulaşması önlenilebiliyor, bu önlemlerden tek birini ihmal eden için ise bulaşma riski sürüyor.

Ancak, Delta, bu yayılma hızıyla, tüm aşısız topluluğu hastalandırırken; -yeni ve aşıdan da kaçabilen bir "varyant" söz konusu olmaz ise- bir yıldan kısa sürede büyük bir yıkım ile birlikte salgın sona erip hastalık kontrollü bir durağanlığa evrilebilir. Ki bu hiçbir şekilde öngörülemeyecek doğrusal bir denklemdir.

Daha gerçekçi olan ise dünyanın farklı bölgelerindeki farklı aşılama oranları ve aslında yeni "suşlar" olarak tanımlanabilecek "varyantlar" ile durağan bir kontrolden çok uzakta olduğumuzdur.

En olası olan; aşılı ve aşısız kişiler ile toplumlarda ve bu kişiler ile toplumlar arası ilişkiler nedeniyle uzun yıllar, hastalık şiddeti görece kontrol edilen ama salgın potansiyeli öylece duran, dalgalı ve bir akışkan bir seyir olacağıdır.

Yazının başlığına gelince, "Maddenin Halleri" isimli harika bir belgesel seyrettim.

Hatta sinema merakım ve salgıncı akademik yanımın birleşimi elverdiğince belgeselin yönetmeni Deniz Tortum ile belgesel üzerine bir söyleşi yaptım.

Belgesel, babası doktor olan yönetmenin, babasının doktorluk yaptığı Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ndeki hastane koridorlarında geçiyor.

Öyle etkileyici ki, tam ortasında yaşarken pek fark etmediğimi zannettiğim yaşanmışlık arşivimin tozunu aldı. İlk sahnede, bir kadavra ve kadavranın başında toplanmış öğrenciler var. Sonra o kadavradan yükselen bir hayaletin gözü kamera oluyor ve ölümün yaşama, umudun kedere karıştığı koridorları dolaşıyor.

Madde dönüşürken, maddenin dönüşümüne, gündelik yaşamın sıradanlığı içinde mesafeli bir soğukkanlılık ile tanıklık eden sağlıkçıları da kadrajına alıyor kamera.

Aslında tıp fakültesi öğrenciliğimizde, başkalarından bambaşka hayatlarımız olacağının ayırdına vardığımız en önemli ders, kadavra inceleyerek öğrendiğimiz anatomi dersidir.

Tedirgin ve ürkek başlayan anatomi derslerinden bambaşka insanlar olarak çıkarız.

Bizlere bırakılmış bu ölü bedenleri, canlı bedenlere vereceğimiz hizmet için kutsarız.

Ama hikâye o kadar güçlüdür ve maddenin dönüşümü o denli olağandır ki, o koridorlara sığdırdığımız yaşamlarımızda, belgeseldeki hastane imamının anlattığı gibi hikâye edemeyiz ölümü.

Şimdi bu salgında, kadavra pandemi, bizler de pandemideki hayalet tarafından gözlenen, her şey dönüşürken dönüşmeyen kadavra inceleyicileriyiz adeta.