Atilla Dorsay

09 Aralık 2016

Şiddetin arka yüzü: Ziyan edilmiş bir aşk, kırık dökük hayatlar...

Ford, bize hiç görülmedik düzeyde yoğun ve hüzünlü bir aşk öyküsü anlatıyor

GECE HAYVANLARI      X  X  X  X  ½

(Nocturnal Animals)

Yönetim ve senaryo: Tom Ford
Görüntü: Seamus McGarvey
Müzik: Abel Korzeniowski
Oyuncular: Amy Adams, Jake Gyllenhaal, Michael Shannon, İsla Fisher, Arnie Hammer, Aaron Taylor- Johnson, Ellie Bamber, Karl Glusman, Robert Aramayo, Laura Linney, Andrea Riseborough, Michael Sheen, Jena Malone

Amerikan filmi.

 

   Tom Ford dünyanın en ünlü modacıları arasında sayılıyor. 1961 doğumlu sanatçı yıllar boyu Guci firmasını yönetti, sonra bir süre Dior için çalıştıktan sonra sonra kendi modaevini kurdu. Ve 2009’da ilk filmi A Single Man- Tek Başına Bir Adam’da, Christopher İsherwood’un (Cabaret’nin de yazarı) klasik hikayesinden uyarladığı filmle dikkatleri topladı: Colin Firth’e bir Oscar adaylığı getirerek..

   7 yıl sonra yaptığı bu film, Austin Wright’ın romanından uyarlanmış. Ford son derece seçici. Ana yapıtın derinliğine ve temalarına önem veriyor.

Eşcinsel temalar

    Eşcinsel olduğu için (1987’den beri moda yazarı Richard Buckley’le mutlu bir evliliği var), bu çevre de onu çekiyor. A Single Man bir eşcinselin yaşam öyküsüydü. Bu filmdeyse hem ilginç bir eşcinsel kişiliği var: Başlarda Michael Sheen’in mor giysili Carlos’u. Hem de ana karakterler Susan ve Tony konuşurlarken, yıllar önce Susan’ın erkek kardeşinin de Tony’ye aşık olduğu ortaya çıkıyor!..

   Her neyse... Bu ilginç film aslında iki temel hikayenin karışımından oluşuyor. Biri günümüzde Los Angeles’de başarılı bir sanat galerisi yürüten Susan. Ve onun yaşadığı orta yaş bunalımı: Yakışıklı (ve ondan genç) kocası Hutton onu açıkça aldatıyor. Bir önceki kocası, severek evlendiği, ama sonra haince terkettiği Tony ise 20 yıl sonra, bu kez ona yolladığı romanla hayatına giriyor: Nocturnal Animals- Gece Hayvanları.

Bir hayatın dökümünü yapmak

   Çünkü Tony idealist bir adamdır ve yazarlık onun düşüdür. Ama sosyetik bir aileden gelen Susan, sonunda özellikle buyurgan ve nobran annesinin (Laura Linney’den kısa, ama enfes bir kompozisyon) etkisinde kalarak, bu duygusal adamı hayatından çıkarır: taşıdığı bebeğini de onun haberi bile olmadan aldırarak...

  Şimdi, 20 yıl sonra, Susan hayatının dökümünü yapacak, bunda da başucundan ayırmadığı o roman tasarısı etkili olacaktır: Evli ve bir kız  babası Edward, Texas yollarında ailesiyle çıktığı bir gece yolculuğunda üç serserinin saldırısına uğrar, kaçırılır ve sonra ana-kızın cesetleri bulunur. Artık tek amacı vardır: katilleri bulup intikam almak...Kendisi de ölümün eşiğinde olan yerel bir polisin yardımıyla...

   İç içe anlatılan bu biri gerçek, öbürü hayal ürünü iki hikayeye belki bir üçüncüsü  eklenebilir: Susan’ın anılarıyla canlanan ve önümüze gelen gençlik yılları, Tony ile bulduğu, ama değerini anlayamadığı için yitip giden mutluluğu. Tony’nin bir yerde dediği gibi “Eğer biri seni seviyorsa, çok dikkat et: onu kaybetmemek için.”

Vahşi Amerikan taşrası

   Film özellikle ‘vahşi’ Amerikan taşrasına yeni ve ürkünç bir yaklaşım getiriyor. Bu açıdan David Lynch, ama daha çok Coen kardeşleri anmamak olanaksız. Bir yandan Los Angeles’deki sosyetik ve uçuk modern sanat dünyası. Ki jenerik öncesinde perdeye gelen o ürkünç aşırı şişman kadın bedenlerinin aslında bir sergi olduğu anlaşılıyor!..

   Ama öte yandan, bir başka uçta Texas var: Tüm bilinen ve bilinmeyen silah tutkusu, Western günlerinden kalma vahşeti ve taşra uğursuzluğuyla... Bu iki ayrı dünyayı vermede Ford çok başarılı. Sanki şu sözleri doğrular gibi: “Eğer sinemadan çıkarken film sizinle kalmazsa, size meydan okumaz ve saplantı haline gelmezse, o benim için başarılmış değildir. Amacım insanları düşündüren filmler yapmak.” (2016- bu film dolayısıyla kendi sözleri)

   Oyunculara ayrı bir yer ayırmak gerekiyor. Amy Adams, daha Arrival- Geliş’deki oyunu akıllarımızdayken, bu yeni film -ki büyük ölçüde ona dayanıyor- onun oyuncu olarak engin yeteneğinin ve perdeyi doldurma özelliğinin yeni bir kanıtı. Ucunda belki bu kez Oscar olan...

Bozuk para gibi harcanmış bir aşk

    Jake Gyllenhaal ise günden güne yükselen bir oyuncu. Özellikle Düşman, Gece Vurgunu- Night Crawler ve Son Şans- Southpaw  filmlerinden beri grafiği hep zirvelerde dolaşıyor. Burada üstelik iki ayrı rolde: Tony ve Edward -ki ayni oyuncuyla karşımıza gelmeleri, filmin özgün yapısının temel direklerinden biri.

    Ve film boyunca Tony’nin sık sık “bir yazar sadece bildiği, gördüğü şeyleri yazabilir” demesi sanki bunu somutluyor: yaratılan Edward, onu yaratanTony’nin bir yansımasından başka ne olabilir?

    Ayrıca Texas’lı poliste Michael Shannon ve kötü adamların reisi olarak Aaron Taylor- Johnson da çok iyiler. Polonyalı besteci Abel Korzeniowski ve görüntülerde Seamus McGarvey’in katkılarını da unutmadan...

   Ama sonuç olarak belki en önemlisi, Ford’un bize hiç görülmedik düzeyde yoğun ve hüzünlü bir aşk öyküsü anlatmış olması. Kara-film ya da polisiye örtülerinin altında bu yatıyor: ziyan edilmiş, bozuk para gibi harcanmış ve iki yanı da mutsuz kılmış bir aşk. Ne yazık!...


YARIN: AŞK MEKTUPLARI  ve  SEN BENİM HERŞEYİMSİN