Atilla Dorsay

24 Mart 2017

Mars’daki tek canlı, canavara dönüşürse!...

Otoban: Avrupa otoyollarında ölüm-kalım savaşımı

HAYAT       X  X  X  X
(Life)

Yönetmen: Daniel Espinoza
Senaryo: Rhett Reese, Paul Wernick
Görüntü: Seamus McGarvey
Müzik: Jon Ekstrand
Oyuncular: Jake Gylenhaal, Rebecca Ferguson, Ryan Reynolds, Hiroyuki Sanada, Olga Dihovichnaya, Ariyon Bakare

Columbia filmi

 

Aslında farklı olanın, insanı şaşırtmaya yönelik olanın türü sayılan bilim-kurgu, sinemanın öylesine saldırısına maruz kaldı ki, kaçınılmaz biçimde kendini yineler oldu. Ve geçmişin Metropolis’den 2001’e, Solaris’ten, Maymunlar Cehennemi’ne, Yıldız Savaşları’ndan E.T.’ye o bizi allak bullak eden başyapıtları görülmez oldu.

Hayat bu kısır döngüyü kırabilen filmlerden biri mi? Öyle sayılabilir. Gerçi son dönemde The Martian, Interstaller, Gravity, Arrival gibi hayli özgün filmler yapılmıştı.   

Ancak bu film hem onların izinden gidiyor. Hem de asıl özünü yine bir klasikten, sonradan bir seriye dönüşen Ridley Scott başyapıtı Alien- Yaratık’dan alıyor.  O filmi öylesine sevmiştim ki, 100 Yılın 10 Filmi’ndeki bir avuç bilim-kurgu arasına almakta duraksamamıştım.

Film Mars gezegenine inip keşifler yapan bir uzay gemisindeki altı astronotun öyküsünü  anlatıyor. ‘Kızıl gezegen’ndeki araştırmalarını bitirmiş ve orada buldukları tek hayat belirtisi taşıyan bir varlığı da devasa uzay istasyonlarına götürmüşlerdir.

Dünyaya dönmeden once, bu tek ücreli organizmayla biraz oynarlar. Ve giderek onun canlandığını görürler. Bu önemlidir, çünkü gezegende hayat olduğunu kanıtlayan tek varlıktır. Ama o küçük hücre giderek gelişecek, hatta bir canavara dönüşecektir. Hepsinin hayatını tehlikeye atacak kadar...

Vahşi gezegenlerde yaşam izi bulma, sayısız filmde rastlanan bir tema olmuştu. Bu filmdeyse filmin ana teması ve asıl konusu oluyor.

Film parmak ısırtan bir teknik olgunlukla, üst üste yığılan bir özel efekt bombardımanıyla ve dur durak bilmeyen bir tempoyla anlatılmış. Üçünü tanıdığımız, diğer üçünüyse hiç bilmediğimiz oyuncular, bu teknoloji ağırlıklı filmde tam birer karaktere dönüşemiyorlarsa da, bizi etkileyecek portreler çizebiliyorlar.

Özellikle hikâye boyunca hepsi, sırası geldikçe, hem kendilerini, hem de dünyanın kaderini etkileyecek kararlar almasını beceriyorlar. Kimi zaman bunlar tam geriye tepse de!..

Ama asıl önemlisi, filme egemen olan gerilim, hatta korku hissi.  O Yaratık serisinde, özellikle de ilk filmde, o yaratık da tüm filme damgasını basıyor ve bize soğuk terler döktürüyordu. Hele bir astronotun bedenini yarıp fırladığı o sahne... Yıllar boyu aklımdan çıkmamıştır!..

Bu filmde de benzer ölümler var. Hem de sık sık... ’Yaratık’sa çok daha karmaşık, kompleks, çirkin ve ürkünç. Ama bu belki sanıldığı gibi bir avantaj değil, bir kusur olabilir. Çünkü o klasik filmdeki, sadeliği içinde belki daha ürkünçtü.

Buysa mekanik, yapay ve abartılmış duruyor. Teknolojinin fazlası da fazla geliyor!...

Her şeye karşın görülmeye değer bir film olduğu kesin.

Avrupa otoyollarında ölüm-kalım savaşımı

OTOBAN     X  X  ½
(Collide)

Yönetmen: Eran Creevy
Senaryo: Scott Frazier, E. Creevy
Görüntü: Ed Wild
Müzik: İlan Eshkeri
Oyuncular: Nicholas Hoult, Felicity Jones, Anthony Hopkins, Ben Kingsley, Marwan Kenzan, Aleksandar Jovanovich, Christian Rubeck, Erdal Yıldız

Amerikan filmi.

 

Kaynaklarına göre bağımsız bir yapım gibi gözüken, ama son derece ‘anaakım’ bir büyük aksiyon filmi. Çok parlak, ama cilanın ardında belli bir kofluk da göze çarpıyor.

Film Avrupa’da iki Amerikalı hikâyesi gibi başlıyor. Almanya’nın Köln kentinde çılgın bir gece klübünde tanışan Casey ve Juliette bir ilişkiye başlıyorlar.

Casey son derece yakışıklı, ama aynı ölçüde tehkikeli bir adamdır. Ülkesinde kirli işlere karışmış, geri dönmemek üzere Avrupa’ya gelmiş, burada da uyuşturucu ticaretiin büyük adlarından Geran’la tanışıp onun vurucu adamı olmuş...

Juliette de kökenlerinden kopup okumaya gelmiştir, ama sağlam ve sağlıklı bir ilişki arar. Casey’i güvenli bulmaz ve ondan tüm yasadışı işlerden uzaklaşmasını ister.

Ama tam o sırada –kader bu ya!- Juliette’in ağır hasta olduğu ve böbrek ameliyatı için büyük para gerektiği anlaşılır. Genç adam da son bir iş için yeniden Geran’a gelir.

Bu temelde hayli klasik öykü uygun oyuncularla karşımıza geliyor. Nicholas Hoult’un yakışıklılığını ve Felicity Jones’un  çekiciliğini biliyoruz. Burada iyi bir çift oluşturuyor ve bizi aşklarına inandırıyorlar.

Ama asıl ‘çift’ geri planda. Karmaşık kökenli (Türk bile olabilir!) Geran’da Ben Kingsley son derece gösterişli, oyunculuğunu sanki gözümüzün içine sokmaya çalışan, abartılı bir oyun veriyor.

Hegan Kahl ise diğer (ve asıl) kötü adam. Orada da bir başka İngiliz var: Antony Hopkins. O da yönetmenin vermiş gözüktüğü tüm özgürlükle, bu kompozisyonu en gösterişli biçimde oynuyor. İkisi de çok iyi elbette, ama yine de inandırıcı durmuyorlar.

Ama asıl ilginç öge elbette o görkemli Alman otoyolları ve onların üzerinde oynanan ve bilinen tüm trafik kurallarına meydan okuyan o kaçıp kovalamaca sahneleri. Öylesine ki, film ünlü The Fast and the Furious serisi başta tüm arabalı filmlere meydan okuyor. 

Bu arada Almanya’nın nasıl yemyeşil bir ülke olduğunu, o küçük kasabalar kadar Köln’ün nasıl birer cennet olduğunu görüyor ve imreniyoruz.

Sonuç? Akıcı, sürükleyici bir tempo ve çok iyi çekilmiş aksiyon sahneleri. Ve de ilginç oyunculuklar.

Ama tüm bunlar yine de filme umulan soyluluğu kazandırmıyor. Ve izlenip hemen unutulan filmler sınıfından öteye geçmiyor. Yazık, çünkü çok daha iyi olabilirdi: eğer daha iyi yazılmış bir senaryoya dayansaydı...