Atilla Dorsay

15 Aralık 2018

Bir emekçi portresinin ardında tüm bir halk, tüm bir dönem

Film giderek yaprak yaprak açılıyor ve beklenebilecek tüm tuzakları aşarak, kendine özgü bir yapıya kavuşuyor...

 

ROMA    
X  X  X  X  X

Yönetim, senaryo ve görüntü: Alfonso Cuaron
Oyuncular: Yalitza Aparacio, Marina de Tavira, Diego Cortina Autrey, Carlos Peralta, Marco Graf, Daniela Demesa, Veronica Garcia, Fernando Grediaga

Meksika filmi

 

1990’ların sonlarından başlayarak Büyük Umutlar, Ananı Da, Harry Potter ve Azkaban Tutsağı, Son Umut, Gravity-Yerçekimi gibi birbirinden çok farklı, ama hep araştırmacı ve yenileyici filmler yapmış olan Meksikalı büyük usta Alfonso Cuaron, bu yeni filmiyle yine 12’den vurdu. Gösterildiği son Venedik şenliğinden beri film tüm eleştirmenlerin ağız birliğiyle övüldü ve yılsonu seçmelerinde ön sıraya oturdu. En son saygın İngiliz sinema dergisi Sight and Sound tarafından yılın en iyisi seçilerek...

Filmin bir başka özelliği de bir Netflix yapımı olması. Yani dizilerden filmlere her şeye el atan ve kendi damgasını TV alanından sonra sinemaya da vurmaya çalışan dev şirket. Öyle ki Netflix yapımı filmlerin festivallere alınıp alınmaması (ve giderek Oscar’a aday olup olmayacağı) tartışılıyor. En son Roma, Venedik’in en sükseli filmi olarak, bu konuda dev bir adım sayılıyor.

Ama tüm bunlar ayrıntı. Önemli olan filmin kendine özgü kimliği; seyirci olarak bizlere ve genelde sinema sanatına getirdikleri. İşte orada, kestirilebilecek en yüksek zirvelere tırmandığı ve son derece mütevazi görünümü ardında önemli şeyler barındırdığı söylenebilir. 

Bu Roma bildiğimiz Roma değil. Meksika’nın dev başkenti New Mexico’nun Roma mahallesi. Orada ve tam 1970 yılında, doktor Antonio ve eşi Sofia’nın biri kız dört çocukları ve halkın içinden gelme iki hizmetçileri, özellikle de Cleo ile olan ilişkilerini izliyoruz. En sakin biçimde anlatılmış, neredeyse bir belgesel havasında gelişen. Ve üstelik (aslında renkli çekilmiş olsa da) karşımıza siyah-beyaz olarak gelen...

Ama seyircinin önemli bölümünü itecek ve düş kırıklığı yaratmaya aday uzun bir başlangıçtan sonra, film giderek yaprak yaprak açılıyor. Ve beklenebilecek tüm tuzakları (melodram, aile faciası, sahte politik film, Latin Amerika kalıpları, vs.) aşarak, kendine özgü bir yapıya kavuşuyor. Git gide şaşırtıcı biçimde unutulmazlaşarak.

Böylece hizmetçi Cleo’nun hikâyesi adım adım gelişiyor. Doktor ailesini bırakıp gidiyor ve o kocaman Amerikan arabaları olan burjuva aile sarsılıyor. Cleo yeni tanıştığı Fermin’le yatıyor: Yine şaşırtıcı düzeyde bir seks ve şiddet karışımı içeren bir sahnede... Çocuklarsa büyümenin, üstelik babasız büyümenin tüm bunalımlarını yaşamaya başlıyor.

Üstelik tüm bunlar o bilinen Latin Amerika diktatörlüklerinden biri altında geçiyor. Böylece silahla bastırılan yürüyüşler, acımasız öldürülen çocuklar, sokaklarda döğüş talimi yaptırılan ‘çevik kuvvetler’ dahil her şey var!...     

Cuaron için özyaşamsal olduğu bilinen bir film bu. Acaba o çocuklardan hangisiydi? Sanırım en büyükleri olan o sarışın velet o olmalı. Ama özyaşamsal ögeler pek yok. Bunlardan biri ailenin birlikte görmeye gittiği 1969 yapımı ve John Sturges imzalı Marooned filmi. Filmde gösterilen tek sahnesinin hatırlattığı gibi bu bir uzay filmiydi ve Curan’un bir başyapıt saydığım Yerçekimi’yle büyük benzerlikler içeriyordu.

Filmin leit-motifleri arasında evin köpeği Borras’tan sayısız sokak köpeklerine ve uzaktan gelen bitmeyen havlamalara köpekler kadar, akan su motifi de bulunuyor. Ayrıca hastane bölümünü de çok sevdim: En ağır koşullar altında bile hastanelerin doktorları, hemşireleri ve tüm personeliyle nasıl hayat kurtardıklarını gösteren duyarlı bir bölümdü.

Cleo rolündeki Meksikalı Yalitza Aparacio’nun kadroda pastanın kreması gibi durduğu film, sanki saklı bir mücevher; kıymeti bilinmesi gereken bir sinema zirvesi. Değerlendirmeye çalışın derim.