Atilla Dorsay

24 Mart 2023

Bir büyük aşkın öyküsü, ama cinsellik olmadan!...

Sinemada böylesine özel, özgün ve aykırı bir ilişki, belki ilk kez bu denli görsellik içeren bir filme konu olmaktadır

SEKİZ DAĞ

X X X X

(Le Otto Montagne / The Eight Mountains)

Yönetmen: Felix van Groeningen, Charlotte Vandermeersch
Senaryo: Paolo Cognetti, Charlotte Vandermeersch, Felix van Groeningen
Görüntü: Ruben Impens
Müzik: DanieL Norgren
Oyuncular: Luca Marinelli, Alessandro Borghi, Lupo Barbiero, Lopo Barbiero, Cristiano Sassella, Elizabetta Mazzullo, Andrea Palma, Surakkshya Panta

İtalya-Belçika-Fransa ortak yapımı, 2022.

Öyle bir yeni sinema dünyasına daldık/dalıyoruz ki... Yaşanan genel bunalımdan sonra, ya alabildiğine gösterişli, ama kof filmler var. Öte yandan son derece özel, kişisel ve sanatsal yapımlar. İşte bu ikinci türde yeni bir zirve. İki buçuk saatlik uzunluğuyla seyri çok kolay olmasa da...

Haftanın sinemalara gelen en iyi filmi bu... Paolo Cognetti adlı İtalyan yazarının 2016 tarihli bestseller kitabından uyarlanan film, Belçikalı karı-koca yazar-yönetmen ikilisi Felix van Groeningen ve Charlotte Vandermeersch tarafından sinemalaştırılmış. Yönetmen aslında Belçika'nın Flanders denen dümdüz bölgesinde büyümüş. Ama hikâye adına İtalyan Alpleri denen dağlık bölgede geçiyor. Bu da filmin birkaç temel özelliğinden birini yansıtıyor: doğaya, ama daha çok dağlara ve onların eşsiz güzelliğine adanmış bir destan...

Ve bu dekorda 12 yaşlarında ilk kez tanışıp arkadaş olan iki genç adam... Biri unutulmuş bir dağ köyünün son çocuğu olan Bruno. Öbürü daha çok şehir insanı olan Pietro. Film onları o çocuk yaşından alıp uzun yılların ötesine taşıyor. Birbirlerine çok bağlansalar da, sonunda hayatlarını kendi açılarından biçimlendirmeye çalışıyor. Ama bu kolay olmayacaktır. Özellikle ailelerin işin içine girmesi yüzünden...

İki arkadaş gençlik yıllarında dağların en tepelerine tırmanır. Hem de en karlı dönemlerde; karla ve buzullarla hemhal olarak. Birbirlerine iplerle bağlı olarak yaptıkları bir çıkış filmin en güzel sahnelerinden biridir. Keza Pietro'nun babasıyla son tırmanışı da öyle.

Ama sonra ayrılık gelir çatar. Daha çok aileleri çocuklarının o kendine özgü ilişkisine destek yerine köstek oldukları için... Böylece Bruno ile Pietro 15 yıl kadar buluşmazlar. Ömürleri akar gider. Birbirlerini hep özlemle anar; ama bir araya gelemezler. Ve Bruno kendi kendine sorar: "Onun kayıp rüyasıyla ne yapmam gerekiyor?" diye...

Sonra yeniden buluşurlar. Ve bir tepedeki terk edilmiş kulübenin yerine bir dağ evi inşaatına geçerler. Sadece ikisi ve bir de büyük yardım aldıkları eşekler!.. Bruno daha çok ustadır; Pietro ise işçi... Ve o ev sonunda onların 'yazlık evi' ve her yıl yeniden buluşma mekanı olacaktır.

Ama ayrılık yine kaçınılmazdır. "Bütün atalarım dağlarda yaşadı" diyen Bruno oralarda kalsa da, daha 'akıllı' gözüken Pietro taa Himalayalara, Nepal ülkesine gider. Arada kadınlarla ilişki kurulur, çoluk-çocuk yapılır; çok önemli gözüken "kendi peynirini kendin yap' zanaati öğrenilir. Sonunda istediği gibi bir kitap da yazan Pietro geri döner. Acaba o dağ evinde yeniden buluşabilecek midirler?

Böylece hikâyenin bence temel özelliği ortaya çıkar. Bu görkemli bir aşk hikâyesidir: iki erkek arasında yaşanan... Ama hiçbir cinsel yanı da olmadan... Sinemada böylesine özel, özgün ve aykırı bir ilişki, belki ilk kez bu denli görsellik içeren bir filme konu olmaktadır. Belki iki sinema klasiği bir ölçüde hatırlanabilir: Ang Lee'nin Brokeback Mountain (2003) ve Sean Penn'in İnto the Wild (2007).

Yönetmen Felix van Groeningen 1977'de Belçika'da doğmuş. 2000'lerde başlayan kariyerinde özellikle Çölde Kutup Ayısı, Kırık Çember, Belgica, en çok da Güzel Oğlum filmleriyle dikkat çekmiş. 4 yıl aradan sonra gelen bu filmi onun zirvesi sayılabilir.

Görüntü yönetmen Ruben Impens takdire layık bir çabayla karşımıza gelir. Ayrıca sık sık bir leit-motiv gibi filme katılan 'canzone'ler (İtalyan şarkıları) da büyük önem taşır. Ve filmin duygusallığına büyük katkıda bulunur.

Filmin adı olan Sekiz Dağ İtalyan doğasına değil, Pietro'nun gittiği Nepal'e ait bir tabirdir. Hepsi İtalyan olan ve aralarında tanıdığımız hiçbir ismin bulunmadığı oyuncuların ise gayet iyi oynadıklarını belirtmeliyim. Özellikle iki baş karakter değişik yaşlarını canlandırırken hiçbir yadırgamaya neden olmuyor. Ama acaba en yaşlı hallerinde sakal-bıyığa biraz fazla sığınmışlar denebilir mi?

Atilla Dorsay kimdir?

Atilla Dorsay 1939 İzmir, Karşıyaka'da doğdu. Çocukluğu zor savaş yıllarında geçti. O yıllardan her şeyin karneyle alındığını, radyolardan yayılan savaş haberlerini ve ilk sinema deneyimlerini oluşturan savaş üzerine filmleri hatırlıyor.

On yaşındayken ailesi sırf onu Galatasaray Lisesinde okutabilmek için İstanbul'la göç etti. Böylece Fransız kültürüyle yetişti.

Güzel Sanatlar Akademisi'nde (şimdiki Mimar Sinan Üniversitesi) mimarlık okudu. Hayatta her koşulda koruduğu estetik bakışını bu temele borçlu olduğunu söyler.

Rehberlik, gazetecilik ve eleştirmenlik yaptı.

1966 yılında başladığı Cumhuriyet gazetesindeki yazılarını 27 yıl boyunca sürdürdü.

Bu aralıkta Leman Dorsay'la evlendi. İki çocuk ve üç torunu oldu.

Sonraki yıllarda Cumhuriyet'ten kendi isteğiyle ayrıldı. Kısa bir süre için Milliyet'te devam eden ve hâlâ süren dergi yazarlığı yaptı.

Yeni Yüzyıl'da yepyeni bir gazeteyi yaratmanın keyfini yaşadı. Daha sonra Sabah gazetesinde devam etti. Buradan kendi deyimiyle "ilkesel bir tavırla" ayrıldı: Bir yazısında (Emek Yoksa Ben De Yokum) okuruna Emek sineması üzerine verdiği bir sözü tutmak için.

Atilla Dorsay, 2013 yılından beri "Özgür, serbest, hiçbir konu, yer ve zaman kısıtlamasına tabi olmadan... Ama artık maaşsız!.. Ve çok yakında tam on yılını dolduracak olan..." sözleriyle işaret ettiği T24'te yazıyor.

Atilla Dorsay'ın kültür-sanata dair birçok alanda çabaları oldu. İKSV'de çalışıp yıllar boyu İstanbul Sinema Festivali'nin kadrosunda yer aldı. Dünya çapında sayısız ünlüyü basın toplantılarında sundu, söyleşiler yaptı, fotoğraflarını çekti.

TRT'de hem haftalık müzik programları yaptı, hem de filmler sundu. Özellikle sinemanın 100. yılının kutlandığı 1995 yılı ve sonrasında sayısız klasiği Murat Özer, Alin Taşçıyan, Müjde Işıl gibi genç meslektaşlarıyla birlikte tanıttı.

Sinema Yazarları Derneği'ni (SİYAD) kurdu ve uzun yıllar başkanlığını yürüttü. Ödül gecelerini özenle seçilmiş sunucular ve müzisyenlerle sundu. Yine kendi sözleriyle; "zamanı geldiğinde tüm bu görevleri genç arkadaşlarına bırakmayı da ihmal etmedi".

Dorsay'ın en büyük üretimleri kitapları. 1970'lerden itibaren eleştirisini yazdığı tüm filmleri Türk ve yabancı sinema olarak tasnif ederek pek çok kitapta topladı. Bu kitaplar son 50 yılın bir dökümü niteliği taşıyor.

Aynı zamanda İstanbul, Beyoğlu, şehircilik; biyografiler (özellikle Türkan Şoray ve Yılmaz Güney), söyleşiler, seyahat notları, hikâye, hatta şiirler de yazdı.

Müzik merakını görkemli bir arşivle birlikte sunduğu bir eser yayımladı. Ne Şurup Şeker Şarkılardı Onlar adıyla yayımlanan bu kitap, 20. yüzyıl pop-müzik tarihini anlattıyor.

Kitaplarının sayısı şimdilerde 60'ı aştı, ama daha sayısız projesi var. Son olarak Tartışmalar, Polemikler, Kavgalar adı kitabı Eylül 2022'de okurla buluştu. Ardından daha birçoğu da gelecek. Kendisinin dediği gibi "Allah kısmet ederse!"...