Dünya

Yorum: Arap Dünyası'nın çöküşü

Sünniler ile Şiiler arasındaki kriz sadece IŞİD'in Irak'taki Ramadi kentinden çıkarılmasını zorlaştırmıyor. DW editörlerinden Rainer Sollich, bu krizin tüm bölgenin çöküşünü hızlandırdığı kanısında.

21 Mayıs 2015 00:33


Ramadi’nin düşüşünün IŞİD ile mücadelede bir gerileme olduğunu söyleyen Pentagon sözcüsü Steve Warren, yine de bunu abartılı değerlendirmemek gerektiğini vurguluyor ve “Koalisyon güçleri ve Iraklı ortaklarımız geri dönerek Ramadi’yi yeniden almalıyız” diyor. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry de mümkün olduğu kadar iyimser bir tavır sergilemeye çalışıyor ve Ramadi’nin önümüzdeki günlerde tekrar ele geçireleceğine inandığını söylüyor.

Sırf askeri açıdan bakıldığında bu iki yaklaşımın da yerinde bir analiz olduğu söylenebilir. Koalisyon güçlerinin sekiz aydır süren hava saldırılarının IŞİD’i ciddi ölçüde zayıflattığı kesin. Teröristlerin yasadışı gelir kaynakları azaldı, Kobani ve Tikrit’i kaybettiler ve belki Ramadi’yi de pek fazla ellerinde tutamayacaklar. Ama bunun bedeli ne?

Fatura insan hayatıyla ödeniyor

Sonuç ne olursa olsun, fatura, insan hayatıyla kaderlere vurulan darbelerle ödeniyor. Ramadi için meydana gelen çatışmalarda en az 500 kadın ve erkek hayatını kaybetti, 25 binden fazla kişi bölgeden kaçıyor. IŞİD tekrar çok sayıda kişiyi sözde hain oldukları gerekçesiyle katlederse, yerini yurdunu terkedip kaçanların sayısı da artacaktır. Amerikalıların hava saldırılarına destek niteliğinde, Ramadi’nin ağırlıklı olarak Sünni kimlikteki nüfusunu korumak amacıyla Şii milislerin silahlandırılması da bölgeden kaçışı tetikleyecektir. Sünniler ile Şiiler arasındaki farklılıkların yıllardır açık iktidar kavgalarını beslediği ve tüm kesimler tarafından terör, kanlı şiddet olayları ve intikam eylemlerini haklı kılan etkenler olarak kullanıldığı bir bölgede, Şii milislerin devreye girmesi, değil ateşle oynamak, sonu belirsiz ve çok tehlikeli bir maceradır.

IŞİD’in çok uzak olmayan bir gelecekte teritoryal bir güç olarak yenilmesi imkansız değil. Hem Irak’ta hem de Suriye’de. Ama sonra bu iki ülkeden geriye ne kalacak? Bu sorunun cevabı bir muamma. Ancak IŞİD, bu coğrafyada hem siyasi yönetim kadrolarında, hem de halkın endişe verici bir çoğunluğunda hala önem taşıyan ve ne yazık ki önem taşımaya devam edecek olan mezhepler arası farklılıkları kullanmayı iyi beceriyor ve bu nedenle de bölgede vurucu bir terörist oluşum olmayı sürdürebilecek.

Suriye, Irak, Libya, Yemen… Mezheplar arası, etnik kökenli veya aşiretler arası iktidar kavgaları nedeniyle başarısızlığa uğrayan Arap ülkelerin listesi uzayıp gidiyor ve bu gelişmenin sonu şimdilik yok gibi görünüyor. Giderek içten çözülen bu ülkelerde IŞİD, El Kaide ve diğer gruplar, kendi topraklarına sahip olmadan da dehşet saçmaya devam edebilirler.

Mezhepler arası ve benzeri nitelikte kinler durup dururken ortaya çıkmadı. Birçok ülkedeki farklı grupların yıllardır barış içinde birlikte yaşamasına rağmen, bu faktörler gizli de olsa mevcuttu ve dönemin diktatörleri tarafından kısmen bastırıldı, kısmen de diktatörlerin çıkarları için kullanıldı. Arap Baharı’nın başarısızlığa uğramasının ardından ikincisi daha ağır basmaya başladı ve birçok bölgede siyasi atmosferi belirleyici etken oldu. Bu, birçok ülkedeki devasa ekonomik sorunlar ve gençler arasındaki çok yüksek işsizlik oranı ile de birleşince ortaya tüm bölgeyi kaosa sürükleyebilecek tehlikeli bir karışım çıktı.

Alarm çanları sessiz

Gençlik bizim geleceğimiz… Bu cümleyi Arap politikacılar da ağızlarından düşürmüyor. Ancak bu gençler, hiçbir perspektifleri olmadığı için sokakta boş dolaşırsa, Avrupa’ya kaçmak için insan tacirlerinin eline düşerse ya da silahlı çatışmalarda piyon olarak kullanılırsa, aslında alarm çanlarının çalması gerekir.

Fakat Arap Dünyası’ndaki alarm çanları ürkütücü bir şekilde sessiz kalmaya devam ediyor. Hem rejime karşı her türlü muhalefetin baskıcı bir şekilde sindirildiği El Sisi liderliğindeki Mısır gibi nispeten yoksul ülkelerde hem de en az aynı şekilde baskıcı hükümdarların liderliğindeki zengin Körfez ülkelerinde. Oysa Körfez ülkeleri, Arap Dünyası’nın çöküş sürecine karşı en azından siyasi nitelikte güçlü bir işaret oluşturabilecek ekonomik ve sosyal şartlara sahipler. Ancak bölgede Arap kimliği taşımayan Türkiye ve İran gibi ülkelerin de bir parçası olacağı yeni bir bölgesel işbirliğinin oluşturulması gerekiyor. Bu işbirliğinin hedefinin ise karşılıklı rekabet, nefret ve şiddet sarmalını kırıp yerine daha fazla eğitim, özgürlük ve refah için ortak bir girişim olması gerek.

Tüm bölge benzeri sorunlarla boğuşuyor, tüm bölgenin yeni bir vizyona ihtiyacı var. Ancak özellikle Körfez'deki Sünni hükümdarlar bu sorumluluğu yerine getirmekte tamamen başarısız. Tek yaptıkları, her gün giderek artan bir korkuyla geleneksel olarak kendi müttefikleri olan ABD ile işbirliğine gitme olasılığı büyüyen Şii rakipleri İran'a bakmak ve kendi halklarındaki huzursuzluk potansiyelinden endişe duymak. Ayrıca iktidarlarını korumak amacıyla Arap Yarımadası'nın en yoksul ülkesi Yemen'i bombalayarak bölgedeki mezhepler arası gerilimi tetikliyorlar. Bundan sonra ne geleceği konusunda kimsenin bir vizyonu yok. Ne Körfez bölgesinde ne de Ramadi'de.