Dünya

Fehim Taştekin yazdı: Suriye'nin kuzeyinde 'mülk gaspı' sorunu; Hristiyanlar Kürtlere neden kırgın?

Cezire'deki Hıristiyanların yaklaşık yüzde 40'ı bölgeyi terk etti

26 Temmuz 2019 07:28

Fehim Taştekin

Fırat'ın doğusunda kaynakların dağılımıyla ilgili Arap aşiretleriyle uç veren gerilimler bir kenara, demokratik özerklik modelinin önündeki en önemli sınav, Kürtlerin Araplar, Süryaniler, Asuriler başta olmak üzere bölgedeki diğer halklarla kurdukları ortaklıkta başlıyor.

Tarihsel olarak Şam, Afrin ve Halep'te durumları göreceli olarak iyi olan Kürtler uzun bir dönem özellikle Cezire bölgesinde ikinci sınıf muamelesi gördüler. Bırakın üst düzey yönetici olmayı, okullara gönderilen öğretmenler bile diğer bölgelerden seçiliyordu.

1930'lardan itibaren Türkiye'den göçenlerle birlikte 'Kürt Kemeri' oluştuğu izlenimi, Baas'tan çok önce, yeni Suriye devletinin de korkusuydu.

1962'deki 'Arap Kemeri Projesi' ve 1945'ten önce Suriye'de doğduğunu ispat edemeyen 120 bin kadar Kürt'ün 'yabancılar' (ecanib), askerlikten kaçma gibi saiklerle sayıma katılmayanların 'kayıt dışı-kaçak' (maktumin) kategorisine alınıp mülkiyet dahil vatandaşlık haklarından mahrum bırakılması, bu korku üzerine gelmişti.

Müstesna bir tarihsel fırsatla 2011 türbülansını iyi değerlendiren Kürtler şimdi askeri ve siyasi alanda süreci yöneten aktör konumundalar.

Kuşkusuz, Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) ile savaş, son derece sıra dışı bir siyasal ve sosyolojik dönüşümün kanıksanmasına yardımcı oldu.

Buna ekonomik dönüşüm ayağının eklenmesi, yani Kürtlerin bir şekilde orta ve üst sınıfa terfi etmeleri, savaşın sağladığı rızayı kaçınılmaz olarak sarsabilir.

Özellikle eski düzenle abat olmuş kesimlerin keyfinin kaçması olağan bir sonuç. Fakat henüz iş tam olarak oraya varmadan, Kürtlerle ortaklığı dinamitleyebilecek başka fiili durumlar oluştu. IŞİD sonrası barış ve inşa sürecinde rahatsızlıklar daha görünür hal alıyor.

Sözü getireceğim yer, Süryani-Asuri, Keldani ve Ermenilere ait mülklerin gaspı ya da işgali meselesi.

Geride bırakılan mülkler fırsatçıların iştahını kabartıyor

Özellikle Habur nehri kıyılarındaki Hristiyanlar, 2015'te IŞİD'in çok sayıda insanı öldürüp yüzlercesini rehine alması ve bunların fidye ile kurtarılması sonrasında köylerini terk etmek zorunda kaldı.

Savaş sürecinde Cezire'deki Hristiyanların yaklaşık yüzde 40'ı bölgeyi terk etti. Bu bölgedeki arazilerin yüzde 35-38'i de Hristiyanlara ait. Geride bırakılan mülkler fırsatçıların iştahını kabartıyor.

Fırat'ın doğusundaki gezimiz sırasında mağdurlar ve konunun muhataplarıyla yaptığım görüşmelerden çıkardığım tablo epey çetrefilli:

- Fırsatçıların, sahiplerinin yokluğundan ve hukuk-yetki-otorite karmaşasından yararlanarak sahte evrakla ele geçirdiği mülkler;

- Tehdit ve şantajla gasp edilen işletmeler;

- Çatışma bölgelerinden gelen göçmenlerin yerleştiği evler;

- Halk Koruma Birlikleri (YPG) ve Kürt güçlerin kent güvenliği için kurduğu Asayiş'in olağanüstü koşullarda yerleştiği arazi ve binalar;

- IŞİD'e karşı savaşa katılan yabancı gönüllü savaşçıların (enternasyonallerin) 'geçici' olarak barındığı köyler;

- Ve eskiden bugüne devreden ihtilaflı satışlar söz konusu.

Bir 'bedel' tartışması

Gaspa uğrayanlar çok fazla seslerini çıkaramıyor. İşin sonunda, zor zamanda savunma güçlerine katılmak yerine bölgeyi terk ettikleri gerekçesiyle 'ihanet' ile suçlanmak da var.

Beni bu yazıyı yazmaya iten de Kamışlı'da Hristiyanlara ait bir eğitim kompleksinde yemek davetine icabet ettiğim bir Ermeni iş adamının mülklerle ilgili çıkan tartışma üzerine sergilediği serzeniş oldu:

"Şimdi nizam (devlet) bana 'Sadakatini göster' diyor. Ben ne diyeyim? 100 yıl önce Mardin'den, Diyarbakır'dan, Malatya'dan sürülüp buraya gelmişiz. Benim rejimle bir sorunum olmamış. Barış içinde yaşamışız. 'Yok' diyerek yalan mı söyleyeyim? Kürtler de 'Bizimle beraber olacaksınız' diyor. Peki tersini mi yapmışız? Bana gelip 'Kobani için, Afrin için yardım et' dediler. 'Kim ne verdiyse daha fazlasını vereceğim' dedim. Vermedim mi? Benden daha ne istiyorlar? Ha iyi hoş ama mülkleri konuşmayalım. Öyle mi? Bırakalım gidelim o zaman! Canı cehenneme mülklerimin!"

Bu bir kırılma noktasıydı. "Biz ölürken onlar çekip gittiler. Kollarında bir çizik bile yok, şimdi kalkmış mülkten bahsediyorlar" diyerek gaspı hak görenin yol açtığı bir kırılmaydı, kalpteki 'çıt' sesiydi. Bu diyalog oldukça sarsıcıydı! Bir yanda hafızadan kopuk bir yargı, diğer yanda soykırımın ardından tutunduğu toprakla kurulan bağın azizliği!

Bu tartışma Hristiyanları biraz daha dinlemeyi gerekli kıldı.

Kamışlı'da devletin kontrolündeki bölgelerden geçip Süryani asayiş birimi Sutoro'nun tuttuğu bir mahallede Süryani ve Ermeni temsilcilerle oturup uzun uzadıya sohbet ettim.

Bu tür diyaloglarda genelde söz Derik'in, Kamışlı'nın, hatta Haseke'nin temellerinin Süryani-Asuriler tarafından nasıl atıldığına ve zamanla nasıl Kürtleştiğine dair anekdotlarla başlar. Bu kez de öyle oldu.

Biri el yazısıyla not aldığı 1939'daki Fransızların nüfus sayımında Kamışlı'nın durumunu gösteren kâğıt parçasını uzattı. Süryaniler 14.140, Araplar 7.990, Kürtler 5.800 ve Ermeniler 3.500. (Şimdi Arap kaynaklara göre köy ve nahiyelerle birlikte Kamışlı'nın yüzde 62'si Arap, yüzde 33'ü Kürt ve kalan kısım Hristiyan. Kürt kaynaklar ise Kürt oranının merkezde yüzde 60-70, genelde yüzde 40-45 olduğunu belirtiyor. Yani kent merkezinde Kürtler, kırsalda Araplar çoğunlukta.)

Çark nasıl işliyor?

2015'de kiliselerin desteğiyle Ermeni, Süryani, Asuri ve Keldanilerin mülklerini korumak için kurulan komitenin başkanlığını yapan Musa Hanna, özerk yönetimin bir yasayla kendilerini yetkilendirdiğini ve merkezdeki emlak idaresiyle birlikte çalıştıklarını belirtti. Gasp ve işgalin sadece Kamışlı ve Haseke'de değil, Derik (Malikiye), Tirbespiyê (Kâhtaniye) ve Serekaniye'de (Ras el Ayn) de yaşandığını vurguladı.

Hanna'nın anlatımına göre çark kabaca şöyle dönüyor:

"Tapular Haseke'deki devletin tapu sivil idaresinde. Bazıları bir şekilde bu tapu tescil başvurusuyla elde ettikleri belgeler üzerinde oynuyor. Sahte belgelerle satış devletin mahkemesinde yapılıyor. Gerçek sahibi bunu fark edinceye kadar mülk birkaç kez el değiştiriyor. Üç yılda 5 kişiye satılan arazi var.

"Genelde bu mülkler üzerinde inşaata başladıklarında mesele anlaşılıyor. Ya da mülk bir binaysa yeni sahibi gelip 'Burası artık benim, boşaltın' diyor. Mahkemeye gidildiğinde taraflar ellerindeki satış belgelerini sunuyor. Sahtecilik belgelenirse mahkeme yürütmeyi durdurma kararı veriyor.

"Eğer mülk özerk yönetimin kontrol ettiği bölgede ise kararın uygulanması için buralardaki mahkemeye gidiliyor. Çünkü devletin oralarda infaz memuru yok. Özerk yönetim bu kararlarının hepsini yerine getiremiyor. Doğrudan özerk yönetimin mahkemesinde yapılmış satışlar da var.

"Suriye devletinin nezdinde bu satışlar geçersiz. Yaşanan olaylar nedeniyle özerk yönetim Hristiyanların mülkleriyle ilgili satış işlemlerini durdurdu. Bu karar tüm mahkemelere gönderildi. Yine de karara uymayanlar çıkabiliyor."

Hanna, tam olarak kimi sorumlu tuttuklarına dair de, "İşgal ve gasp olayları özerk yönetimden değil şahıslardan kaynaklanıyor. Fakat idarede sırtlarını dayadıkları birileri var. Bu işin sorumlusu mafyalaşmış gruplardır. Emlakçılar, avukatlar, savcılar işin içinde. Maalesef buradaki mahkemeler bu konuda hukuki bir duruş sergileyemedi" dedi.

Bu işin takipçilerinden Dr. Serop Azadyan ise, "Özerk idare bunların peşinde ama baş edemiyor. İdare içinde bazıları bunları kayırıyor. Sadece bizim mülklerimiz hedef alınıyor. Kimse Arap ya da Kürtlerinkine dokunmuyor" diye ekledi.

Kamu adına el konulanlar

Özerk yönetim birimlerinin 'ihtiyaçtan' ya da zaruri durumlarda işgal ettiği yerler de var. Kamışlı'da Vahde Caddesi'ndeki Hadaya Hotel bunlardan biri. Burası şimdi belediye binası olarak kullanılıyor. Ermeni mühendis Babkin Simon buranın nasıl işgal edildiğini şöyle anlattı:

"2012'de (Kürt hareketinden) üst düzey iki yetkili otele gidiyor. Otelin sahibi Pierre Hadaya Kanada'da yaşıyor. Otelle ilgilenen bir vekili vardı, sonradan öldü. Bu iki kişi vekile '6 milyon Suriye lirası borcunuz var. Ya bunu ödersiniz ya da oteli devredersiniz' diyor. Bu neyin parası bilmiyoruz. Burada bir şeyler döndü. Başvurumuzu yaptık, özerk yönetim iade ile ilgili talebimizi olumlu buldu. Şimdi boşaltma yerine kira karşılığı kalınması yönünde bir tartışma var. Ama sorun hala çözülmedi."

Bir-iki örnek de Hanna verdi: "Kamışlı'nın dışında bir eğitim tesisi (sürücü kursu) 5 yıldır YPG'nin elinde. Nihayet bir anlaşma sağlandı ve 2019'un sonunda okul boşaltılacak."

Azadyan da Serekaniye ve Kamışlı'dan örnekler verdi:

"20 gün önce Serekaniye'de kiliseye ait binaya YPG adına el konuldu. Kişisel bir mülk olsaydı belki bu kadar tepki çekmezdi. Şu anda bunu çözmek için çalışıyoruz. Aynı şekilde Serekaniye'de bir kısmı Asfar Neccar'a ait olmak üzere sivillere ait arsa ve arazilere el konuldu. Kamışlı'daki mahkeme gasp edilen bir araziyle ilgili yürütmeyi durdurma kararı verdi. Karara uyuldu. Fakat mülk devletin kontrol ettiği bölgede. O yüzden inşaat yeniden başlarsa özerk idare bir şey yapamaz."

Bazı işgaller ise rızaya dayalı. Mesela Afrin'den gelen göçmenler mülk sahipleri ile anlaşma sağlanarak Tel Nasır'a yerleştirilmiş. Sırf elde bir sözleşme olsun diye sembolik kiralar alınıyor.

Habur nehri civarında güvenlik birimlerinin kullandığı yerlerin yanı sıra yabancı gönüllü savaşçıların (enternasyonellerin) yerleştiği bir köy var. Hanna, Habur'daki durumdan şikayetçi olmadıkları izlenimi verdi:

"YPG, YPJ (Kadın Koruma Birlikleri) ya da Asayiş bizim için canını veriyor, ihtiyacı varsa elbette kullanır. Bizim sorunumuz onlar değil. İzin verilmezse oturmazlar."

Haseke'deki YPG'liler

Hristiyan temsilciler idarenin işgal ettiği yerlerin, çözümün en kolay olduğu vakıalar olduğunu vurguladı.

Haseke'de de sahibi Halep'te yaşayan Sinelko adlı meşrubat fabrikasına tehditle el konuldu. Fabrikadan sorumlu kişi Şam'a kaçmış. Şimdi komite bu fabrikayı geri almaya çalışıyor.

Suriye devletinden kiralanmış toprakların işletilmesi, paylaşılması ya da özerk yönetime devredilmesiyle ilgili de bazı sorunların çıktığı aktarıldı. Bir yerde İstanbul'da yaşayan toprak ağasından "Karnımızı doyuramıyoruz" diye yakınan köylüler, toprakların kendilerine dağıtılmasını talep etmiş. Devir talebi reddedilmiş ama ürünün yüzde 70'inin köylülere, yüzde 30'unun İstanbul'daki ağaya verilmesi temelinde çözüm bulunmuş.

Hristiyan temsilciler yönetimin duyarlı yaklaşımından dolayı memnuniyetlerini dile getirseler de sonuç alma konusunda biraz sitemkârlar.

Azadyan, "Suriye devleti bu bölgede acizdir. Burada olan özerk idaredir ama çözemiyor" ifadelerini kullanırken Hanna şunları söyledi:

"Halkların kardeşliği prensibi gerçek hayatta da karşılık bulmalı. İşleyiş hukuki olmalı. Özerk yönetimin mahkeme kararlarını yerine getirme ve hesap sorma gücü olmalı. Eğer biz komite olarak özel bir statü ile devreye girmeseydik gaspın boyutu daha büyük olurdu. Biz komite olarak Süryanilerin mülklerini satmalarına da engel oluyoruz. Satanlar genelde yol masrafı için bunu yaptı. Varlıklı olanlar mülklerini satmadı. Biz bu olağanüstü dönemde mahkemelerden işlem yapmamalarını istiyoruz."

'Yönetim ilgileniyor ama sorunlar çok çetrefilli'

Fiili olarak ikili sistem istismarcıların işini kolaylaştırıyor. İkili yargı ve hukuki karmaşa, infaz kurumlarının yokluğu ve kimi zaman irade eksikliği, ortaya çıkan sorunların çözümünü zorlaştırıyor.

Hristiyan temsilcilere, "Kürtler bedel ödedi, savaş halindeyken işgal normaldir" yaklaşımını hatırlattım. Yüzler asıldı. Sustular. Bir tek Lahda Davud konuştu: "Bunu kabul edemeyiz. Ben de iki oğlumu şehit verdim. Süryani Askeri Meclisi'nin saflarında Rakka'da savaştılar. Nüfusumuz çok az, sayımıza oranla herkes kadar bedel ödedik."

Hristiyanların durumu 'ihanet' ya da 'sadakat' parantezine alınamayacak kadar kırılgan. Sözün gelimi beş kardeşten üçü rejimle, ikisi özerk yönetimle çalışıyor. İki taraf da aynı genci kendi kışlasında askere çağırıyor.

Bu meseleleri Amude'de Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi Yürütme Heyeti Eş Başkanı Fevza Yusuf'a sordum.

"Biz bedel ödedik, onlar da mülklerini sorun etmesin" şeklindeki yaklaşımın bireysel olduğunu, bu toprağa ait olmadığını, bu söylemi kesinlikle reddettiklerini söyledi. Meselelere ısrarla halkların kardeşliği temelinde yaklaştıklarını belirterek, "Hiçbir gaspı meşru görmedik, görmüyoruz. Göremeyiz. Biz bu sorunları çözmeye çalışıyoruz, elimizden geleni yapıyoruz" dedi.

Haseke'deki YPG'lilerin 2015'ten bir fotoğrafı

Hileli satışlara imkân vermemek için mahkemelerde işlem yapılmasını durdurduklarını hatırlattı. Ancak birkaç kez el değiştiren araziler olduğunu, parası ödenmiş olanları gerçek sahiplerine iade etmekte zorlandıklarını, bazı davaları çözdüklerini, bazılarını hala çözemediklerini belirtti. YPG'nin bulunduğu birkaç yer için de alternatif yerler aradıklarını, ama sınır hatları dahil çatışma riskinin olduğu yerlerde konuşlanılan arazi ya da binalardan mevcut koşullarda hemen çıkamadıklarını fakat en nihayetinde boşaltacaklarını anlattı.

Kürtlerin de 'Arap Kemeri' ile ellerinden alınmış arazileri geri istediklerini ama Arapları yıllardır yaşadıkları yerlerden süremeyeceklerini söyledi. Bu konudaki kararlarının da mülklerini isteyen Kürtleri rahatsız ettiğini vurguladı.

"Bazı sorunlar ta rejimden kalma. Çözmek için müdahale etsek bir dert, etmesek başka bir dert. Mülkler gerçekten zor bir mesele. Bildiğiniz gibi değil" diyerek bir çaresizlik haline işaret etti.

Sonuç itibariyle mülkler meselesinin Kürtlerle ortak hareket eden Süryanilerde de bir kırgınlığa yol açtığı anlaşılıyor.

2014'te ortak geleceğin inşasına dair umutlu konuşan bazı Süryaniler 2017'de biraz suskun, biraz da tedirgin görünüyor.

Kuşkusuz genel meclis, yerel meclisler, yürütme heyetleri (hükümet) ve komiteler üzerine şekillenen, eş başkanlığı esas alan, tüm bu alanlarda yüzde 40 cinsiyet kotasıyla kadını süreçlere dahil eden ve öz savunmayla IŞİD gibi tehditleri savuşturan 'demokratik özerklik' modeline verdikleri değer değişmiş değil.