Gündem

Nükhet İpekçi İzet, babasının kabri başında Can Dündar'ın mektubunu okudu"

Can Dündar: Öfkenin sahibi, türü, dozu değişiyor, kendisi sabit kalıyor. Kurbanın adı, yaşı, gazetesi değişiyor, akıbeti sabit kalıyor. Ama neyse ki umut da hep sabit değer; hiç azalmıyor; hatta çoğalıyor.

02 Şubat 2016 17:00

37 yıl önce katledilen Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Abdi İpekçi'nin kızı Nükhet İpekçi İzet, babasının kabri başında, MİT TIR'larına ait görüntüleri haberleştirdiği için casusluk suçlamasıyla tutuklanan Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar'ın mektubunu da okudu. Can Dündar, Nükhet İpekçi'ye hitaben yazdığı mektubunda "Öfkenin sahibi, türü, dozu değişiyor, kendisi sabit kalıyor. Kurbanın adı, yaşı, gazetesi değişiyor, akıbeti sabit kalıyor. Ama neyse ki umut da hep sabit değer; hiç azalmıyor; hatta çoğalıyor" dedi.

Nükhet İpekçi İzet, o konuşmada "Vatan severlik ile vatan sevmezlik ölçüsünün birimi, padişahlıktan  yeni cumhuriyete, demokrasiden ileri demokrasiye doğru, ne kadar ilerlersek ilerleyelim, bir türlü tam olarak saptanamıyor" görüşünü dile getirdi. Nükhet İpekçi İzet, sözlerini "Ama vatanlarına, halklarına, hatta bütün insanlığa olan sevgileri; aradan ne kadar yıl, ne kadar kuşak geçerse geçsin, Hasan Fehmi, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet’ten, bu günlere kadar, canından edilen, hapsedilen yazarların, gazetecilerin yazılarında, asla değişmeyecek, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek bir ölçü birimi olarak duruyor" şeklinde sürdürdü.

Nükhet İpekçi'nin dün babasının kabri başında yaptığı konuşma ve Can Dündar'ın kaleme aldığı mektup şöyle:

Bazen insanın içinden sadece bir “Ah” çıkabilir. Bazen tek bir şükür, teşekkür… Ama kapsamı çok büyüktür. İlk andan beri, o “ah”ı içinden, can evinden hissedenlere, ilk yıldan beri, hep burada olanlara, çok uzaklardan, o ah’ı kalbiyle, aklıyla içinden duyanlara, duyuranlara, ortak sorumluluk hissedenlere, bir toplu “AH” halinde birlik olanlara, bütün ortak ah’larımıza, her seferinde, “bir daha olmasın” çabalarına teşekkür.

Ama her seferinde, bir daha oluyor. Daha örgütlü, daha vahşi oluyor. Keşke biz de durdurmak adına, daha çok var olabilsek. Her tür öldürmede, her tür yok etmede, hiç tarafsız, hiç amasız, hiç mesafesiz, hep birlikte, daha çok var olabilsek. Olabilsek ama var olma adına, yok etmeye kalkışmasak.

Birbirimize saldırmadan, kumpaslar kurmadan, varsayımlar yaratmadan, hakaretler, iftiralar, tehditler savurmadan olabilsek. Bütün bu olanları değiştirmek için, birilerine, bir yerlere “karşı” olarak değil de sükûnetle, “birlikte” çare yolları arayarak var olsak. 

Var olanlar, her koşulda, ömür boyu, hatta sonsuza kadar varlar:

İlk yıllarda, devlete, hükümetlere, milletvekillerine, hukuk kurumlarına güvenimin kalmadığı, umutsuzluğa kapıldığım anlarda, Uğur Mumcu’nun varlığı, hepimiz için, en büyük desteğim, aydınlığım, umudum olurdu.  Ve şu anda da, onun kaybından sonra da, onun gibi bir kişinin aydınlığı, hepimize umut.

Can Dündar, tıpkı onun gibi, her yıl bu günde, hem gazetecice hem kardeşçe, yanı başımda olan çok güçlü bir varlık. “Vatan haini, komünist,  Siyonist, kapitalist, Yahudi kızıl bir böcek, tatlı su sosyalisti, Selanik dönmesi, sabetaist, aslen Ermeni, Mason, TÜSİAD uşağı, gizli tarikat üyesi, CİA casusu, Mossad casusu ”  olduğu algılarıyla, bazı tetikçi gazeteciler, bazı MİT görevlileri ve kim bilir daha kimler tarafından düşman olarak işaretlenen, yok edilmesi teşvik edilen ama kim bilir belki de, aslında, 12 Eylül’ün eşiğinde, silah kaçakçılığıyla ilgili bir dosyayı ya da Ecevit’ten duyduğu bir para-militer gücü araştırmayı, duyurmayı görev bildiği için, kendini bir anda, şu mezarın dibinde bulan babam gibi, yerin dibine gömülmek istenen, üstü sistemli biçimde, iyice örtülen dava dosyası; böyle diplerde kalmasın,  dağılıp ortadan kaybolmasın, gün yüzüne çıksın, hep birlikte asıl gerçekle yüzleşelim, bilelim görelim, bu tür saldırıları toplumsal bir yazgı olarak yaşamaktan kurtulalım diye sürekli çaba harcayan, başlıca gazetecilerden biri: Can Dündar.     

Vatan severlik ile vatan sevmezlik ölçüsünün birimi, padişahlıktan  yeni cumhuriyete, demokrasiden ileri demokrasiye doğru, ne kadar ilerlersek ilerleyelim, bir türlü tam olarak saptanamıyor. Sadece algı yönlendirmesine uğrayanlarca değil, yasalarca, savcılarca da bu birimsizlik nedeniyle, kuşaklar, birbiri ardına savrulup, kavrulup duruyorlar.

Ama vatanlarına, halklarına, hatta bütün insanlığa olan sevgileri; aradan ne kadar yıl, ne kadar kuşak geçerse geçsin, Hasan Fehmi, Sabahattin Ali, Nazım Hikmet’ten, bu günlere kadar, canından edilen, hapsedilen yazarların, gazetecilerin yazılarında, asla değişmeyecek, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek bir ölçü birimi olarak duruyor.

Bu yazının son bölümlerine gelmiştim. Gırtlağımıza kadar cinayete, katliama battığımız bu yılda, gazeteciliğe bu kadar çok kara çalınan bu yılda, bir eski zaman cinayeti için burada toplanışımız nedeniyle, biraz mahcubiyet hissettiğimi son bir ah’ la bildirmek üzereydim.

Bir kurguda görülse fazla aşırı rastlantı sayılacak, hiç inandırıcı bulunmayacak bir durumla karşılaştım:  Ortak dostumuz Günel Cantak geldi, Can Dündar’ın Silivri’den yolladığı mektubu verdi.

Kendisinden izin alma şansım yok ama bu mektubun bir bölümünü paylaşmayı görev biliyorum:  

Sevgili Nükhet,

24 Ocak’tan 1 Şubat’a mektup yazmak, hele de bunu Silivri’den yazmak, kısa bir basın tarihi cümlesi kurmak gibi…

Çileyi devralan ikinci kuşak olarak onlara layık olma gailesindeyiz.

Öfkenin sahibi, türü, dozu değişiyor, kendisi sabit kalıyor.

Kurbanın adı, yaşı, gazetesi değişiyor, akıbeti sabit kalıyor.

Ama neyse ki umut da hep sabit değer; hiç azalmıyor; hatta çoğalıyor.