Gündem

"Laiklik rakı hürriyetinden önce, yolsuzluğa dini alet etmeye karşı; bunu anlayana kadar laikçilerle anlaşmazlığımız sürecek"

Mümtaz'er Türköne: Cumhuriyeti kuran laikçi kadrolar, toplumu kontrol atına alabilmek için dini devlet tekeline aldılar

04 Mayıs 2016 15:47

Yarına Bakış gazetesi yazarı Mümtaz'er Türköne, TBMM Başkanı İsmail Kahraman'ın, "Yeni anayasada laiklik olmamalıdır" sözleriyle başlayan tartışmalarla ilgili olarak, "Laiklikle ilgili esaslı bir sorunumuz var ancak bu sorun maalesef iktidar çevrelerinden önce laikler arasında sürüyor. Bu sorunun kaynağında ise laikliğin korunmaya muhtaç bir ‘bive-i bakire’ gibi görünmesi ve laik çevrelerin hemen namus bekçiliğine soyunması. İsmail Kahraman’a cevap olarak bu memlekette ‘laiklik kadındır’ diye yazılar yazıldığına ve gündeme giren Kuttü’l Ammare zaferi üzerinden ‘laik rakı’ muhabbetine çıkartılabildiğine göre sorun laikliğin derin dehlizlerine girerek çözülemez" dedi.

Mümtaz'er Türköne'nin, "Laiklik kimin malı" başlığıyla yayımlanan (4 Mayıs 2016) yazısı şöyle: 

Netice laik çevrelerin zannettiği gibi çıkmadı. İsmail Kahraman’ın ‘laiklik tanımı olmayan’, üstelik ‘dindar anayasa’ talebinin bir danışıklı dövüş olmadığı, iktidar çevrelerinin ortalığı sakinleştirmek için gösterdiği olağanüstü çabadan anlaşıldı. Laik çevrelerin kabaran ayranı, sorunun beri tarafta olduğu gibi devam ettiğini gösterdi. Laiklikle ilgili esaslı bir sorunumuz var ancak bu sorun maalesef iktidar çevrelerinden önce laikler arasında sürüyor. Bu sorunun kaynağında ise laikliğin korunmaya muhtaç bir ‘bive-i bakire’ gibi görünmesi ve laik çevrelerin hemen namus bekçiliğine soyunması. İsmail Kahraman’a cevap olarak bu memlekette ‘laiklik kadındır’ diye yazılar yazıldığına ve gündeme giren Kuttü’l Ammare zaferi üzerinden ‘laik rakı’ muhabbetine çıkartılabildiğine göre sorun laikliğin derin dehlizlerine girerek çözülemez.

Kırmızı halı üzerinde yüksek topuklu ayakkabılarla salına salına yürüyen bir film yıldızı geliyor, laiklik deyince laikliğe sahip çıkanların aklına. Halbuki laiklik, bizim üzerinde kirli ayakkabılarımızla yürüdüğümüz bir halı. Vahşi, kan içici yaratıkların etrafa zarar vermesini engelleyen tasma veya demirden bir kafes. Siyasetçiyi en kuytuya yerleştirdiğimiz kutsallarımızdan uzak tutacak bir kızılcık sopası. “Yarinle hoş musun?” sorusuna Nesimî’nin cevabı gibi “Hoş olayım, olmayayım; yar benimdir kime ne?” diyebilme cesareti. Sağlıklı dokuların arasına yerleşmiş habis kütleleri itina ile kesip çıkartacak bir neşter. Bütün kirli, paslı artıklarımızı boca edeceğimiz bir kanalizasyon borusu. Kutsal bir varlık, layüsel bir yaratık değil, sadece toplumda barışı ve uzlaşmayı sağlama aracı.

Erdoğan’ın “Laikliği, lâdinilik, din karşıtlığı gibi sunar ya da uygularsanız, elbette itirazlarla karşılaşırsınız.” lafına bile ‘laiklik kokusu sinmiş’ bir karşılık gelmedi. Lâdinilik, ‘din karşıtlığı’ mı? ‘Alelade’yi, ‘sıradan’ı, ‘kutsal olmayan’ı, yani ‘profane’ı ‘din karşıtlığı’ olarak kabul ederseniz laikliğe de ihtiyacınız kalmaz.

Türkiye laiklik adına eşsiz, bu arada çok pahalı bir tecrübe yaşadı. İslâmi referanslara dayanan, İslâma dayalı siyasî düzen arayışını dile getiren bir iktidardan öncülleriyle uyumlu teokratik bir düzen yerine basbayağı bir otokrasi, ilkel bir faşizm çıktı. Tarihteki benzer müstebid yönetimlerinden tek farkı, modernlik içinde kitle iletişim araçları ile üretilen kişi fetişizmine dayanıyor olması bu ilkel faşizmin.

Laiklik bir din ve diyanet meselesi değil, bir siyaset meselesi. İnancınız ne olursa olsun, hangi dinî yorumu benimserseniz benimseyin makbul olmak için iktidara bağlılık bildirmeniz yegane ön şart. Aleviler ile Gülen Hareketi veya Süleyman Hilmi Tunahan takipçileri ve yahut iktidara mesafeli duran Sünnî tarikatler arasında zerre kadar fark yok.

Cumhuriyeti kuran laikçi kadrolar, toplumu kontrol atına alabilmek için dini devlet tekeline aldılar. Şimdi iktidardakiler yönettikleri devletin tekelindeki dini, iktidarlarını sürdürmek ve otokrasiye evrilmek için elverişli bir araç olarak kullanıyorlar. Araçları Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na göre açılan İmam Hatipler ve İlahiyat mektepleri; medreseler veya tekkeler değil. Laikliğin sırtı, devlete verilen  din-diyanet tekeli ile yere yapışıyor.

Anayasada istediği kadar laiklik yer alsın, İslâm lafzı dışarıda tutulsun ne değişiyor? Polonya ve İrlanda anayasası Hristiyanlığa, hatta bir mezhebe saygı ve bağlılık sunarak başlıyor. Laikliğe ne etkisi oluyor? Ruh çağırma ritüelleri ile laikliğin sadece lafzının peşine düşenlerin şu yaşadığımız pahalı tecrübeden ders çıkartmaları çok zor.

Tersinden, siyaset çevrelerinin dindarlığı nasıl kullandığını çözmeniz lâzım. Din için bağış veya komisyon istemek, yolsuzluk ve hırsızlık için karanlık bir piyasa oluşturuyor. Dindarlık milletin malına tecavüz edeni de arındırıp paklıyor. Adamı tam tecavüz anında enseliyorsunuz, zıvanadan çıkmış vaziyette dönüp size saldırıyor. Sonra da ‘hayır işleri’ maskesi arkasına saklanıyor.

Laikliğin rakı içebilme hürriyetinden önce, yolsuzluğa ve hırsızlığa dini alet etmeyi engelleyen bir prensip olduğunu anlayana kadar laikçilerle anlaşmazlığımız sürecek. Laiklik kimsenin malı değil.