Söyleşi

Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk 27 Mayıs tanıklığını anlattı: Kapıda nöbetçiydim; bütün bakanları ve vekilleri dövdüler!

Eski Yargıtay 1. Başkanı ve Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk, 27 Mayıs 1960 darbesinde tanık olduğu olayları, yaşadıklarını ve değerlendirmelerini ilk kez anlattı

30 Haziran 2021 23:30
Gökçer Tahincioğlu

Eski Yargıtay 1. Başkanı ve Bilkent Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Sami Selçuk, Yargıtay Başkanlığı ve üyeliği yaptığı yıllarda hem imza attığı kararlar hem de çeşitli yayınlarda çıkan yazılarıyla, hukuki birçok konuda toplumu aydınlattı. Kaleme aldığı karşı oylar, hukuk camiasında derin ve etkili tartışmalar yarattı. Selçuk, yayımlanan kitaplarında ve yazılarında da güncel olaylara hukuk perspektifinden yaklaştı ve önemli bakış açılarının gelişmesine önemli katkılarda bulundu.

Selçuk, bütün bu yönleriyle kamuoyunun yakından tanıdığı aydınlardan biri. Emekliye ayrılmasının ardından Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde ders vermeye başlayan Selçuk, bir yandan akademideki çalışmalarını, bir yandan da önemli hukuki konularda görüşlerini aktarmayı sürdürüyor.

Uzun yıllardır sadece hukuki değerlendirmeleriyle kamuoyu önünde bulunan Selçuk'un 27 Mayıs 1960 darbesi sırasında, genç bir yedek subay öğrencisiyken yaşadıkları bugüne kadar hiç yazılmadı. Selçuk, ne yazılarında, ne kendisiyle yapılan söyleşilerde o dönem yaşadıklarını anlattı. Tam ortasında kaldığı tarihi olayları Sami Selçuk'un tanıklığında tarihe kazandırmak için kendisine başvurduk.

Selçuk, 27 Mayıs 1960 darbesi sırasında yaşadıklarını, olayların kendisinde bıraktığı etkileri, yaşananların bakış açısını nasıl geliştirdiğini ilk kez T24'e anlattı. 1960'da, 'ihtilal' olarak nitelenen darbe, Selçuk'a göre de bir 'ihtilal' değildi. 27 Mayıs'ı, "Hukuk terimleriyle iktidarda bulunan bir partiye ve onun hükümetine yönelik düpedüz bir darbe" olarak nitelendiren Selçuk, o gün yaşadıklarını şöyle aktardı:

"Beşinci bölük ayağa kalk, ihtilal oldu"

"27 Mayıs'ta Ankara Yedek Subay Okulu öğrencisiydim. Bize bir gün önce, 'Asteğmen olarak kıtalara gideceksiniz' denildi. Sanırım 110 kişilik bir koğuşta kalıyorduk. Kara Kuvvetleri Komutanlığı 5. Bölük… Sabaha karşı 3 ya da 4 sıralarında mantar tabancasından çıkan sesler gibi bir şeyler duydum. Fakülteden sınıf ve çok yakın arkadaşım merhum Sait Rezaki'yi -ki onu Yargıtay'da bir dairenin başkanı iken yitirdik-  uyandırdım. Pencere kenarına geçip dinledik. Ama bir şey anlamadık. Gidip uyuduk. Bir iki saat sonra koğuşun kapısında üsteğmen ya da yüzbaşı rütbesinde bir subay belirdi: "Beşinci bölük ayağa kalk, ihtilal oldu. Aşağıya inin, tüfeklerinizi geriye verecekler. On tane de kurşun. Buradan doğru Harp Okulu'na gideceksiniz!" dedi.

Gerçekten bir gün önce tüfeklerimizi yağlayıp teslim etmiştik.

Tüfekleri ve kurşunlarımızı yeniden aldık, başımızda komut veren biri  olmaksızın dağınık ve başıboş olarak Harp Okulu'na doğru yürüdük."

"Getirilen herkes dayak yedi"

"Harp Okulu'na geldiğimizde bir binbaşı bana, "Gel bakalım, şu kapının önünde nöbet tut!" dedi. Harp Okulu'nun kapısında nöbet tutmaya başladım. Harp Okulu öğrencileri, bakanları, milletvekillerini birer birer arabalarla getiriyorlardı. Aynı hükümette uzun süre bakanlık yaptıkları için hemen hepsini tanıyordum bakanların. Kısaca bakanların, milletvekillerinin çok ürkek ve korku içinde getirildikleri arabalardan indirilip içeriye alınışlarına tanık oldum.

Çoğu, inmeye hazırlanırken üzerlerine yürüyenleri görünce arabanın içine kaçıyordu. Çünkü sille tokat saldıranlar vardı. Kapının yanındakiler, bekleyenler, yüzbaşı, binbaşı, albay rütbesindeydiler. Bunlar, her gelene karşı sille tokat, kimileyin de tekme atarak şiddet kullanıyordu. Bütün milletvekillerinin, bakanların ayrım gözetilmeden orada dayak yediklerine tanık oldum.

Zaman zaman da bana bunu önlememi buyuran subaylar oluyordu. Ama biliyorlardı ki, bunun için bir yedek subay öğrencisinin gücü yetersizdi. Bu bana dostlar alışverişte görsünler gibilerinden geliyordu."

"Fatin Rüştü Zorlu dimdik durdu ve içeriye girdi"

"Yığın psikolojisi içinde tam bir bilinçsizlik, kargaşa ve taklit egemendi. Dönemin Milli Savunma Bakanı Şemi Ergin de getirildiğinde bu dayaklardan o da payına aldı. Ancak subaylardan birisi uyardı, "Bu bakan bize çok yardımcı oldu" deyince özür dileyip içeriye aldılar. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, saldırılara hiç aldırmaksızın arabadan dimdik indi. İriyarı, yakışıklı bir bakandı. Dövüleceğini bilmesine karşın kendisini korumaya gerek duymaksızın içeriye girerken bir subay, vücudunun çok duyarlı bir yerine tekme attı. Acısı yüzüne vurdu. Ama birden bire kendisini toparladı, yeniden doğrulup dimdik ayağa kalktı ve "Nereye?" diye sordu. Hiç kimseye bakmaksızın ve eğilmeksizin içeri girdi."

"Askeri yargıç çok dayak yedi"

"Dikkatimi çekenlerden birisi de Kayseri'de görev yapmış yargıç generallerden bir subaydı. Merhum İnönü ile ilgili bir yargı işlemi yapmıştı. Çok dayak yedi. Hatta ilk kez general rütbeli bir subay dışarı çıkıp ve "Bizi çok utandırdın, ahlaksız!" diyerek onu tokatladı. Ömrümde hiçbir insanı öylesine sapsarı görmemiştim. Bunu hiç unutamadım."

"Menderes'i linç edebilirlerdi"

"Bir ara askerler birine doğru yöneldiler. Bir general, "Şiddet kullanmayın, gelenlere iyi davranın, biz üç ay sonra seçime gideceğiz" gibilerden bir şeyler söyledi. O general, daha sonra öğrendim ki, Cemal Madanoğlu'ydu. Daha sonraki yaşananlar, darbeciler arasında bu gibi konularda hiçbir uyumun olmadığını ortaya koymuştur.  

Bu arada hemen herkes Merhum Menderes'i bekliyordu ve kanımca onu linç etmeye hazırlananlar vardı. Birden bire kalabalık, başka kapılardan birine yöneldi. Tam da o anda Menderes'in içeriye alındığını öğrendik. Linç edilmesin kaygısıyla hangi kapıdan gireceği gizlenmişti. İyi ki, gizlenmişti, benim nöbetçi olduğum kapıdan girseydi, ne olacağı belli olmazdı. Anladığım kadarıyla linç edilebilirdi.

Bir ara içeriye girdim, gözaltına alınanlardan kimilerini gördüm. Menderes'in bulunduğu odanın kapısı da açıktı ve kendisini yandan gördüm. Ayrı bir yerde de polislerin tutuklandığını söylüyorlardı, onları niye içeri aldıklarını sonradan anlayacaktım. Onlar, ordunun dışında ve hükümetin adamı olarak görüldükleri için içerdeydiler.

Nitekim yıllar sonra Merhum Bayar, 12 Eylül sonrası unutamadığı bir anısını sorduğunda Sayın Ali Naili Erdem'e şunları söylemiştir: 'Harp Okulu'ndan içeri girerken yediğim tekmelerin ve işittiğim küfürlerin acısını hiç unutmadım.'"

"Esir almaya gidiyormuşuz gibi…"

"Daha sonrası bizlere rastgele görevler verildi. Şuradan yürüyün, burada durun, dediler. Akşamları da hepimizi kimi yerlere götürüyorlardı. Genellikle polis karakollarıydı, bunlar. Bunlardan birini hiç unutmuyorum. Polis karakolunun bulunduğu yerde yıkıntı içerisinde duvarları olan bir bahçe vardı. Karşımızda çarpışacağımız bir düşman varmışçasına, onları esir almaya gidiyormuşuz gibi, önce oraya gizlendik. Başımızdaki binbaşı 'Bir keşif yapalım' dedi. Birisini görevlendirdi. Daha sonra binbaşı, elinde tabancası ile karakola doğru gitti. Sonra 'Gelin çocuklar, şöyle oturun' dediler. Rahatladık ve çimenlere oturduk.

Bunların hepsi darbenin gülünçlüklerini ortaya koyan örneklerdir."

"Darbenin görünen yüzü de son derece çirkindi"

"Bir darbenin çirkinliğini, ilk kez yaşıyordum. Hukuk fakültesindeki öğrenciler, genellikle iktidarların karşısındadırlar. Çünkü 1954 seçimlerinden sonra Menderes, tutulamaz hale gelmişti. 1957 seçimlerinden de ders almamıştı. Yargı bağımsızlığı sıfıra inmişti. Kırşehir'in ilçe yapılmasıyla da halkın iradesi hiçe inmişti. Yargılama erkinin yetkisi bile Meclis'te bir komisyona verilmişti. Bunlar elbette ağır anayasal ihlallerdi, yanlışlardı. Ancak sorunlar darbeyle çözülmüyor, daha da çirkinleşiyordu.

Özetle ömrüm boyunca 27 Mayıs darbesinin ve travmasının bana armağan ettiği şu iki derse uymaya çalıştım:

Birinci ders şudur: Ahlak açısından kurnazlık ve ikiyüzlülükten kaçın!

Bu ders, bizim ahlak anlayışımızın sonucu olarak, benim yürüyüşümde kimi olumsuzluklar yaşamama yol açmıştır. Ancak yakınlarım bilir ki, bu ilkemden hiç ödün vermedim ve Kant'ı sürekli izledim. Bildiğiniz gibi Kant'ın ünlü kesin buyruğuna göre ahlakın yasa yapıcısı akıldır. Yeter ki, o akıl tam anlamıyla özgür olsun. İkiyüzlüler ise, kendi bencil çıkarlarını kölesidirler, özgür değildirler. Bu yüzden de ahlaktan yoksundurlar.    

İkinci ders de şudur: Hiç kimseyi asla taklit etme, kendi aklını kullan!

Bu ders ise, beni kimi başarılara taşımıştır.

Birinci ders kapsamında önemle belirteyim ki, o dönemde İstanbul basını çok yazık ki kötü bir sınav vermiştir. İktidar sahiplerinin -ki, onlara 'düşükler' diyorlardı- bazı öğrencileri kıyma yaptıklarına ilişkin haberler çıktı, basında.

Buna inanmak olanaklı mı? Elbette değil. Ve ben o gün, elimde tüfeğim Atatürk Bulvarı'ndan Ulus'a doğru yürüyordum. Geçen arabaları, taksileri gözetliyoruz. Arabaların arka kapakları açık olacakmış. Neden korkuyorlardı bilemem. Ankara Radyosu'nun önünden geçerken hukuk fakültelerindeki DP'yi destekleyen hocalardan biriyle karşılaştım. Bana "Yahu Sami, bunlar neler yapmışlar, böyle?" deyince ben hocama yaşanan hava içinde bu tür haberlere inanmakta zorlandığımı söyledim. Hocam, hiç unutmuyorum, yüzümü okşadı ve 'Allah memleketine bağışlasın' dedi ve başka bir şey söylemeden yürüyüp gitti."

"Hükümet yanlısı subaylar kahraman kesilmişti"

"Bölüğüme döndüm ki, ne göreyim? Darbe öncesi hükümet yanlısı olup ya da öyle görünüp de gençlik olayları sırasında bizlere hakaret eden subayların hepsi, sanki darbeyi kendileri yapmış gibi kahraman kesilmişlerdi. Bu ikiyüzlülük anlayışı insanı çileden çıkaracak boyutlardaydı. Dün yaşananlarla bugünün yaşananları birbirini çürütüyordu. Aslında çürüyen insandı. Bu iğrençti. Dedim ya, bu darbenin bana yaptığı tek iyilik ömrüm boyunca ikiyüzlülükten kaçınmak oldu. İkiyüzlüleri de hiç bağışlamadım. Bunun üzerinde hep durmuşumdur. Bu birinci dersle ilgili olarak ayraç içinde şunları da söylemek zorundayım.

Benim ülkemde kurnazlık, becerikli ve zeki olmanın ölçüsüdür. Oysa bunlar, sadece kendi çıkarını düşünen insanların başvurduğu yöntemlerdir. Düpedüz ahlaksızlıktır. Bu yüzden Batı ahlakında kurnazlık, ikiyüzlülük ahlaksızlık sayılır. Pusu yasaktır. O nedenle pusu kurarak insan öldürme bütün Batı ceza yasalarında iğrenç, buna başvuranlar da şerefsiz, aşağılık insanlar saydıklarından en ağır cezalarla cezalandırılmışlardır. Bu suç bizde de vardır. Ancak eski ve yeni ceza yasalarında bunlar yanlış çeviriyle 'canavarca hisle insan öldürme' olarak adlandırılmıştır. Oysa bu kavramın temelinde 'Brutus' vardır ve aslı 'Brutus biçiminde, yani pusu kurarak ya da arkadan vurarak öldürme'dir. Batı ahlakı diyor ki, 'öldüreceksen bunu yüz yüze yapmalısın, pusu kurarak değil!'"

Ahlaka dayanan bu mertçe dövüşün adı da düellodur.

Bu darbe dolayısıyla aldığım ikinci dersin getirileri de şunlar oldu:  Herkes, benzer davranışlar sergiliyor, benzer sözler söylüyordu. Başkalık bütünüyle ortadan kalkmıştı. Bunun adı 'taklit'ti. Ömrüm boyunca, yukarıda belirttiğim gibi, hiç kimseyi taklit etmemeye çalıştım. Elbette büyüklerimin davranışlarını, düşüncelerini, sözlerini, üsluplarını değerlendirdim. Ama asla taklit etmedim.

Yukarıda dedim. Birinci ders, zaman zaman başarı yolumdan beni alıkoydu. Bu ikincisi ise bu yolumun doğru olduğunu gösterdi bana.

Mesleğimin her adımında benden öncekilerin yaptıklarını, yazdıkların değerlendirdim. Yazdığım her kararı, kararın üslubunu bile bilimin ışığında kendim kotardım.

Ülkenin insanları olarak darbelerden çıkarmamız gereken üçüncü ders de şudur: Darbe dönemleri, hiçbir zaman olağan insan çıkarmıyor. Yani ülkenin tepesinde gelen insanlar önemli bir kahramanlık yapmış gibi kendisinden aşağıda olan insanları sürekli eziyorlar. Sonraki darbelerde de böyle olmuştur."

"Darbeyi her yapan diktatör olmaya mahkûmdur"

"Ben 12 Mart'ı da Gelibolu'da Orduevi'nde yemek sırasında gözlemleyip yaşadım. Her darbenin büyük yaralar açtığı ortadadır. Darbe hiçbir zaman çare değildir. Bir diktatörü ortadan kaldırırsınız, ama darbeyi yapan da mutlaka diktatör olacaktır, olmaya mahkûmdur.

12 Mart darbesinden sonraki günlerde basında yazılarım çıkıyordu. Yirminci yüzyılda 'Yeni Toplumsal Savunma Okulu'nun görüşlerini dile getiren ünlü hukukçu Marc Ancel'den ölüm cezasıyla ilgili yazılarını iletmesini istedim. Hemen gönderdi. Özellikle Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının cezalarının yerine getirilmesi söz konusuydu. Milliyet gazetesine iki yazı yazdım ve bu ilkel cezanın kaldırılmasını savundum. Yazılardan biri hemen yayımlandı. Ertesi günü merhum İsmail Cem, bu cezaya karşı benim görüşlerimi de değerlendirerek bir yazı yazdı. İkinci yazı yayımlanmayınca 'Düşünenlerin Düşüncesi' sütununu yöneten Ali Gevgili'yi aradım. Sıkıyönetim komutanı, ikinci yazı yayımlanırsa gazeteyi kapatacağını söylemiş.

Bu arada ölüm cezasına karşı bir yazıyı çevirip Adalet Bakanlığı'nın çıkardığı ve cezaevinde basılan Adalet Dergisi'ne yollamıştım. Uzun süre bekledim. Yayımlanmadı. Sonradan öğrendim ki, aslında yayımlanmış. Ama Merhum Erim'in Adalet Bakanı -ki İnsan Hakları Avrupa Mahkemesinde de yargıçlık yapan biriydi- bunu görünce kıyameti koparmış. Bunun üzerin hiç dağıtılmadan dört bin tane dergi Seka'ya gönderilip hamur yapılmış. Utanç verici. Daha sonra o çeviri, Ankara baro dergisinin birinde yayımlandı.     

12 Eylül'de de Cumhuriyet Gazetesi'ne yazılar gönderiyordum. Darbenin başındaki Evren Paşayı eleştiriyordum. Özellikle kitlelere hitap ederken dini kullanmasına karşı çıkıyor ve Aristides kompleksi (bezginlik karmaşası) yaratacağını vb. belirterek Atatürk'ü çok yıprattığını söylüyordum. Biliyorsunuz, Aristides, eski Yunanistan'da bir komutandır. Dürüstlüğü ile ünlüdür. Atina'yı adaletle yönetmiştir ve her yapılan seçimde de yargı organına da yargıç olarak seçilmiştir. Bir gün yine yargıç seçimi nedeniyle sandığın başına gelir. Yazıp okuma bilmeyen bir kadıncağız, kendisi için de bir adayın adının yazmasını ister. Aristides, kimi istediğini sorunca kadın, 'Aristides olmasın da kim olursa olsun' der. Aristides, şaşırır ve 'Aristides, sana sana ne yaptı, ne zararını gördün?' diye sorunca, kadın, 'Hiçbir zararını görmedim. Ama yıllardır ben onun adını duymaktan bıktım!' der. Bunun adı toplum psikolojisinde bezginlik karmaşasıdır. Evren de o saçma sapan konuşmalarıyla Atatürk'ü topluma sevdireceğini sanmış, ancak yarattığı bezginlik karmaşışıyla toplumu ondan uzaklaştırmıştır.

Öyle ki, kendi ilime gittiğim bir gün tanıdıklarımdan biri, 'Bunlar, ne zaman Atatürk'ü peygamber ilan edecekler?' diye sordu bana.

Bu soru beni uyandırmıştır. Döner dönmez bu karmaşadan söz ederek Evren'i ağır biçimde eleştirdim.

Bir sürü makale yazdım bu biçimde. Bir gün Cumhuriyet'ten Merhum Sami Karaören Bey, beni aradı ve yazdığım bir yazının başıma dert açabileceğini söyleyerek ya yayımlanmaması ya da en azından takma adla yayımlanması gerektiğini belirtti. İşte yaşamımda yaptığım ayrıksı bir ikiyüzlülüktür bu. O yazı çıktı. Yargıtay üyesiyim o sırada. Ertesi gün geldiğimde, bir üye arkadaşım kesmiş o yazıyı ve masamın üzerine koymuş, yazanın üzerine de şunlar yazmıştı: "Yazı dediğin böyle olur".

Evet. Ben bunları yaşadım. İki yüzlülükten hep nefret ettim.

Ülkemizde ahlak felsefesinin eksiğinin çileleri çekilmektedir. Dikkat ediniz. Türkçemizde 'şeref' kavramı yoktur. Şeref, Arapçadır. Karşılık bulmak istedik. Onur dedik, o da Latince kökenli. Bu son derece önemli bir eksikliktir. Ben buna 'özsaygı' denmesini önermekteyim."

"Etik kavramı gözden geçirilmeli"

"Türkiye, benim kanaatimce ahlak ahlayışını gözden geçirmeli. 27 Mayıs'ın bana verdiği en kalıcı ders budur.

Darbeciler her dönemde şiddet kullanmışlardır. Kahraman sanmışlardır kendilerini. Ve kendileri eleştirildiklerinde bu kez kendilerini savunma çabasına girişmişlerdir. Darbelerden sadece siyasi açıdan değil, ahlak açısından ders alınması gerektiğini düşünüyorum. Bunları tarihe mal etmek için anlatıyorum, size. Önemli bir gazetenin yazarı, bunları tarihe mal etmemi salık vermişti. Bildiklerim bunlar.

Kimilerine göre, Türkiye darbelerden gereken dersini almış, bu defter kapanmıştır. Ben de bu kanıdayım. Ama darbeleri değerlendirirken uçlara savrularak düşünce özgürlüğünü de çiğnememek gerekir.

Dikkat ediniz. Olağanüstü ve darbe sonrası dönemlerdeki duyarlılık ölçülü olmalı ve uç düşüncelere savruluşlardan kaçınılmalı. Yargının önüne gelen konularda, mahkemeler karar verinceye değin herkes susmalı. Evet, yeni Dreyfus'ler, Rosenberg'ler yaratmak istemiyorsak, yargılama bitmeden herkes, özellikle de sözlü ve yazılı basın susmalıdır.

Darbeciler de, merhum Demirel'in şu sözlerini hiç unutmamalı: '12 Eylül'den sonra kimse öldürülmedi, neden önce öldürüldü? Ben onlara istenilen her şeyi vermeye hazır olduğumu söyledim. Darbe öncesi sıkıyönetim vardı. Gereğini neden yapmadılar da darbeyi beklediler? Darbeden önce sıkıyönetimde insanlar ölürlerken darbe sonrası neden ölümler bıçak gibi kesildi?'

Bu sorunun yanıtı hiç verilmemiş, 27 Mayıs ise, sonraki darbelere çok kötü bir örnek oluşmuştur. Darbeler dönemlerinde de Türkiye hep geriye gitmiştir. Hukuk, ahlak ve ekonomi çökmüştür.

Ben, kendi adıma ülkemden ve insanımdan umudumu kesmiyorum. Tagore, 'Her çocuğun dünyaya gelişi, Tanrı'nın insandan umudunu kesmediğinin göstergesidir' demişti. Ben de kesmiyorum. Bunun en sağlıklı iki yolu vardır: Birincisi inanç özgürlüğü, ikincisi de düşünce özgürlüğünü bütün boyutlarıyla sağlamak ve sağlamlaştırmak. Bu bilinci yönetenlere ve yerleştirmek. Dikkat ediniz. Anayasa'daki öbür haklar ve özgürlükler bunların meyveleridir. Türkiye, eski Türk Ceza Yasası'ndaki 141, 142 ve 163'üncü maddeleri demokrasiye geçtikten yaklaşık yarım yüzyıl sonra kaldırmıştır. Bugün de bu özgürlüklere ilişkin bilinç yönetenler ve hukukçular dâhil herkeste eksiktir. Asıl olan dini insanın dokunulamaz inanç alanında tutmak; bilimi ve aklı iktidar yapmaktır. Her şeyi özgür beyinle, özgür akılla, özgür bilimle ele almak ve özgürce tartışmaktır. Türkçenin en anlamlı sözcüklerinden biridir 'tartışma'. Benim düşüncelerimi sizler tartacaksınız, sizinkileri de ben tartacağım. Bunu adıdır tartışmak. Tartışma sövüşmeye dönüştüğü anda ne akıl ne bilim ne de şeref kalır ortada. Ben bir hukukçuyum. Cahit Sıtkı 'Her mihnet kabulüm / Yeter ki, gün eksilmesin penceremden' demişti. Ben de 'Her mihnet kabulüm / Yeter ki, hukuk eksilmesin ülkemden' diyorum. O hukukun dedikleri ise bellidir: İnsan Tanrı'ya özenmemeli. Sınırını bilmeli. O sınır bilimdir, dolayısıyla hukuktur. Bu yüzden 'Fikri (aklı) hür, irfanı (bilimi) hür, vicdanı (ahlakı) hür' kuşakları yetiştirebilmek için Tevfik Fikret'in bu sözlerini bayrak yapıp sık sık vurgulayan Atatürk, Başbakan olarak atadığı İnönü'ye yazdığı mektubunda 'insanı yetiştirmek ve namus cephesini güçlendirmek'ten söz etmiştir. Bu hedefe bakın, bir de ülkemizin geldiği noktaya bakın. Bu mektuptan hemen hemen yüzyıl sonra Türkiye, laik ve demokratik bir ülke olmaktan çıkmış; aklın ve bilimin yerini din, inanç almış, yoksullar, aşiretler ve tarikatlar ülkesi olmuştur. Hukuku ve M. Gandhi'nin deyişiyle 'Tanrı'nın adlarından biri olan adaleti' bir yana bıraktığı, beyin, düşünme, düşünce özgürlüğü ortamı kalktığı için düşünce yerine safsata salgılayanların egemen olduğu, bu yüzden de büyük ölçekte orta boy insanların yönettiği bir ülke olmuştur. Böyle bir ülke AB'ye girebilir mi? 'Hukuk da, devlet de, kısaca her şey, insan içindir" anlayışı, yerini günümüzde 'her şey maddedir, aldatmacalara dayanan politikadır' anlayışına bırakmıştır. Aklı, bilimi, özellikle de iki özgürlüğü, düşünce ve inanç özgürlüklerini egemen kılmadıkça, doksan beşlik delikanlı Sayın Ali Naili Erdem Ustanın dediği gibi 'Türkiye halı gibi ayaklarımızın altından kayıp gidecektir.' Bu erdemli söze kızıp öfkelenmeden herkesi dürüstçe düşünmeye çağırıyorum. Bu ülke, herkesi asıp kesen padişahlarına 'Fındık kadar can, yüksük kadar kan için doğrumdan vazgeçmem' diyen, özgür, şerefli ve ahlaklı sadrazamlar yetiştirmiştir. Evet, herkesi, iktidarda, muhalefette, kısaca nerede olursa olsun, herkesi, özellikle de inanan ya da inanmayan bütün aydınları, bilim insanlarını, sağlıklı bir tartışma ortamı yaratmaya, sövüşmeden birbirimize yardımcı olarak tartışmaya, birlikte doğruları bulmaya çağırıyorum."