T24 - WikiLeaks'teki Türkiye konulu belgeleri yayımlayan Taraf gazetesinde, ABD’nin Ankara’daki Maslahatgüzârı Nancy McEldowney, 16 Ağustos 2007’de “Gül’ün Adaylığı, Boyun Eğiş ve Destekle Karşılandı” başlıklı “KİŞİYE ÖZEL” kriptoyu yayımladı. ABD'li diplomatlar, 2007'deki cumhurbaşkanlığı krizi için "Ordu ve CHP'nin demokrasiye saldırısı" yorumunu yaparken, devam eden süreçte Abdullah Gül'ü destedikleri ortaya çıktı.
Taraf gazetesinde "Derin devleti Gül bitirebilir" başlığıyla yayımlanan (11 Nisan 2011) birebir WikiLeaks tercümesi şöyle:
Derin devleti Gül bitirebilir
2007’deki cumhurbaşkanlığı krizi için “Ordu ve CHP’nin demokrasiye saldırısı” diyen ABD’li diplomatlar gün gün izledikleri süreçte açıkça Gül’ü desteklemiş
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çankaya Köşkü’ne çıkmasının çok öncesinden, 2002’den itibaren, Başbakan ve Dışişleri Bakanı olarak görev yaptığı dönemlerde de Amerikan yazışmalarına sıkça konu olan bir lider. Gül hakkındaki eski ve yeni yazışmaların en dikkat çekici yönü ise, metinlerin, Gül’ün ikili temaslarda söyledikleriyle ya da uluslararası sahnede üstlendiği rolle sınırlı kalmaması. ABD kriptoları, Washington’ı Türkiye’de temsil eden diplomatların, Gül’e olan ilgisinin dün olduğu gibi bugün de, özünde “siyasi” bir ilgi olduğunu gösteriyor. ABD, Cumhurbaşkanı’na “sembolik bir makamdaki sembolik bir lider” olarak değil, Türkiye’de yaşanan köklü değişim sürecinin en önemli aktörlerinden biri olarak bakıyor. Gül’le ilgili 2002-2007 döneminde yazılmış Amerikan kriptolarından yaptığımız bir derlemeyi dün Taraf ’ta sunmuştuk. Bugün “Gül kriptoları”na kaldığımız yerden devam ediyoruz. Anayasa Mahkemesi’nin 1 Mayıs 2007’de, Türk hukuk tarihinin en kara sayfalarından birini yazan “367” kararını açıklaması sonrasında, cumhurbaşkanlığına adaylığını geri çeken Gül, AKP’nin 22 Temmuz 2007 seçim zaferi ardından, yeniden ve çok daha emin adımlarla Köşk yoluna çıkmıştı. O yolu dikkatle gözleyenler arasında ABD’li diplomatlar da vardı. Bakın neler yazdılar...
Ordunun gayretleri hezimete uğradı
ABD’nin Ankara’daki Maslahatgüzârı Nancy McEldowney, 16 Ağustos 2007’de “Gül’ün Adaylığı, Boyun Eğiş ve Destekle Karşılandı” başlıklı “KİŞİYE ÖZEL” telgrafında, Gül’ün Çankaya yolunda ilerlemesinin yarattığı atmosferi, Türkiye’nin siyasi yelpazesinin bütününe bakarak değerlendirmiş. Telgrafın “Özet ve Yorum” başlıklı giriş bölümü şöyle:
Çoğu Türk, Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı adaylığını ya coşkuyla ya da gelişmeye boyun eğerek karşıladılar. Askeriye, Gül’ün cumhurbaşkanlığını engelleme gayretlerinin hezimete uğramasıyla aldığı darbeyi sessizce özümsemeye çalışıyor. Sol partiler dağılmış bir halde, diğer muhalefet liderleri ise arada saygılı bir mesafe bırakıyor. Gül’ün adaylığını açıklamasından sonra piyasalarda keskin bir düşüş yaşansa da, iş dünyası, en azından kamuoyuna yönelik açıklamalarında genel olarak (Gül’e) destek veriyor. Genel destek eğilimi süreceğe benziyor ama dikkatle izlenen bir eşik de var; bu, Gül’ün (ve Erdoğan’ın) bütün Türklerin temsilcisi olma sözlerine bağlı kalıp kalmayacağı ve Türkiye’nin laik cumhuriyetinin temel ilkelerini koruyup korumayacağıdır. Şüpheler devam ediyor ama Gül’ün popülaritesi ve AKP’nin seçim zaferi önemli birer kuvvet. Gül dikkatle izlenecektir; birçok kişi her bir hatalı adımını istismar etmeye hazır olacaktır. Eğer Erdoğan’dan bağımsız ve Türkiye’nin demokrasisini bütün Türkler için güçlendirmeye kararlı olduğunu gösterebilirse, şüphecileri haksız çıkaracaktır.
TSK, Gül laikliğin altını oyacak sanıyor
Telgrafın devamında, Başbakan Erdoğan’ın “haftalarca bu konudaki sorulara kaçamak cevaplar verdikten sonra” Gül’ün Köşk adaylığını 15 ağustostaki bir basın toplantısıyla açıkça desteklediği aktarılıyor. Ayrıca, iş dünyasının ve muhalefet partilerinin tepkilerine de yer verilmiş. Bu kapsamda, CHP’nin 15 ağustostaki açıklamasının, Gül’ün cumhurbaşkanlığının “Cumhuriyet’in temel değerlerine karşı olduğu, rejimin geleceğini tehdit edeceği ve seçilmesinin demokratik cumhuriyete karşı bir rövanş anlamına geleceği” iddialarını içerdiği hatırlatılıyor. McEldowney daha sonra, “Askeriye acılı ama boyun eğimiş durumda” başlıklı bölümde şunları yazmış:
Askeriyede irtibatta olduğumuz kişiler, Türk Genelkurmayı’nda suratların asık olduğunu belirtiyorlar ama seçeneklerinin sınırlı olduğunu da kabul ediyorlar. Gül’ün adaylığını açıklaması öncesinde, eski Genelkurmay Başkanı General (Hilmi) Özkök kamuoyuna nadir bir açıklama yaparak, Cumhurbaşkanlığı köşkündeki bir başörtüsünün dünyaya yanlış bir Türkiye imajı vereceğini söyledi. Gül’ün 14 ağustostaki basın toplantısından beri ise, Türk Genelkurmayı ve emekli askerler cenahı sessiz. İrtibatta olduğumuz bir askerî şahsın işaret ettiği gibi, önümüzdeki birkaç ay belirleyici olacak. Türk Genelkurmayı, hükümeti ve Gül’ü, anayasal reformları ve kendi görüşlerince, laik cumhuriyetin altını oyabilecek olan diğer önlemleri gerçekleştirirken dikkatle izliyor olacaklar.
BAYAN GÜL’ÜN (MESELE OLMAYAN) BAŞÖRTÜSÜ MESELESİ
Askeriyede irtibatta olduğumuz kişiler, asıl meselenin Bayan Gül’ün başörtüsü olduğunu inkâr ederek, Gül’ün İslamî geçmişine sahip birinin cumhurbaşkanlığının yetkilerine sahip olmasından daha fazla endişe duyduklarını vurguladılar. CHP lideri Deniz Baykal da, başörtüsü konusunun, Gül hakkındaki daha büyük endişelerle ilgisiz olduğunu iddia etti. Herkes hemfikir değil: 15 ağustosta, anaakım Radikal gazetesi, “Türkiye, Köşk’te türbanlı first lady’ye hazır mı” sorusunu sordu ve “hiçkimse yüksek sesle söylemek istemiyor ama, Gül’le ilgili esas sorun, eşinin İslamî başörtüsü” diye yazdı. Gül’le bağlantılı olsa da olmasa da, Türk Genelkurmayı, Gül’ün adaylığını açıklamasının ardından, 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonunu (1983’ten beri yapıldığı yer olan) subaylar klübünden (Gazi Orduevi kastediliyor) daha resmî olan ve başörtüsünü yasaklayan katı bir kıyafet yönetmeliğinin uygulandığı Kara Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhı’na kaydırdı. Gül, eşinin başını örtme hakkını Türkiye’nin anayasasının güvenceye aldığı bir özgürlük olarak kararlı biçimde savunuyor. Gül basına, “Cumhurbaşkanlığı’na eşim değil, ben adayım” dedi.
Devletin başına bir devlet adamı geçti
Aynı telgrafın son bölümünde ise, “Bir Devlet Adamı’nın Cumhurbaşkanlığı” başlıklı şu paragraf yer alıyor:
Gül, cumhurbaşkanı olarak, Türkiye’ye yeni bir yüzünü gösterecek. Dışişleri Bakanı’yken, dünyanın dört yanındaki liderlerle sağlam ilişkiler kurabilmişti; adaylığı da, Avrupa’da ve diğer yerlerdeki yabancı yetkililerce sıcak karşılandı. Türk Dışişleri Balkanlığı’nda irtibatta olduğumuz kişiler, eski dışişleri bakanının cumhurbaşkanı olmasının Türkiye’nin dış politika gündemini ilerletmeye yardımcı olacağına inanıyorlar. Yeni AKP milletvekili ve AKP eski Ankara İl Başkanı Nurettin Akman, yurtdışında, özellikle de AB içinde ve Orta Asya ülkelerinde, birbiriyle uyum içinde çalışacak bir cumhurbaşkanı ve başbakan tasavvur ettiğini söyledi. Bununla birlikte, Gül’ün –kısmen Erdoğan’ın gölgesinden kurtulmak ve kısmen de Gül’ün hâlâ Erdoğan’ın adamı olduğunu göstermek için sabırsızlanan muhaliflerinin iddiasını çürütmek için– Erdoğan’dan bağımsızlığını kanıtlaması gerekecekti.
Gözler Gül’de, balayını unutun
Yukarıdaki satırların yazılmasından on iki gün sonra, 28 Ağustos 2007’de, TBMM Genel Kurulu’nda yapılan cumhurbaşkanı seçiminin üçüncü tur gizli oylamasına 448 milletvekili katıldı; 339 oy alarak seçimi kazanan Abdullah Gül saat 18:00’da yemin ederek, Türkiye’nin on birinci cumhurbaşkanı oldu.
Aynı gün, ABD’nin Ankara Büyükelçiliği’nin, Washington’da aralarında Merkezî İstihbarat Örgütü (CIA) ile Savunma İstihbarat Örgütü’nün (DIA) de bulunduğu bir dizi adrese gönderdiği “”KİŞİYE ÖZEL” ibareli telgraf, “Bütün Gözler Cumhurbaşkanı Gül’de” başlığını taşıyordu.
Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’ın onayıyla gönderilen, Siyasi Müsteşar Janice G. Weiner’ın kaleme aldığı telgrafın başlangıcındaki “yorum” bölümündeki şu satırlar, ABD’li diplomatların objektifinden o günkü Türkiye’nin fotoğrafını da veriyor:
Türk Genelkurmayı yemin törenine katılmadı. Gül’ün cumhurbaşkanlığına –Atatürk’ün Çankaya’daki koltuğuna– çıkması, askeriye ve kararlı laikçiler için yutması zor bir hap. (Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar) Büyükanıt’ın 27 ağustostaki tavizsiz açıklaması herkesin bildiği şeyin altını çizdi: Bütün eleştirel bakışlar, hiç balayı keyfi süremeyecek olan Gül’ün üzerinde olacak. Onun cumhurbaşkanlığı, Gül açısından muazzam bir sorumluluk, Türkiye açısından ise esaslı bir fırsat anlamına geliyor: Eğer tarafsız ve iyi bir performans gösterirse, dış politikaya odaklanmayı ve dünya liderleriyle ilişki kurmayı sürdürmesi, Türkiye’nin –ve bizim– avantajımıza olacaktır. İşlerin nasıl gelişeceği hem Gül’ün hem de Başbakan Erdoğan’ın yakında kuracağı yeni hükümetin, askeriye tarafından kuvvetle desteklenen laik muhalefetin ve kurumların üzerlerine tutması kaçınılmaz olan mercekle nasıl başa çıkacağına bağlıdır.
Bölgedeki Amerikan çıkarları için fırsat
Telgrafın izleyen bölümlerinde, CHP’nin, Gül’ün cumhurbaşkanlığına seçilmesi sürecindeki boykotçu tutumunun “kafayı kuma gömmek” olarak nitelendirilmesi ve cumhurbaşkanlığı yemin töreninde, askeriyenin yanı sıra, Hayrünnisa Gül’ün ve onuncu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in eşi Semra Sezer’in de hazır bulunmadığının özellikle not edilmesi dikkat çekiyor. En son satırlar ise, Gül’ün “siyasi” rolüne vurgu yapar nitelikte:
Bütün gözler muazzam bir sorumluluk yüklenen Cumhurbaşkanı Gül’ün üzerinde olacak. Türkiye’nin Cumhurbaşkanı olarak siyasi geçmişinden ayrılmak ve siyaset üstü davranmak zorunda. Ancak o, çok önemli bir siyasi aktör olacak; Sezer’in büyük ölçüde uzak durduğu bir rolü üstlenecek. Gül’ün AKP’deki eski meslekdaşlarıyla ilişkisini nasıl tanımlayacağı, bu süreçte anahtar nitelik taşıyacak. Son anketlere göre, Türkler, Gül’ün –akıcı İngilizce konuşan ve birçok dünya liderinden dostu olarak söz eden eski bir başbakan ve dışişleri bakanı– bu iş için gerekli niteliklere ziyadesiyle sahip olduğuna inanıyor. O noktada, bölgesel bir aktör olarak Türkiye için ve bölgedeki ABD çıkarları için çok büyük bir fırsat yatıyor.
Siyasi ve kişisel azmin zaferi bu
Şimdi de ertesi gün, yani Gül’ün Çankaya’daki ilk gününde, bu kez ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson’ın bizzat kaleme aldığı “Türk Cumhurbaşkanı Gül: Riskler, Zorlu Sınavlar, Fırsatlar” başlıklı “KİŞİYE ÖZEL” telgrafın geniş bir kısmını aktararak bitiriyoruz. Wilson’ın telgrafı, diplomatik bir kulis derlemesi değil, siyasi bir değerlendirme metni ve gerek bu özelliği, gerekse içerdiği “demokratik” mesajlar itibariyle, “WikiLeaks Türkiye Belgeleri” arasında bizce öne çıkıyor:
(1) ÖZET: Türkiye’nin cumhurbaşkanı olarak göreve başlayan Abdullah Gül, uluslararası sahnede hanidir tecrübe sahibi. Onunki kişisel ve siyasi azmin zaferi; birçok kişi nisanda kendisini cumhurbaşkanı seçme girişimini rayından çıkaran e-muhtıra sonrasında onu defterden silmişti. İleriye bakarsak, Gül’ü bekleyen en zorlu sınavlar, normalleşme ve ılımlılaşma gündemini sürdürebilmek için, özellikle de ziyadesiyle şüpheci olan ordunun karşısında liderliğini sağlamlaştırmak zorunda olduğu yurtiçinde olacaktır. ÖZETİN SONU.
YENİLGİNİN VE KRİZİN DİŞLERİNİN ARASINDAN
(2) Bunun gerçekten olduğuna inanmak için iki kere göz kırpmak lazım. Abdullah Gül’ün 28 ağustosta seçilmesi ve Türkiye’nin on birinci Cumhurbaşkanı olarak göreve başlaması, partisi AKP için ve Türk siyasetinde cesaret ve kararlılık adına bir zaferdir. Bu, aynı zamanda, Gül’ün kendisi için de, krizin, yenilginin ve geçen nisanda buradaki pekçok kişi, onu defterden sildiğinde yaşadığı aşağılanmanın dişlerinin arasından çekip aldığı müthiş bir kişisel zaferdir. Başbakan Erdoğan’ın eninde sonunda üzerinde “konsensüs” sağlanacak bir adayı tercih edeceği yaygın kanıydı. Morali bozulan Gül’ün yeniden dışişleri bakanlığını üstlenmektense siyaseti bırakacağı bile konuşulmuştu. Ama tıpkı nisanda, Erdoğan’ın aday olmaması durumunda kendi cumhurbaşkanlığı adaylığı üzerinde ısrar ettiği gibi, şimdi de bu konuda ısrarcı oldu... ve kazandı.
(3) Bugünden geriye dönüp bakınca, Gül’ün bütün aşamalarda kararlılığını sürdürdüğü görülüyor: Genel seçim kampanyasının büyük bir kısmında, Gül, bir yıldız gösterisi yaparcasına Erdoğan’la biraradaydı. Cumhurbaşkanlığı seçiminin demokrasiye aykırı biçimde kesintiye uğratılması, AKP’nin kampanyasının merkezindeydi. Gül, AKP’nin Türk Genelkurmayı’nın karşısına dikilme kararlılığının şahsında simgeliyordu ve orduyla CHP’nin demokrasiye ve halkı temsil eden siyasi kurumlara karşı ortak saldırısının üstesinden geldi. Eski elitin mevcut tartışmayı laikliğe karşı Şeriat diye tarif etme çabalarına karşın, Gül (ve AKP), meseleyi, demokrasi ve istikrara karşı askeriye ve geçmiş çerçevesine oturtmayı başardılar.
ABDULLAH GÜL KİMDİR?
(Burada, telgrafın ‘4’ numaralı paragrafını, içerdiği biyografik notlara daha önce yer verdiğimiz için, atlayarak devam ediyoruz.)
(5) Gül’ün kısa başbakanlığı –Aralık 2002’den Erdoğan’ın AKP hükümetinin dizginlerini eline aldığı Mart 2003’e kadar– 1 martta ABD’nin Irak’ı kuzeyden de işgal etmesine yetki verecek olan oylamayla ilgili hesap hatası yaptığında, yalpalama geçirdi. O günden bu yana, Gül dışişleri bakanı olarak, ABD ile ilişkilere genellikle değer verdi ve Dışişleri Bakanı (Condoleezza) Rice ile düzenli iletişim kurmaya ve etkin bir ortaklık geliştirmeye büyük gayret sarfetti. AB’ye katılım hedefine doğru ilerlemek için gerekli olan siyasi reformların önde gelen savunucularından biri oldu; 28 ağustostaki cumhurbaşkanlığını üstlenme konuşmasında da bu hedefe sahip çıktı. Son dört yılda çetrefil konular gündeme geldiğinde, Gül sakin ve pragmatik, bazen de Başbakan Erdoğan’ın gelişigüzel, duygusal üslubuyla keskin tezat oluşturan bir yaklaşım gösterdi. Ama Gül de sert mesajlar vermeyi biliyor. Kendisini bir sorun çözücü olarak görüyor.
VE CUMHURBAŞKANLIĞI’NA NE GETİRİYOR?
(6) Gül, cumhurbaşkanlığına, geniş bir yelpazedeki dünya liderleriyle dostluk ve tanışıklık da içeren iyi bir uluslararası itibar getiriyor. Selefinde ve Erdoğan’da olmayan İngilizce bilgisini, aktivist eğilimini ve (yine selefinde olmayan) hükümet desteğini de getiriyor. Cumhurbaşkanı Gül, dünya sahnesinde ve yurtiçinde sahne arkasında, daha ziyade Turgut Özal ya da Süleyman Demirel gibi davranacaktır. Dünyadaki rolü, onun inandırıcılığını arttıracak ve laikçilere, orduya ve iyiliğini istemeyen diğer kişilere karşı kendini korumasına yardımcı olacaktır. Erdoğan’ı tamamlar ve onunla birlikte hareket eder şekilde çalışacaktır; bazı durumlarda, arkadaşı Başbakan’ı gölgede de bırakabilir.
(7) ABD açısından önem taşıyan konularda, Gül önemli bir ortak olacaktır. Dışişleri Bakanı’yken etkin olduğu bir dosya olan Irak konusunda yardımcı olmak istiyor. Selefinin, Irak Cumhurbaşkanı Talabani’ye yapmayı reddettiği daveti, Gül muhtemelen yapacaktır. Gül, Ortadoğu barışına aracı olmaya yardım etme konusunda kişisel bir istek duyduğunu da açıkça ortaya koydu ve ABD yanlısı bir cumhurbaşkanı olarak onun bölgedeki ilişkileri ve statüsü olumlu faktörler olabilir; bu konuda yol gösterici olarak ABD’ye bakacaktır. Gül’ün ilk gideceği yerlerden birinin de İslamabad olması beklenebilir. Gül, İran’ın nükleer meselesinde de yardımcı oldu ve yeni cumhurbaşkanlığı statüsü, ona bu çabasında da yeni fırsatlar sunabilir. Azami düzeyde etkili olabilmesinde ise, Dışişleri Bakanı olarak onun yerine geçeceği yeni açıklanan Ali Babacan’la ilişkisi anahtar rolü oynayacaktır.
(8) Yurtiçi cephesi, Gül –hâlâ çekişmeli olan bir atmosferde– dinin rolü ve statüsü (İslam’ın ama aynı zamanda Hıristiyanlığın): Türkiye’nin kültürel çeşitliliği ve azınlıkları (Kürtler de buna dahil): askeriyenin rolü ve doğru dürüst sivil-asker ilişkileri; ve bu ülkede hukuk düzenini güçlendirmek için anahtar nitelikteki yargı ve yargı reformu gibi meseleler dahil olmak üzere, Türkiye’yi ve Türk hayatını normalleştirmeye yardım etmeye çabalarken, daha bir ipcambazlığı yapmayı gerektirecektir. Bu konulardan her biri tek başına problemlidir; biraraya geldiklerinde, zorlu bir sınav ve hem Gül hem de Türkiye’nin geleceği için potansiyel bir tehlike oluşturmaktadırlar.
(9) Gül’ün, Türkiye’nin üçlü ulusal güvenlik yönetimindeki yeni rolü de anahtar niteliktedir. Cumhurbaşkanı, Milli Güvenlik Kurulu ve Türk Genelkurmayı’nın yanı sıra etkili bir oyuncu olabiliyor. Cumhurbaşkanı Demirel, sahne arkasındaki bu rolü iyi oynamıştı; Sezer oynamadı. Gül’ün ilk zorlu sınavı, özellikle de askeriye karşısında liderliğini sağlamlaştırmak olacak. Türk Genelkurmayı’nın, esas itibariyle bir itaatsizlik eyleminde bulunarak, onun yemin törenini boykot etmesi, kötü bir başlangıç oldu; Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın, cumhurbaşkanlığı seçiminin son turundan önce yayımladığı sert ifadeler içeren Zafer Bayramı mesajı da öyleydi. Bundan sonraki sınav, 30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerinde olacak. Gül, dışişleri bakanıyken, askeriyeyle saygılı bir ilişkiye sahipti ama Türk Genelkurmayı’nın, Cumhurbaşkanlığı köşkünde bir İslamcı olarak algıladığı duruma gösterdiği kuvvetli tepkinin üstesinden gelmek kolay olmayacak.
(10) Şimdi yıllarca sahip olduğu parlamenter dokunulmazlıktan muaf kalan yeni cumhurbaşkanı, özellikle dikenli laikçi savcıların yol açacağı adlîsınavlarla da karşı karşıya kalabilir. Başbakan Erdoğan’la ilişkisine yeni bir ayar yapmak ve Türkiye için taşıdığı dönüşümcü ihtiraslarını tatmin etmekle Türkiye’deki reform projesini hâlâ ciddi bir kazaya uğratması mümkün olan laikçi sokaktan, askeriyeden ve katı Kemalistlerden gelebilecek bir sert tepkiden uzak durma ihtiyacını dengelemesi gerekecek.
(11) Gül, Erdoğan ve bir bakıma bir bütün olarak Türkiye, Gül’ün cumhurbaşkanlığı ile muazzam bir risk aldı. Ama risk almaksızın ilerleme nadiren sağlanır. Gül’ün yükselişi çok önemli bir olaydır. Gül’ün cumhurbaşkanı olarak yaptığı ilk konuşmada çağrısını yaptığı daha eşit ve hoşgörülü topluma doğru ve “derin devlet”in nihai sonuna doğru ilerleme fırsatı yeni cumhurbaşkanının ve AKP’nin ellerindedir. Eğer reformcular başarılı olurlarsa, başarıları onlara ve Türk halkına ait olacak. Başarısızlığın yükü ise sadece onların omuzlarına binecek.