Dünya

Celkan: Aşkı nasıl yaşayamadığımızı anlatmaya çalıştım

Ebru Nihan Celkan, biri Almanya'dan diğeri Türkiye'den iki kadının aşkı üzerinden Türkiye'nin son 5 yılına ışık tuttuğu yeni oyununu DW Türkçe'ye anlattı. Celkan "Bir aşkı nasıl yaşayamadığımızı anlatmaya çalıştım" dedi.

16 Haziran 2018 16:09

Oyun yazarı Ebru Nihan Celkan'ın, "Benimle gelir misin?” adlı yeni eseri, 26-27 Ekim tarihlerinde Berlin Maxim Gorki Tiyatrosu'nda sahnelenecek.

Celkan, Berlin Maxim Gorki Tiyatrosu, Berlin Edebiyat Kolokyumu (LCB), Çağdaş Oyun Yazarları Enstitüsü (NIDS) ve Robert Bosch Vakfı'nın "Parça Parça Savaş" adını taşıyan projesi için dünya genelinde seçtiği dört oyun yazarından biri.

Proje kapsamında kaleme aldığı yeni oyununda Celkan biri Almanya'dan, diğeri Türkiye'den iki kadının Gezi olaylarında başlayan aşkını anlatıyor, Türkiye'nin son beş yılına ve Türkiye-AB ilişkilerine ışık tutmaya çalışıyor.

"Tetikçi", "Tilt", "17.31", "Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydi", "Nerde Kalmıştık?", "Evim! Güzel Evim!" ve "Babil" oyunlarının yazarı Celkan ile yeni yazdığı oyunu, Almanya izlenimleri hakkında konuştuk:

DW Türkçe: Kaleme aldığınız oyunun ilginç bir hikayesi var, neler söylemek istersiniz?

Ebru Nihan Celkan: 2 Haziran'da Gezi'de karşılaşan ve birbirine aşık olan iki kadının, Almanya'dan Janina ile Türkiye'den Umut'un hikayesi… Türkiye'de yaşanan güncel durumun, bizi nasıl öznel deneyimimizden uzak tuttuğunu, bir aşkı nasıl yaşayamadığımızı anlatmaya çalıştım. 'Sen mi geleceksin ben mi geleyim' süreci başlıyor ve en kolay görünen formül olan Umut'un Berlin'e gitmesi üzerine gelişiyor oyun. Fakat Berlin'e gelen Umut yapamıyor. Ve anlıyoruz ki Umut aslında İstanbul'u, Türkiye'yi bırakamıyor. Vatanperverliğini fark ediyor.

Umut'un ülkesine olan sevgisi daha ağır mı basıyor?

Yazarken kendimle karşılaştığım önemli yerlerden biriydi, vatanperver gibi kullandığımız büyük kelimelerin nasıl içinin boşaldığını ve aslında yeniden doldurmamız gerektiğini anladım. Ülkede yaşananları bu kadar dert ediniyor olmanın, aşkı bile yaşayamayacak olmanın sebebi, ülkeni canın gibi seviyor olman olmalı.

Son yıllarda hiç Türkiye'den ayrılmayı düşünmediniz mi?

Çok soruldu bana bu soru, ben de hep şu yanıtı veriyorum: Ne zaman ülkem huzura kavuşur işte ben o zaman Türkiye'yi terk edebilirim. Herkesin seçimine sonsuz bir saygı duyuyorum ama bu benim hislerim. Hrant Dink'in işaret ettiği gibi, bu ülkeden bir çakıl taşı talebimiz yok, talebimiz ülkenin gelip köklerinin içine girmek. Ben bu süreç sayesinde anladım, benim köklerim çok derinde. Oyunu, son beş yıl zarfında yaşadıklarımızı yazarken, çok ağladım… O kadar hızlı yaşanıyor ki her şey, biz yasımızı bile tutamamış, sevinçlerimizi yaşayamamışız. Bir de oyunumda Umut'un Almanya, Berlin ile dile getirdiği bir konu var. "Burada her şeyin üzerinde kalın bir toz var" diyor. Almanya'da durup beklemek çok genel bir teamül. Ancak eşyanın tabiatında bile var, bir yerde beklersen, üstünde toz birikir. İnsan olarak da hareket etmenizi ağırlaştırır.

Kültürel bir farklılıktan mı söz ediyorsunuz?

Almanya'da öyle hissettim, zamanın üzerinde bile toz birikmiş. Zaman algılayışımız çok farklı. Burada bir dakika 'bir zahmet' geçiyor, Türkiye'de akıp gidiyor. Oyunumda da yer verdim buna. Umut için Almanya'da buna alışmak zor ama hep bakıp izlemeye, analiz etmeye alışmış, hareket etmemiş Janina için de Türkiye çok ürkütücü…

Neden bir Alman ve bir Türk kadının aşkına odaklanmak istediniz?

Ben iyi bir feminist olmaya çalışıyorum ve bir değişim gelecekse de bunun kadınlardan geleceğine inanıyorum. Kadın karakter tercih etmemde bu etkili oldu. Ayrıca bir ezberi bozma arzusu da var. Bu arada başlangıçta oyunumun adını "Avrupa beni seviyor musun?" olarak belirlemiştim. "Benimle gelir misin?" olarak değiştirdim. Janina benim için AB, Avrupa… Ben bu oyun üzerinden Janina'ya yani Avrupa'ya 'Beni seviyor musun?' diye sormak, 'Seviyorsan gelip anlaman gerekir, durduğun yerden beni anlaman mümkün değil' demek istedim.

AB'ye bir sitem mi içeriyor?

İçeriyor tabii ki. Almanya'da Türkiye'de olan biteni anlama arzusu görüyorum ama "bunun için ne yapacaksın?" sorusunun karşılığı yok. AB'nin sürekli tekrarladığı "endişeliyiz" söylemini Janina dile getiriyor, "endişeliyim orada neler oluyor?" diye soruyor Umut'a. Bir Alman'a bu sorular üzerinden Türkiye-AB ilişkisini düşündürtmek tuhaf gelebilir. Ama ben bu ilişkileri gerçekten de bu sorular üzerinden tartışmamız gerektiğine inanıyorum. Konuşursak, özellikle biz kadınlar, her iki taraf kendi sınırını biraz aşarsa, cesaret gösterebilirse, başka bir dünya mümkün.

Oyun Berlin'de Almanca mı oynanacak?

Evet. Ancak Türkçe, İngilizce kelimeler de var, iletişimin tek bir dil üzerinden değil de birbirimizin dilini birbirimize katarak, iki kişi arasında akışkan bir dil yaratmak, dillerin ve kelimelerin geçişkenliğini gösterebilmek için… Örneğin telefonda Umut, Janina'ya "merhaba meine Schöne (güzelim)" diyor, Janina da "inşallah" diyor bazen. Her ikisi için de yeni bir dil doğuyor. Ben de yapmaya başladım, Almanca kelimeler öğreniyorum Almanya'daki arkadaşlarımla konuşurken araya sıkıştırıyorum, onlar da Türkçe öğreniyor. Mesela ben çalışırken, şaşırdığımda çok sık "Allah Allah" derim… Artık proje kapsamında birlikte çalıştığımız arkadaşlar da öğrendiler ve şaşırdıklarında "Allah Allah" diyorlar…

Siyasi baskıların tiyatroya da yansıdığı Türkiye'de nasıl bir süreç yaşıyorsunuz?

Yaşanan zorluklar ortada ama bu işin iki yüzü var. Alternatif sahnede inanılmaz bir tohumlanma var, üzerimizdeki perde kalktığında, ki kalkacak, o tohumların hafif bir su görmesiyle çok güzel gül bahçelerimiz olacak. Gezi'den sonra ödenekleri kesilmiş olan tiyatroların hala seyircisi var, hâlâ üretime devam ediyorlar. Arz da var talep de var. Umutlu olmamak gibi bir şansımız yok.

Pek çok gazeteci, akademisyen gibi sanatçılar, oyuncular da Türkiye'den ayrılıyor…

Ben "onlar sadece bir tür staja gitti" diye düşünüyorum. Biz Türkiye'de arkadaşlarımızın dönmesini bekliyoruz. Tabii ki dönecekler!

Avrupa ve Almanya'daki kuruluşların Türkiye'ye, kültür, sanat, basın özgürlüğü gibi alanlara artan desteğini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortak proje yapılıyorsa bunun bir ayağının Türkiye'de olması lazım. Bir proje yapılacaksa neden merkezi Berlin değil de İstanbul, Ankara ya da Adana olmasın? Eğer kültürü güçlendirmek istiyorsan o kültürün üreticisi olanların kökünü söküp buraya dikmek değil de orada zaten köklenmiş ağacın dibine su dökmek, sanatçıyı Türkiye'de güçlendirmek bence daha mantıklı.

Söyleşi: Değer Akal

©Deutsche Welle Türkçe