Gündem

Asansör yaşadığımız şehirleri nasıl değiştirdi?

Asansörleri toplu taşıma aracı olarak görme eğiliminde değiliz, ama aslında öyleler. Her gün yüz milyonlarca insanı hareket ettiriyorlar, ancak genellikle kıymetleri bilinmiyor. BBC'den Tim Harford, asansörlerin şehirlerimizi nasıl değiştirdiğini açıklıyo

29 Nisan 2018 20:30

Asansörleri toplu taşıma aracı olarak görme eğiliminde değiliz, ama aslında öyleler. Her gün yüz milyonlarca insanı hareket ettiriyorlar. Sadece Çin'de her yıl 660 bin yeni asansör kullanıma sokuluyor.

Dünyanın en uzun binası, Dubai'deki Burj Khalifa'nın 300 bin metrekareden fazla yüzeyi var. Chicago'daki Willis Kulesi'nin 400 binden fazla.

Bu tür gökdelenleri az katlı 50-60 apartman yığınına böldüğünüzü hayal edin, her binanın etrafına da otopark yapın ve her bir otoparkı yollarla birbirine bağlayın. Ufak bir kasabayla aynı boyutta bir işyeri otoparkınız olurdu.

Pek çok insanın devasa binalarda birlikte çalışabiliyor olduğu gerçeği asansörler olduğu için mümkün.

Ya da belki de şöyle demeliyiz, asansörlerin güvenlik sistemleri sayesinde. Asansörün kendisi uzun zamandır vardı.

Archimedes'in antik Yunan'da bir tane yaptığı söyleniyor.

1743'te, Versay Sarayı'nda XV Louis metreslerine gizli ziyaretler için kullandı.

Louis'nin gizli aşk asansörü, insan gücüyle çalışıyordu.

Macaristan, Çin ve Mısır gibi diğer yerlerdeki asansörler hayvan gücüyle çalışıyordu.

Buhar gücü daha da ileri gitti.

İngiltere'nin endüstri devriminin önemli isimleri Matthew Boulton ve James Watt madenlerden kömür çıkaran endüstri tipi asansörleri işleten buhar makineleri icat ettiler.

Ancak bu asansörler iyi çalışmalarına rağmen, onlarla insanları belli bir yüksekliğe taşımak istemezdiniz, çünkü her an birşeyler yanlış gidebilirdi.

Pek çok insan zorunda kalınca beş kat merdiven çıkabilir.

Ama hiç kimse bu yüksekliğe asansörle çıkmayı istemezdi.

Bu nedenle önemli olan sadece güvenli bir asansör yapmak değil, güvenilirliği kanıtlanabilir bir asansör yapmaktı.

Bu icat ve ispat Elisha Otis isimli bir kişiye düştü.

New York'ta 1854 yılında yapılan Dünya Fuarı'nda Otis, beklenti içindeki izleyicilere yukarıdan bakmasını sağlayan bir platformun üzerine tırmandı.

Tüm mekanizma biraz darağacını hatırlatıyordu.

Otis'in arkasında baltayla bir adam duruyordu. İpi kesti, kalabalık nefesini tuttu, Otis'in platformu sarsıldı ama düşmedi.

Otis "Her şey güvende baylar, her şey güvende" dedi.

Kentin görünümü asansörü icat eden değil, asansörün frenini bulan kişiyle değişecekti.

6-7 katlı bir binanın en tepesine meşakkatli bir tırmanıştan sonra çıkıldığında burası genellikle hizmetlilerin odası ya da sanatçıların tavan arası olurdu.

Asansörden sonra, burası çatı katı dairesine dönüştü.

Asansör, iki buluşla gelişti: çelik ve uzun binaları, metroları ve diğer toplu taşıma sistemlerini yapmayı kolaylaştırarak insanları yoğun kent merkezlerine taşıyan kuvvetlendirilmiş yapı.

Manhattan'da asansörler ve metro sistemi sembolik.

Gökdelenlerin yol açtığı insan yoğunluğu olmadan, metro sistemini etkili bir şekilde çalıştırmak zor olurdu.

Metro sistemi olmadan, kimse gökdelenlere gelemezdi.

Sonuç çevre dostu bir kent merkezi: Manhattanlıların yüzde 80'i metroyla, bisikletle ya da yürüyerek işe gidiyor- Amerika'nın tamamına bakıldığında 10 kat daha fazla.

Benzer hikayeler binaları göğe uzanan dünya çapındaki diğer şehirler için söylenebilir.

Burada yaşamak oldukça talep görüyor, insanlar yüksek kiralar ödemeye istekli görünüyor.

Patentlerin ve start-upların yüksek oranı düşünüldüğünde, bu binalar yaratıcılar.

Kişi başına düşen ekonomik çıktıları düşünüldüğünde zenginler.

Kırsal kesimlere ve banliyö bölgelerine göre kişi başına daha az enerji harcayan ve daha az petrol tüketen çevre ütopyalarılar.

Bu ayna mucizesi - çevre açısından daha küçük bir ayak izi bırakan zenginlik ve dirilik, asansör olmadan imkansız olurdu.

Yine de asansör adil olmayan bir şekilde hafife alınıyor.

Onu diğer tür ulaşım araçlarından başka standartlarla ölçüyoruz.

Eğer bir otobüs ya da treni birkaç dakika bekliyorsak memnun oluyoruz ama bir asansörü 20 saniye bekliyorsak şikayet ediyoruz.

Pek çok insan asansörden korkuyor, yürüyen merdivenden 10 kat daha güvenli olmasına rağmen.

Dürüst olmak gerekirse asansörler çoğu zaman göz ardı edilen sadık birer hizmetkarlar.

Belki de Nick Paumgarten'ın bir zamanlar New Yorker dergisinde bahsettiği gibi, bu belki de asansör ışınlanmış gibi hissettirdiği için; kapılar kapanıyor, yer çekimi hissinde bir kayma oluyor, kapılar yeniden açılıyor ve başka bir yerdesiniz.

İşaretler ve LED ışıklar olmadan nerede bulunduğunuza dair his çok az, bunlar olmasa hangi kata geldiğimize ilişkin bir fikrimiz olmazdı.

Biz asansörün kıymetini hafife almaya devam edelim, o gelişmesini sürdürüyor.

Gittikçe daha da uzayan gökdelenlerin zorlukları, daha da hafif iplerle ve bilgisayar kontrolörleriyle aşılıyor.

Ancak çoğunlukla eski olan, basit fikirler hâla işe yarıyor, örneğin lobiye tam boy ayna koymak asansör bekleme süresinin daha hızlı geçmesini sağlıyor.

Tabi gelişmeye her zaman yer var. Dünyadaki hâla en ikonik gökdelen olan Empire State Binası, yakın zamanda binanın karbon salınımını azaltmak için 500 milyon dolarlık projeyle yenilendi.

Yenileme projesi rejeneratif fren sistemini de içeren asansörleri kapsıyordu, böylece dolu bir asansör aşağı gittiğinde ya da boş bir asansör yukarı çıktığında, asansör enerjiyi binaya geri veriyor.

Ancak gerçek şu ki, Empire State Binası metro istasyonuna yakın, kalabalık dik bir bina olarak her zaman enerji tasarrufluydu.