Gündem

AKP'li Süleyman Sarıbaş küfürden tazminat kazandı, Baskın Oran'a ettiği küfür ise cezasız kaldı!

İşadamı Mehmet Cengiz'den tazminat kazanan eski AKP'li vekil Süleyman Sarıbaş, 'Azınlıklar Raporu'nu hazırlayanlara 'Analarına babalarının kim olduğunu sorsun' demişti!

04 Mart 2015 19:55

"Bu milletin a...a koyacağız" diyen işadamı Mehmet Cengiz'den millete küfür ettiği gerekçesiyle 8 bin TL tazminat kazanan eski AKP milletvekili Süleyman Sarıbaş, 2004 yılında TBMM kürsüsünden, azınlıklar raporu hazırlayan Prof. Baskın Oran'a, "Azınlık arayanlar, analarına babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsun" ifadelerini kullanmıştı.

Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu'nda görevli olduğu dönemde 'Azınlık Raporu' hazırlayan Prof. Baskın Oran, Süleyman Sarıbaş'ın kendisi için kullandığı ifadeler üzerine tazminat davası açmış ve Ankara Asliye 3. Hukuk Mahkemesi, Sarıbaş'ı mahkûm etmiş ancak Yargıtay 4. Hukuk Dairesi hiçbir gerekçe göstermeden kararı bozmuştu.

Prof. Oran, Süleyman Sarıbaş'ın, kendisine yönelik hakaretlerinin yanına kâr kalması üzerine, "Ülkemizde hakaret ve iftira hakkı" ve "Yargıtay feci bir çığır açtı" başlıklı iki yazı yazmıştı.

Ülkemizde hakaret ve iftira hakkı

Kendinizi en kötü hissettiğiniz durum işte budur: Hakkınızı aramak için son çare olarak başvurduğunuz yargının (siyasallaşması bile değil,) ideolojikleşmesi. II. Friedrich döneminde (1712-1786) halkın “Berlin’de Yargıçlar Var!” diye duyduğu güveni 2009 Türkiyesi’nde artık duyamıyor oluşunuz.

Çünkü Türk yargısında bazı yargıçlar ulusalcı ideolojilerini resmî kararlara yansıtmakta. Hemen canlı örnekler verelim. “Bu Paralar Ne İçin Alındı” başlıklı yazısında Can Ataklı adlı “gazeteci”nin kimi aydınlara nasıl utanmadan iftira attığını ayrıntısıyla yazmıştım (Radikal İki, 25.01.09). Gerisini anlatayım.

Bu insanlar ilk iş olarak, Basın Kanunu’nun 14. maddesi uyarınca durumu açık açık anlatan birer tekzip yolladılar “gazeteci”ye. Hiçbirini basmadı. Bunun üzerine yasaya göre mahkeme kanalıyla yollamak gerekti. Olayımız burada başlıyor:

Özür Kampanyası’na katıldıysa, sesini kesmelidir

Tekzip talebini Sulh Ceza yargıcı reddetti. Gerekçesini, noktalama ve imlasına dokunmadan aynen veriyorum, sonra tercüme edeceğim:

Ermenilerden özür dileme kampanyası başlatanların arasında yer alan, tekzip talebinde bulunanların; kimilerine göre; Türk Milletinin geçmişini ve tarihini ağır bir sorumluluk altına sokacak ve yine Türk Milleti ile Türk Devletini uluslarararası sahada belkide hukuken sorumlu tutmaya ve sanki bir suç işlemiş olup, bundan pişmanlık duyup ikrar eden konumuna düşürecek bu masum gibi gözüken kampanya; fikir ve düşünce özgürlüğü kapsamında ve ahlaken de erdemli bir davranışmış gibi sunulsa ve böyle olduğu kabul edilse bile; aynı görüşü paylaşmayanların; tarihsel ve düşünsel açıdan direnç göstermelerinin de fikir ve inanç özgürlüğü kapsamında kaldığı kuşkusuzdur.

Şöyle bitiriyor: “Bu nedenle, yazar tarafından kaleme alınan sözü geçen yazının tamamen; fikir ve düşünce özgürlüğü ile bunun doğal bir yansıtma biçimi olan basın özgürlüğü sınırları çerçevesinde kaldığı; AB fonlarından para alınmasının belli usullere göre yapılması durumunda zaten suç olarak değerlendirmediği hususu tekzip talebinde bulunanların düzeltme metnine aldıkları yazılarından da anlaşılmıştır”

Tercümesi. 29.01.09 tarihli ret kararında sayın yargıç:

1) Tekzibin gerekli olup olmadığını tartışmıyor. Özür Kampanyası’nı tartışıyor! Oysa bütün yapacağı şey tekzip hakkında rutin bir karar almak. Ermeni meselesi nereden çıkıyor? Yargıç daha ilk anda kendini tamamen konu ve bağlam dışına, ideoloji batağına sürüklüyor.

2) Sonra, sanki kendi üstüne vazifeymiş gibi, ideolojik nutka başlıyor. Özür Kampanyası’nı masum bulmadığını, ahlaken erdemsiz bulduğunu söylüyor. O Kampanya ki, daha 3 (üç) gün önce (26.01.09) Ankara C. Savcılığı’ndan “Demokratik toplumlarda karşıt fikirler de koruma altındadır” gerekçesiyle takipsizlik almış! 

3) “Gazeteci”nin iftirasını “tarihsel ve düşünsel açıdan direnç gösterme” olarak yorumluyor ve dolayısıyla “fikir ve inanç özgürlüğü” kapsamı içinde buluyor. “Tarihsel açıdan” deyişi özellikle öğretici. Yargıç hukukçuluk değil tarihçilik yapıyor!

İşte bu noktada sayın yargıç, açıkça, bir “İftira Hakkı” kavramı icat etmiştir. Korkunç tehlikeli. Böyle bir kavram varken, adalet artık “mülkün temeli” falan değil, ancak “İnsan’ın düşmanı” olabilir.

4) Sanki şikayetçilerin iddiası buymuş gibi, “gazeteci”nin AB fonlarından para almak biçiminde bir suç atmadığını söylüyor. Hayret bir şey doğrusu; şikayetçilerin “Haklı tekzibimiz basılmadı; mahkeme kanalıyla yollayın da basılsın”dan başka bir talebi yok ki! Oysa yargıç “AB’den para almak madem suç değil, o zaman tekzip talebini reddediyorum” düşüncesinde. Duyulmuş şey değil. Hukuk literatürüne girer, yarın fakültelerde okutulur, ibret-i âlem olur.

5) “Gazeteci”den bile daha celâlleniyor: Dokuz şikayetçiden “kampanyayı başlatanlar” diye bahsediyor. Bunlardan sadece A. İnsel başlatıcılar arasındayken acaba böyle bir “bilgi”ye nereden ulaşmış? Demek ki çocuğundan Kampanya veb sayfasına girmesini istemiş, oradaki ilk sayfayı görmüş. Bu kadar iş yükü arasında bir rutin tekzip kararı için kimin, hangi kampanyayı, hangi sırada imzaladığını bilmesi iktiza ediyordu demek ki.

Nasıl yapabiliyorlar?

Şikayetçilerin avukatı karara itiraz ediyor. Yargıç yine reddediyor. Onunla da kalmıyor, ret kararında bilinçaltı bir şeyler söylüyor; dikkatli okuyunuz:

“…30 yıla yaklaşan meslek hayatı boyunca sübjektif bilgilerini objektif bilgilerle bağdaştırmaya son derece önem veren bir hakim olmamıza rağmen…” diyor. Ne demek bu? Ve ret kararında direnerek Asliye Ceza’ya yolluyor. Orası da meslektaşına katılıyor:

“…Basın Hürriyeti kapsamında, toplumu bilgilendirme ve kamuoyu oluşturmaya yönelik, eleştiri mahiyetinde bir yazı olduğu, fikir ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde haber değeri bulunduğundan… itirazın reddine.”

Bu kadar rutin bir konuda bu yargıçlar nasıl bu kadar açıkça ideolojik davranabiliyorlar? Çok basit. Bakın nasıl:

Azınlık Raporu olayı patlamış, Süleyman Sarıbaş diye biri TBMM kürsüsüne fırlıyor, gündem dışı söz alıyor. Kaboğlu ile bendenize şöyle küfrediyor:

“Değerli milletvekilleri, bu kepazelik raporunu hazırlayan entel devşirme takımı … kamuoyuna zehirli salyalarını akıtmayı başardılar. Kimin adına çalışıyorlarsa görevi eksiksiz ifa ettiler… Millet bunları tükürüğüyle boğar… Barzani’nin danışmanlığını da yapan Filistin kamp kaçkını eski sosyalist şimdilerde liboş ve bu şekilde AB’ye girsek finoş olacak zatlar, Türklüğü içine sindiremeyen Türk düşmanı hainler…”

Burada da duramıyor, şöyle bitirmeye cüret ediyor:

Azınlık arayanlar analarına babalarının kim olduğunu bir kez daha sorsunlar. Bilge Kağan’ın ve Atatürk’ün özdeyişleriyle sözlerimi tamamlıyorum, Ey Türk Titre ve Kendine Dön. Ne Mutlu Türküm Diyene”.

TBMM kürsüsünden bize piç, ölmüş babalarımıza deyyus, ölmüş analarımıza fahişe demek terbiyesizliğini gösteren bu adamı Yargıtay beraat ettirdi efendim. Hem de şu gerekçeyle:

“Liboşlar, finoşlar nitelemesinin raporu hazırlayanlara yönelik olmadığı belirgindir. Raporu hazırlayanları hedef alan sözlerin ise eleştiri sınırları içinde kaldığının kabulü gerekir. Raporda yer alan görüş ve açıklamaların herkes tarafından kabul görmesi beklenemez. Davacıların kendi görüş ve değerlendirmelerini bu raporla açıklamaları ne kadar hakları ise, bunlara katılmayanların da kendi görüş ve değerlendirmelerini açıklamaları ve eleştirmeleri o kadar haklarıdır.” Yani, anaya babaya küfretmek Yargıtayımıza göre bir hak!

Bidayet mahkemeleri açısından bir “İmam-ı Âzam” pozisyonunda olan Yargıtay böyle yaparsa, mahkemeler ne yapar, tahmini zor değil.

Kendi ölmüş ana-babalarına küfredilseydi?

Zor değil de, benim tek bir şeyi anlamam zor: Acaba, Yargıtay’dakiler başta olmak üzere, bu sayın yargıçlarımız eğer (örneğin) “Hukukçular Derneği” diye bir derneğin AB’den aldığı bir araştırma fonunu, bir “gazeteci” kalkıp da, kendilerinin açık açık isimlerini vererek “Şu şu kişiler ceplerine atmışlardır” diye ilan etseydi acaba ne yaparlardı.

Dahası, adamın biri milletin kürsüsüne çıkıp da ölmüş pederlerine, ölmüş mâderlerine aynen Süleyman Sarıbaş gibi dümdüz gitseydi, acaba ne yaparlardı.

“İfade özgürlüğüne girer, eleştiri sınırları içindedir” mi derlerdi? 


YARGITAY FECİ BİR ÇIĞIR AÇTI

Adalet bakanının izni 2008’de geri getirilince, biz 301 rezaletinden büyük ölçüde kurtulduk sandık. Hiç sanmayalım. Çünkü Yargıtay’ın son Orhan Pamuk tazminat kararı 301’le ilgili değil. 301’in yanından dolanıyor. Böylece Türk hukukunda korkunç bir içtihat yaratıyor. O kadar ki, bekleyiniz, çıkacak absürt sonuçlar insanın kanını donduran türden olacak.

Şişli 3. Asliye Hukuk’un “Bu insanlar dava açamaz, çünkü dava ehliyetleri yoktur” diye iki kez direnmesine rağmen, Yargıtay davayı Borçlar Kanunu’nun “kişi haklarına saldırı” hükümleri bağlamında kabul ediverdi. Açıkça şöyle diyor:

“Her Türk dava açabilir”

“Açılan dava, kişilik haklarına saldırı gerekçesine dayanmaktadır. Hukukumuzda bu kavrama nelerin girdiği yargıya bırakılmıştır. Bunun içine mesleki kimlik, şeref, haysiyet, ırk, din ve vatandaşlık, bir millete aidiyet duyguları girer. Bu durumda, bu davacılar, ‘Otuz bin Kürd’ü ve bir milyon Ermeni’yi öldürdük” demiş olan Pamuk’a dava açma ehliyetine [hakkına] sahiptir.”

Bu bir Yargıtay Hukuk Genel Kurulu (YHGK) kararı. Daha önceki Yargıtay 4. Hukuk Dairesi kararını aynen tekrarlıyor. 4. Hukuk? Bana ve Prof. Kaboğlu’na TBMM kürsüsünden “Babalarının kim olduğunu öğrenmek istiyorlarsa analarına sorsunlar” diyen eski milletvekili Süleyman Sarıbaş’ı “ifade özgürlüğü” gerekçesiyle beraat ettiren Daire (21.02.2010 tarihli R-2 yazıma bkz.). “Davacılar” dediği ise; şu anda Ergenekon’dan tutuklu bulunan ve yine tutuklu Veli Küçük’le eşgüdüm halinde olarak, Dink ve Pamuk’a adliye koridorunda tükürmek ve tehdit dahil her türlü saldırıyı düzenleyen Kerinçsiz ile ekibi. Yargıtay kararını okurken bakın akla neler geliyor:

1) Türk hukukunda dava açmak veya davaya müdahil olmak çok titiz kurallara bağlanmıştır. Dava açabilmek için olaydan ciddi ve direkt zarar görmek gerekir. Mesela bir adam öldürüldüğünde oğlu müdahil olabilir, ama yeğeni olamaz. Burada sırf “Türk olmak” dava açabilmeye yetmiş.

2) Yettiğine göre, bu “hakaret”, birer Türk evladı olan Yargıtay yargıçlarına da yapılmıştır. Bu yargıçlar davaya nasıl bakabildiler o zaman? Bizim hukukumuzda “çıkar çatışması” diye bir kavram vardır: yargıç, kendi çıkarını ilgilendiren davaya bakamaz. Niye çekilmediler öyleyse davadan? Böyle her Türk evladının açabildiği bir davada tarafsız davrandıkları konusunda ben şahsen hiç ikna olmadım.

Kaldı ki, Dink davası savcısı Ö. F. Eminağaoğlu da ikna olmamış ki, Hrant’ın Türklüğe hakaret ettiğini Daire onayınca, Yargıtay Cumhuriyet Savcısı sıfatıyla itiraz etmişti: “Türk vatandaşı olmak, davaya müdahil olabilmek için yeterli değildir. Suçtan doğrudan zarar görmek lazımdır. Aksi halde, Türk vatandaşı olmak durumundaki tüm yargıçların da ‘suçtan zarar gören’ konumunda kabulü gerekecektir. Böyle yargıçların davaya bakmasının yasak olduğu kuralından hareketle, bu tür davalara hiçbir Türk yargıcın bakamayacağı gibi bir aşamaya gidilir” (Yeni Aktüel, 08.02.2007). (Tabii, her şeyin bir fiyatı vardır ve Eminağaoğlu’na bu mütalaası nedeniyle açılan disiplin davası 30.10.2009’dan bu yana HSYK önünde beklemektedir).

Buradan çıkan mantıkî sonuç: Böyle davalarda yurt dışından geçici ithal yoluyla yargıç getirtmeliyiz. Görüyor musunuz her Türk evladının Pamuk’a dava açabileceğini kabul etmenin mantıksızlığını, absürtlüğünü?

Yargıtay’ın “Türk” tanımı?

3) Yargıtay şimdi acilen bir “Türk” tanımı yapmak mecburiyetindedir. Çünkü şimdi Gayrimüslim TC vatandaşlarından biri kalkıp da Pamuk’a dava açmak isterse ne olacak? Çok ciddi soruyorum, çünkü Yargıtay’ın bu davayı reddetmesi gerekir. Zira, kaç kere yazdım, Yargıtay içtihadına göre, Anayasa md. 66’da tanımlanmış “Türk” kavramına Gayrimüslim TC vatandaşları dahil değildir. Yüce Mahkeme bunu tam üç kere (1971, 74 ve 75 yılları) açıkça ilan etmiştir ve bunlardan biri de YHGK kararıdır: “Türk olmayanların meydana getirdikleri tüzel kişiliklerin taşınmaz mal edinmeleri yasaklanmıştır” (Balıklı Rum Hastanesi Vakfı kararı, 08.05.1974 tarih, 1971/2-820E ve 1974/505K sayı).

Tabii, yine bin kere yazdıklarımı tekrar pahasına söyleyeyim ki, Yargıtay bu açıdan hiç yalnız değildir. Bu iş taa 24 Anayasasının 88. Maddesinden başlar. Oradaki “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denir” cümlesindeki “vatandaşlık itibariyle” ibaresi, Hamdullah Suphi’nin kalkıp “Onlar vatandaş olabilir, ama Türk olamazlar” demesi üzerine bulunmuş bir formüldür (bkz. Mesut Yeğen, Müstakbel Türk’ten Sözde Vatandaşa, İletişim Yay., 2006, s.102-103). Arkasından devlet organlarının kararları sökün etmiş, bugüne kadar da devam etmiştir. 1942 Varlık Vergisi’nde yapılanlar bellidir. 1988 Sabotajlara Karşı Koruma Yönetmeliği “Memleket içindeki Yerli Yabancılar (Türk tebalı)”ları başlıca şüpheli ilan eder. İstanbul 2 no’lu İdare Mahkemesi’nin 17.04.1966 tarihli kararı bir Rum vatandaş için şu tabiri kullanmıştır: “Yabancı uyruklu TC vatandaşı”. 1965 tarih ve 625 s. kanunun 24/2 maddesi, Gayrimüslim vatandaş okullarına “Türk soyundan ve TC uyruklu başmüdür yardımcısı” atanmasını ister. Hepsini unutun, bu ülkede bir içişleri bakanı (Meral Akşener) Öcalan’a “Ermeni dölü” demiş ve hakkında soruşturma bile açılmamıştır. Çünkü Gayrimüslim TC vatandaşlarının Türk Milleti dışında tutuldukları artık “resmîyet kesbetmiştir”. Türklere hakaret suçtur, onlara hakaret serbesttir. 

Vahim yargıç hataları

4) Pamuk davasında mahkumiyet kararına imza atan yargıçlar, birçok açıdan çok vahim biçimde hatalıdırlar: Bir: Tarafsızlıklarına gölge düşürmüşlerdir. Kendilerinin mensup olduğu bir milletin her ferdinin dava açmasına olanak sağlamışlardır. Oysa, kapıcıları aşağılayan bir diziyle ilgili davada herhangi bir kapıcının dava açamayacağına karar vermişlerdi. İki: Ayrımcılık yapmışlardır. Vatandaşlar arasında “siyasi düşünce” ayrımı yapmışlardır. Benim anamı babamı sinkaf edici küfür savuran milletvekilini bile beraat ettirirken, Pamuk’u mahkum etmişlerdir. Üç: Sadece kendi zihniyetleri açısından önemlidir ama, Türklüğü aşağılamışlardır. Çünkü davayı kabul ettikleri anda, Osmanlı dönemindeki 1915 rezaleti gibi aşşağılık bir olayın, 1923’ten sonra kurulmaya başlanan Türk Milleti’ne ait olduğunu kabul etmişlerdir.

Bütün bunların da ötesinde, bu yargıçlar, Türkiye’de ifade özgürlüğünü feci biçimde tehlikeye atmışlardır. Bundan sonra artık hiç kimse kalkıp da “İslam dini kadınları aşağılıyor” diyemez çünkü Pamuk kararından sonra bütün Müslümanlar ona tazminat davası açma hakkına sahiptir. Hiç kimse “Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini işgal altında tutmaktadır” diyemez çünkü artık bütün “Türk”ler ona tazminat davası açma hakkına sahiptir.

Fazla uzattım. 150 yıl önce Ziya Paşa merhum bu konuyu tek beyitle anlatmış: “Kadı ola davacı ve muhzır [mübaşir] dahi şahit / Ol mahkemenin hükmüne derler mi adalet?”