Dünya

"Krizin bedelini Avrupa’daki Türkler ödeyecek"

Strasbourg Üniversitesi Öğretim Üyesi, siyaset bilimci Prof. Dr. Samim Akgönül, Ankara ile Avrupa arasında son günlerde yaşanan krizin Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenliler üzerinde olumsuz etkileri olacağı görüşünde.

21 Mart 2017 20:55

DW Türkçe: Ankara ile başta Almanya ve Hollanda olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri arasında son günlerde yaşanan diplomatik kriz Avrupa cephesinde nasıl yankılanıyor?

Burada "diplomatik kriz" olarak adlandırılacak bir şey görmüyorum. Taraflardan birinin en üst yetkililerinin diğerine nazi, faşist "lale" gibi küfürler etmesi ve bunu sadece iç politikada kendi kamuoyuna nefret enjekte edip, kimliksel tepkiyle hareket edeceklerini varsayması "diplomatik kriz" olarak adlandırılamaz. Olsa olsa kahvehane kavgasında kullanılan aşağılama olarak görülebilir. Bu durumun Batı Avrupa’da yankısı iki türlü oldu. Birincisi Almanya, Avusturya ve Hollanda hükümetlerinden ortak bir tepki geldi ve şantaja ve hakarete aynı üslupta cevap verilmemesine rağmen 'dik duruldu'. İkincisi de zaten popülist sağın kamuoyunda yükselişe geçtiği ülkelerde, ki buna Fransa da dahil, Türkiye’deki rejimin güvenilir olmadığı ve her türlü ilkeyi göz ardı edebileceği düşüncesi daha da yerleşti. Anca bu iki durum Türkiye ile ilgili durumlar. Kanımca işin başka bir boyutu var. Ankara Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenlileri birer "rehine", birer "araç" olarak görüyor ve dolayısıyla onların hayatını tehlikeye atıyor. Bu krizden sonra zaten yaşadıkları ülkelerde eğreti görülen Türkiye kökenliler, AKP destekçisi olsun olmasın, daha da riskli bir duruma geldiler, gene Türklüklerine hapsedilip çoğul aidiyetlerinden uzaklaştılar. İkili ilişkilerde kriz çabucak geçecektir, ancak Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenliler için bunun izleri kolay kolay silinmez.

Hollanda ve Almanya dışında başka Avrupa ülkeleriyle de benzer krizlerin yaşanması gündeme gelebilir mi?

Elbette, Türkiye’de rejim krizden beslenen bir rejim. Ne kadar çok kriz olursa o kadar çok ayrıştıcı kimliksel söylem üretebiliyor ve böylece yurttaşlarını kelimenin gerçek anlamıyla politikadan, yani kamuyu ilgilendiren asıl meselelerden uzak tutuyor. Dolayısıyla gene başka bir konuyu örtmek için yarın herhangi bir ülkeyle kriz icad edilebilir ya da var olan küçük bir olay köpürtülüp kriz haline getirilebilir. Kriztoto oynamak gerekirse kanımca en güçlü aday Avusturya zira bu ülke hem Türkiye rejimine karşı net tavırlar koyuyor hem de Diyanet’in ülkedeki rolünü sıfıra indirmeye çalışıyor.

Krizin aşılması veya normalleşme nasıl mümkün?

Şu anda seçim dönemimdeyiz. Avusturya’da ve Hollanda’da yapıldı Fransa’da ve Türkiye’de yapılacak. Bu dönem sona erdiğinde ilişkiler çabucak yumuşayacaktır. Türkiye dostlarını kolay harcıyor ve zora geldiğinde hemen ağız değiştiriyor. Normalleşme gerçekleşecektir. Ama gene bu durumun kurbanı olarak Avrupalı Türkler kalacak.

Bu krizin kısa, orta ve hatta uzun vadede Ankara-Avrupa ilişkileri açısından sonuçları neler olabilir?

Kısa vadede Avrupa-Türkiye ilişkileri "göçmen krizi" denilen toplumsal dramın rehinesi. Almanya dışında diğer AB ülkeleri mülteci korkusundan Ankara’ya göz yummayı seçtiler. Ancak Hollanda’da seçimler yapıldı ve Fransa’da bahar aylarında seçimler gerçekleştirilecek. Yaz aylarından itibaren Ankara’daki rejimin şantajına boyun eğmeme eğlimi ortaya çıkabilir. Orta vadede Türkiye-AB ilişkileri iki tarafı da sevindirecek bir biçimde durdu. Türkiye’nin Kopenhag kriterlerini çöpe atması ve AB’nin kendi iç siyasal krizi bunun başlıca sebepleri. Önümüzdeki yılllarda durumun düzeleceğine dair bir işaret de yok. Ancak uzun vadede Türkiye’nin yönü Avrupa’dır. Avrupa’da popülist sağ zayıflayabilir, kimliksel endişeler azalabilir, Türkiye de bir gün Milliyetçi-İslamcı sarmaldan kurtulabilir ve duraksama devrinden sonra ilerleme tekrar başlayabilir.

Eğer Avrupa diye bir bütünden konuşacak olursak, bu bütün Ankara ile ilişkileri nereye götürmek isteyebilir bundan sonra?

Maalesef öyle bir bütün henüz yok. Ancak Türkiye'deki iktidar bu bütünün oluşmasına katkıda bulunuyor zira herkesi kendisine cephe almaya zorluyor. Ankara’nın elindeki iki maşa, yani "göçmenler" ve "İslami terör" tehditleri sınırına ulaştı. Diğer taraftan Türkiye ne Ortadoğu’nun ne de Rusya’nın AB’ye alternatif olamayacağını er ya da geç anlayacaktır. Gene de kanımca AB’ye tam üyelik şimdilik gerçekçi bir perspektf değil.

Mevcut kriz, aslında iki tarafın da, yani hem Avrupa hem de Türkiye'de yönetimlerin işine gelmiyor mu? İki taraf için Türkiye-AB ilişkilerini daha rasyonel bir tabana oturtmak için fırsat olabilir mi?

İki taraf derken hem Türkiye’de iktidardaki nasyonal-islamist hem de Batı Avrupa’daki ırkçı popülist partiler kastediliyorsa evet, iki tarafın da ekmeğine yağ sürüyor. Rasyonel tabandan kasıt artık Türkiye’nin AB tam üyeliğinin mümkün olmayacağını açık açık söylemekse, elbette o da olabilir. Şimdilik bu rasyonel tabana oturdu zaten. Ancak uzun vadede roller değişebilir. Süreç tekrar başlayabilir. Avrupa için Türkiye ailenin utanılan ama gene de aileden olan, atsa atamayacağı satsa satamayacağı uzak bir akraba.

Avrupa ile kriz denince akla hep AB geliyor. Oysa Ankara, üyesi olduğu Avrupa Konseyi'yle de sorunlar yaşamakta. Avrupa Konseyi’nden kopma riski var mı?

Türkiye hem Avrupa Konseyi’nin kuruluşundan beri üyesi hem de büyük finansörlerinden biri. Son yıllarda Avrupa Konseyi içinde güç kazanmak için atağa geçti. Ancak bu güç Avrupa Konseyi’nin kurucu değerleri "demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü" ilkelerini geliştirmek için değil, tam aksine bu ilkeleri ihlal edince Avrupa Konseyi'nden gelebilecek eleştirileri engellemek için kullanılıyor. Diğer bir deyişle Ankara Avrupa Konseyi'ni de evcilleştirmeye çalışıyor. Geçen seneye kadar bu taktik işe yaradı. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri'nin son raporu ve Avrupa Konseyi'nden giderek yükselen sesler bu durumun ilelebet süremeyeceğini gösteriyor. Hele "idam" gibi konularda takınılan tavır Türkiye’nin ilk ve son Avrupa çıpası Avrupa Konseyi'ni de kaybetme riskini artırıyor.

Strasbourg Üniversitesi'nde Öğretim Üyeliği yapmakta olan Prof. Dr. Samim Akgönül tarihçi ve siyaset bilimci kimliğe sahip. Fransız Ulusal Bilimler Araştırmalar Merkezi (CNRS) araştırmacısı olarak da görev yapan Akgönül, Syracuse Üniversitesi'nde "Avrupa'da ayrımcılık, ırkçılık ve azınlıklar, "Türkiye-AB ilişkileri" ve "Türkiye Siyasi ve Toplumsal Tarihi" dersleri de vermekte. Akgönül'ün, azınlıklar ve göçmenler konularında AGİT ve Avrupa Konseyi gibi uluslararası kurumlar düzeyinde uzmanlık görevi de bulunuyor.

© Deutsche Welle Türkçe

Kayhan Karaca / Strasbourg