Macbeth veya modern bir hegemonun trajedisi
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Macbeth veya modern bir hegemonun trajedisi

“Öylesine kan içinde yüzüyorum ki artık — Geri gitsem de belâ, ileri gitsem de”

Macbeth veya modern bir hegemonun trajedisi
“Macbeth ve Banquo’nun fundalıkta cadılarla karşılaşması”,  Théodore Chassériau (1855)

Amerika ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı hukuksuz savaşın üzerinden üç ay geçti. Ama halen nasıl bir seyir izleyeceği belirsiz. Bu belirsizlik kuşkusuz savaşların doğasında var. Tolstoy ünlü eseri Savaş ve Barış’ta askeri, coğrafi ve kişisel sayısız faktör ve değişkeniyle sırf bu belirsizliği, savaşların seyrinin önceden hesaplanamazlığını anlatmak için binlerle sayfa yazar.

Ancak şimdiki İran savaşının değişken seyri, savaşların doğasındaki bu olağan belirsizliğe indirgenebilecek gibi değildir. Yolunu kaybetmiş bu seyir, küresel üstünlüğünü yitirme korkusuyla giderek daha fazla saldırganlaşan ve şiddete bağımlı hale gelen bir hegemonun trajedisidir. Belirsizlik savaşın değil, fakat çöken bir hegemonun geleceğidir.

Askeri-endüstriyel ve ekonomik verilerdense ona sadece duymak istediğini söyleyen yakın bir ‘uzman’ çevresi ve dahası İsrail istihbaratı/kâhinlerine kulak veren bir Trump/Amerika, bu nedenle, geleceğin muzaffer hegemonu olmaktan çok dört yüz yıl öncesinin Macbeth’i gibidir.

Macbeth

William Shakespeare’in en ünlü trajedilerinden biri olan ve kahramanıyla aynı ismi taşıyan eserinde, general Macbeth savaşta kazandığı zaferin ardından Kral Duncan tarafından ödüllendirilmek üzere ülkeye çağrılır. Yanında silah arkadaşı Banquo, İskoçya’ya dönerken, ıssız bir fundalıkta üç cadı ile karşılaşır. Cadılar kâhindir ve ona bir gün kral olacağını, arkadaşı Banquo’nun ise soyundan krallar çıkacağını söyler.

Bu kehanet başta uzak bir ihtimal gibi görünür. Ama kısa süre içinde Macbeth’in kafasındaki iktidar arzusunu harekete geçirmeye yeter. Eşi Lady Macbeth’in de teşviki ve yönlendirmesiyle Macbeth sonunda cinayete dair tereddüdünü bir kenara bırakır ve Kral Duncan’ı, kendi evinde misafir edildiği gece sinsice öldürür. Böylece Macbeth kehaneti gerçekleştirir ve kralın yerine geçip tahta çıkar.

Asıl trajedi de işte bundan sonra başlar. İktidarı ele geçirmiştir, fakat artık onu her an kaybetme korkusu içinde yaşamaya mahkumdur. Onun sözleriyle: 

“İş kral olmakta değil, kral olup sağ kalmaktadır.” 

İktidarı ele geçirmek uğruna işlediği ilk cinayet, diğer cinayetlerin de başlangıcı olur. Giderek artan bir paranoya içinde Macbeth her gün yeni bir düşman yaratır ve kendi yarattığı bu düşmanları yine kendisi birbiri ardına öldürür. Hayatta kalmanın öldürmek demek olduğu bu şiddet sarmalı, sonunda kaçınılmaz biçimde onu kendi yıkımına sürükler.

William Shakespeare (1564-1616)

İktidarını koruyabilmek için Macbeth nasıl giderek daha fazla şiddete başvurmuş idiyse ABD de benzer şekilde küresel üstünlüğünü sürdürebilmek için bunu yapıyor. Elbette bu, son yıllarda ortaya çıkmış yeni bir şey değil. ABD savaşı ve şiddeti, II. Dünya Savaşı sonrası yeni uluslararası düzenin başlıca kurucu güçlerinden biri olarak sahneye çıktığından beri bir dış politika aracı olarak kullanıyor. Siyaset bilimci Lindsey A. O’Rourke sadece Soğuk Savaş döneminde (1947-1989) ABD’nin 72 rejim değiştirme girişiminde bulunduğunu, bunların 66’sının gizli, 6’sının ise açık müdahale şeklinde olduğunu belgelemiştir. ABD’nin küresel hegemonyasını kaba güçle koruma çabası Soğuk Savaş dönemiyle de sınırlı kalmaz. Sovyetlerin 1989’daki çöküşünün ardından oluşan yeni tek kutuplu uluslararası düzende de devam eder. Örnekler boldur. Afganistan (2001), Irak (2003), Libya (2011), Suriye (2011’den itibaren), Honduras (2009), Ukrayna (2014) ve Venezuela’ya yönelik rejim değişikliği girişimleri de bunların arasındadır.

Son kırk yılda, sadece on gün dışında, her gününü dünyanın bir yerinde bir savaş veya çatışmayla geçiren ABD, maceracı lider veya komutanlarının savaşa sürüklediği talihsiz bir ülke değildir, fakat bizzat hegemonik mantığı savaş olan bir ülkedir. Irak işgaline karşı çıkmış olmakla övünen Obama, örneğin, insansız hava araçlarıyla uzaktan saldırı konusunda rekor kırar. Trump ve Biden da kendi ‘renklerini’ katarak ‘mücadeleyi’ sürdürür. Bugün ABD dünyanın dört bir yanında açtığı cephelerle birlikte Yemen’deki saldırılar ve Gazze’de halen süren soykırım ve Lübnan’a yönelik saldırılardan ya doğrudan ya da dolaylı olarak sorumludur.

Giderek artık bu müdahaleler, öte yandan, ABD’nin gücünden çok onun hegemonik çöküşünü simgeler. Yakın bir zamanda hayatını kaybeden yeni-muhafazakârlardan Michael Ledeen’in Irak Savaşı sırasında ABD için söylediği “Her on yılda bir küçük, beş para etmez bir ülkeyi alıp duvara çarpmalı ki dünyaya ciddiyetini göstersin” sözleri bu çöküşün erken bir itirafı gibidir. Buna göre, haksız ve hukuksuz da olsa - ki hemen her zaman böyle - kaba güç gösterisi belirli aralıklarla tekrarlanmalıdır ki herkes ayağını denk alsın. Dosta, düşmana ve belki de en başta kendi kendilerine, küresel düzenin başat aktörünün kim olduğu yeniden hatırlatılsın.

Oysa bu kaba güç gösterisinde, gösterilenden fazlası vardır. Hegemon gücünü kanıtlarken, aslında gücünün sınırlarını da göstermiş olur. 

ABD, çöküşe geçen bir imparatorluk 

İran Savaşı’nda, ABD’nin gücünden çok gücünün işte bu sınırlarını gösterdiğini savunduğu makalesinde Alexander Clackson ABD’nin hedefleri olağanüstü bir hassasiyetle vurabileceğini, birden fazla cephede eşzamanlı olarak varlık gösterip askeri üstünlüğünü sürdürebileceğini söylüyor. “Ama bu gücü istikrarlı siyasi sonuçlara dönüştürmesi artık çok zor.” Saldırıyor, gücünü sergiliyor ama siyasi-ekonomik herhangi bir çıktı elde edemiyor. Bunun ilk ve en önemli örneği, karşılaştığı kararlı direniş karşısında ilk kez ezici askerî üstünlüğünün mutlak bir zafer sağlamaya yetmediği gerçeğiyle yüzleştiği Vietnam’dı. Ardından Irak, Afganistan ve Libya geldi. Dünyanın en gelişmiş askerî tekno-gücüne sahip olmasına karşın ABD bu ‘cephelerde’ yıktığıyla kaldı ve kalıcı sonuçlar dayatamadı/yaratamadı.

Şimdiki savaşta yaşananlar da, eğer çok daha kötüsü değilse, bunun gibi bir açmazı ortaya koyuyor. İsrail ile kol kola 37 gün boyunca İran’da askeri ve sivil hedefleri bombaladıktan, ülkenin askeri ve siyasi üst düzey yöneticilerinin önemli bir kısmını öldürdükten ve hatta ordunun teknik altyapısına önemli kayıplar verdirdikten sonra bile rejimi çökertmeyi bırakın, ondan en ufak bir taviz bile koparamadı. “Rejimi tamamen değiştirdik”lerini iddia eden Trump’ın tek ‘başarısı’ ise rejimi zayıflatmak yerine İran halkını ortak/müdahaleci emperyal düşman karşısında ve rejim etrafında birleştirmek oldu.

Amerikan emperyalizmi kendi tarihindeki benzer bir trajediyi/komediyi hızlandırılmış bir şekilde tekrar etti ve tıpkı Afganistan’da, Taliban’dan aldığı rejimi yirmi yıl sonra Taliban’a geri vermesi gibi İran’da da Hamaney’den ‘aldığı’ rejimi Hamaney’e verdi. 

İran’ın kazanmak için yapması gereken tek şey kaybetmemektir

15 günlük geçici ateşkes süresinin dolmasına bir gün kala Trump “süresiz ateşkes” ilan ettiğinde, bu İran için başta zafer gibi görünmemişti. Oysa, teknik olarak üstün bir gücün keyfi saldırısına dayalı bunun gibi asimetrik çatışmalarda sıkça vurgulanan temel bir ilke vardı; İran’ın kazanmak için yapması gereken tek şey kaybetmemekti. Ve İran kaybetmedi. Nokta atış vuruş sistemlerinden benzersiz deniz gücüne kadar ABD’nin dünyanın en gelişmiş askerî gücüne sahip olmasına karşın İran asimetrik yöntemler aracılığıyla daha zayıf bir devletin bile nasıl kayda değer maliyetler dayatabileceğini gösterdi.

Hürmüz Boğazı bu açıdan kritiktir. Küresel petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği bu ‘dar boğaz’, savaş öncesinde üzerine sıkça konuşulan bir meseleydi. Ancak şimdi ilk kez pratikte test edildi ve önemli bir jeopolitik koza dönüştüğü kanıtlandı. Bu yolla İran hem direniş hem de küresel ekonomi üzerinde caydırıcı sonuçlar yaratabilme kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Petrol fiyatlarının yükselmesi ve gübre sıkıntısı nedeniyle de küresel tarımsal üretimin tehlikeye düşmesiyle telaşlanan ve bir yandan ona buna tehditler savururken diğer yandan ne yapacağını şaşırmış bir şekilde İngiltere, Avrupa ve hatta Çin’i boğazı açmak için bas bas yardıma çağıran ABD gücünü göstermeye çalışırken, böylelikle, o gücün neyi başaramadığını veya sınırlarını da görünür kılmış oldu.

Wallerstein bundan daha yirmi dört yıl önce, Irak Savaşı’yla ilgili olarak yazdığı bir makalesinde bundan bahsetmişti. George W. Bush yönetiminin Irak’ı işgal etme fikrine saplandığını ve bunun ABD hegemonyasının yapısal gerilemesini hızlandıracak stratejik bir hata olduğunu söylemişti. O dönemde, çoğu yorumcu için ABD “tek süper güç”tü. Oysa Wallerstein tam tersini savunuyordu. Askeri olarak belki halen en güçlü oydu ama artık dünyayı tek başına yönetecek meşruiyet, ekonomik üstünlük ve siyasi kapasiteye sahip değildi. Bush’un savaştan siyasi olarak ciddi zararla ayrılacağını ve ABD’nin zaten gerileyen küresel gücünü daha da zayıflatacağını söylemişti.

Trump, ulusal çıkarlardansa bireysel çıkarlarını önceleyen bir başkan

Hatırlayalım; Wallerstein’ın bunları söylediğinde (2002) henüz Çin bugünkü ekonomik yükselişinden uzakta, Rusya ise Sovyetlerin dağılması sonrası toparlanma aşamasındaydı. Silikon Vadisi'nin teknolojik üstünlüğünün sarsıldığı, ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı açtırmak için Çin ve Rusya’dan yardım istediği düşünülürse, ‘süper’ gücün Wallerstein'ın 24 yıl önceki argümanına ‘uygun’ ilerlediği görünür. Bunun için Bush’u Trump’la, Irak’ı ise İran’la değiştirmek yeterlidir. Yine de Trump’ın İran savaşıyla Bush’un Irak savaşı arasında önemli bir fark vardır; ulusal çıkarlardansa bireysel çıkarlarını önceleyen bir başkan ve İsrail’in büyük etkisi. Bu iki faktör aynı zamanda savaşın daha da içinden çıkılmaz bir noktaya gelmesinin de en önemli nedenlerinden. Bilindiği gibi Trump’ın bu savaşa girmesinde İsrail’in kritik bir rolü/çıkarı var. Geçerken belirtmeli ki bu İran savaşının ABD’nin çıkarlarına aykırı olduğu anlamına da gelmez.

“Savaş, ABD’nin ulusal çıkarlarına aykırı değildi, ama yine de son derece kişisel bir karardı” diyor Amerikalı siyaset bilimci Norman Finkelstein. Trump ulusal çıkarları tanısa da kendi kişisel çıkarları doğrultusunda hareket eden bir başkan. Bu ise daha önce benzeri görülmemiş bir durum. Clinton, Carter, Obama, Bush gibi başkanlar farklı şekillerde de olsa daima ‘ulusal çıkarlara’ hizmet ettiler, o çizgiden sapmadılar ve/veya bunu bilen ekipler tarafından yönlendirildiler. Oysa Trump, Hegseth, Rubio, Witkoff ve Kushner gibi gerek televizyon gerekse emlak dünyasından devşirilen ve sadece “evet efendim” diyen isimlerden oluşan bir yönetim kurdu. “Strateji ile taktik arasındaki farkı bile bilmeyen” bu ‘uzmanlar topluluğunun’ enformasyon boşluğunu ise İsrailliler seve seve doldurdu.

Trump’a bu savaşın “çocuk oyuncağı” olacağı, İran’ın zaten uçurumun kenarında bulunduğu ve küçücük bir darbeyle düşeceği söylendi. Ve İsrail istihbaratının ‘kazanma garantili’ bu savaşına/yağlı iş teklifine Trump kendi ihtişamını artırma gayesiyle koşa koşa gitti.

Fotoğraf: DER SPIEGEL  

Napolyon gibi döneceksin!

Cadıların kulağına fısıldadığı ihtişam vaadine kapılıp Macbeth nasıl kendi felaketine yürümüşse Trump da İsrail yanlısı çevrelerin ve Washington’daki şahinlerin “Napolyon gibi döneceksin”, “Ortadoğu’yu yeniden şekillendireceksin” veya “İran’a diz çöktüreceksin” gibisinden kehanetlerine ellerini oğuşturarak inandı.

Oysa arkadaşı Banquo, Macbeth’i daha en başta uyarmıştı. Cadıların her dediğine inanırsa Cawdor beyliğiyle yetinmez, kral olmak sevdasına düşerdi! 

“Tekin değil bütün bunlar: Başımızı derde sokmak için.
Şeytanın doğru da söylediği olmaz mı bize?
Yalansız bir iki yemle avlayıp bizi sürükler kalleşçe uçurumlara.”

Cadılar Macbeth’e öncelikle Cawdor beyi olacağını söylemiş, söyledikleri de kısa sürede gerçek olmuştu. Artık kral olacağı fikrini kimse kafasından silip atamazdı.

Tıpkı bunun gibi Trump’a da birtakım öncül küçük doğrular üzerinden büyük bir yanılsama satıldı. “Liderlerini öldüreceğiz…” Ve rejim kendiliğinden çökecekti! Savaşın ilk günlerinde gerçekten de Ayetullah Hamaney de içlerinde, liderlerin önemli bir kısmı öldürüldü. Ama ne rejim değişti ne de İran teslim oldu.

"Amerika savaşa nasıl sürüklendi?" başlıklı New York Times makalesinde de detaylı bir şekilde değerlendirildiği gibi Neteyahu’nun Beyaz Saray’da yaptığı sunumda Trump savaşın sadece ilk saatlerine odaklanıyordu. İlk günden her şeyin biteceğine sabitlenmişti. Savaşın daha ilk saatlerde ekranlara koşarak ‘erken zafer’ ilan etmesi de bunu gösteriyordu.

Amerikan ordusunun en önemli kademesini temsil eden General Caine oysa İsrail’in sunduğu plana şüpheyle yaklaşıyordu. Savaşın birkaç taktikle kazanılamayacağını, iyi düşünülmüş, uzun erimli bir stratejiye ihtiyaç olduğunu savunuyordu. Askeri kapasitelerini inkar etmeyen Caine “Tamam, İran'ı bombalarız ve liderlerini öldürürüz” diyordu. “Peki ya sonra?”

Sonrasını Kral Duncan’ı öldürmek için gerçek bir gerekçesi olmadığını bilen Macbeth de önemsememişti. Beni mahmuzlayan tek şey, diyordu, kendi yükselme hırsım. 

O da bir atlayış atlıyor ki atın üstüne.
Öbür tarafına düşüyor, eğerde duracak yerde.”

Hırslı ve kendi kişisel çıkarlarına, kol saati veya şapka gibi dandik birtakım hediyelik eşyaların üzerine Amerikan başkanı olarak kendi mührünü vurdurup televizyonlarda satışa çıkaracak kadar düşkün bir lider olarak Trump İsrail’in ‘yağlı iş teklifini’ kabul edip, üzerine ikinci kez düşünmeye bile gerek duymadan savaşa girmişti. Brifinglere odaklanmakta bile zorlanan bir başkanın, savaşın uzun vadeli stratejik sonuçları üzerine etraflıca kafa yorması elbette beklenemezdi. O sadece, Napolyonvari bir poz vereceği o zafer gününe hazırlanmıştı. Ama o gün bir türlü gelmedi. Gelmesi de halen pek mümkün görünmüyor.

Yapman gereken tek şey: Daha çok baskı, daha çok bombardıman, daha çok kan!

Artık iyice görünür olan başarısızlığı Amerika’nın zayıflayan küresel gücüne bağlamaktansa Trump kişisel bir başarısızlık ve aşağılanma olarak algılıyor. Bir yandan çatışmayı yeniden tırmandırabileceğini ima eden kabadayı tehditler savururken, bu nedenle, diğer yandan tehditler için verilen sürenin dolmasına yakın yeni ateşkes ilanlarıyla süreci uzatıyor. Böylelikle kendini, ne daha ileri gidebildiği ne de geri çekilebildiği bir çıkışsızlığın içine hapsediyor.

Bu ruh hali de elbette Trump’a özgü değil. Onun sınırlı dili ve zekasının ifade edemediğini Macbeth onun yerine dile getiriyor: 

“Engel dinlemem artık kendi çıkarımın önünde.
Öylesine kan içinde yüzüyorum ki artık.
Geri gitsem de belâ, ileri gitsem de.”

Macbeth içine hapsolduğu şiddet sarmalından çıkamıyordu. Cinayet üstüne cinayet işliyor, tam da bütün düşmanlarını ortadan kaldırdığını düşünürken bir yenisini yaratıyordu. Bu ise onu cadıların kehanetlerine gitgide daha bağımlı hale getiriyordu. Cadılara gidip her seferinde daha fazlasını öğrenmek istiyordu. Oysa öğrenmeye çalıştığı şey gerçekliğin kendisi değil, fakat kendi korkularını yatıştıracak ve hırsını besleyecek cevaplardı.

Trump bu açıdan da bir Macbeth’ti. İran savaşı beklentilerini karşılanmadıkça, İsrail istihbaratı ve dolayısıyla yönlendirmelerine daha da bağımlı hale geldi.

İstediğini alamayan bir Trump’ın, başını daha fazla belaya sokmadan ceketini alıp İran’dan çıkması ‘riskine’ karşı İsrail ve savaş yanlıları onun duymak istediği konuşmayı yapıyor ve onu şimdiden bir fatih gibi selamlayıp, nihai zaferin çok yakında olduğunu söylüyorlar. Ama diyorlar, yapman gereken tek şey: Daha çok baskı, daha çok bombardıman ve daha çok kan!

İsrail istihbaratı ve savaş konusundaki yönlendirmeleri Trump için böylelikle sorgulanamayan birer “kehanet” haline geliyor. Aldığı haberin veya gerçekleşmeyen kehanetin hüsranıyla daha saldırgan, daha öfkeli ve daha irrasyonel davranıyor. Sivil atyapıyı, köprüleri, enerji santrallerini havaya uçurmayı ve bütün ülkeyi taş devrine döndürmeyi ‘vaat’ ediyor. Ve hatta bütün bir uygarlığı yok edip, İran’ı yeryüzünden silmenin ‘müjdesini’ veriyor.

Ama yine de İran geri adım atmıyor. Ve İran halkı, içerdeki bütün sorunlarına karşın rejimin karşısında değil, uygarlık etrafında birleşiyor. Bombalanma tehdidi altındaki enerji santrallerinin ve köprülerin etrafında dondurucu soğukta, ölmeye hazır şekilde bekliyor.

Ağzından çıkarabileceği en büyük tehditlerin bile bir işe yaramadığını gören Trump tekrar cadılara/İsrail’e gidiyor. “Bana halk ayaklanacak, rejim devrilecek demiştin” diyor. “Hani, ajanların her yerdeydi?” 

İran varoluşsal bir tehditle karşı karşıya

“Bu defa öyle bir şey yapacağız ki…” diye İsrail yanıtlıyor. “Bize ateşkes diye yalvaracaklar!” Ve ablukacıyı abluka altına almayı Trump’a “sihirli bir çözüm” gibi sunarlar. İran’ın Hürmüz Boğazı trafiğini engelleyip petrol akışını durduracak, bu ise ülkenin ekonomik ve ardından siyasal çöküşünü getirecekti. Bombalar ve suikastlerin yapamadığını limanların abluka altına alınması yapacaktı.

Oysa İran bunun gibi yaptırımların yabancısı değildir. Yıllardan beri süren ambargo ve yaptırımlarla yaşamayı öğrenmiş, direnmenin yollarını bulmuştur. Buna karşın, yaptırımlar elbette etkisiz değildir. IMF verileri de bunu gösterir. Sadece son iki ayda ülke GSYİH’sinin yaklaşık %40’ını kaybetmiş, yıllık enflasyon %70’lere dayanmıştır. Gıda ve sağlık gibi temel ihtiyaçlarda fiyat artışları çok daha yüksektir. İran halkının acı çektiği kesindir. Ancak beş haftalık aralıksız askeri saldırıyla diz çöktürülemeyen bir rejimin/halkın, ekonomik baskıya boyun eğmesi de pek mümkün değildir. Siyaset bilimci Robert Pape, ağır ekonomik yaptırımlarla karşı karşıya kalan devletlerin “tamam, teslim oluyoruz” dediği bir savaş örneğinin tarihin hiçbir döneminde görülmediğini söyler. Pape Küba örneğini verir. 60 yıldır süren ekonomik ambargolar Küba’da rejim değişikliğine yol açmamıştır. Bir diğer örnek ise Rusya’dır. ABD ve Avrupa’nın 2022’den bu yana süren ezici ekonomik yaptırımlarına karşın Rusya’dan hiçbir taviz/çıkar elde edilememiştir. Hele ki çatışmanın, taraflarca “varoluşsal tehdit” olarak algılandığı durumlarda ekonomik rasyonalite çoğu zaman güvenlik kaygılarının gerisinde kalır.

Siyasi bir varlık olarak İran tam da böylesi bir varoluşsal tehdit karşısında, hayatta kalma savaşı veriyor. Bu da onları son derece yüksek ekonomik ve insani maliyetlere katlanmaya dirençli hale getiriyor. Realist uluslararası ilişkiler yaklaşımının önde gelen isimlerinden John Mearsheimer “Böyle bir tehditle karşı karşıya kalırsanız…” diyor. “Hayatta kalmak için gerekirse ot bile yersiniz.”

New York Times da aynı ‘fikirde’. İran'ın Hürmüz Boğazı'nın kapanmasına aylarca dayanabileceğini ve İran’ın bu ablukanın ekonomik baskısına, Donald Trump’ın artan petrol ve bunu takip eden gıda fiyatlarının neden olacağı siyasi baskıya dayanabileceğinden çok daha fazla dayanabileceğini belirtiyor. Ve ablukacıyı abluka altına almanın pek de işe yaramayacağı sonucuna varıyor.

O halde, şimdi yapılacak tek şey tekrar cadılara gitmek oluyor. Macbeth de öyle yapıyor ve ne olursa olsun, geri adım atmama yönündeki öğüdünü alıyor:

“Elini kana bula, yılma, yolundan şaşma!
Ana karnından çıkmış hiç kimseden korkma.” 

“Söyleyin bana, Banquo’ya ne olacak?”

Cadılardan hiçbir insanoğlunun onu öldüremeyeceğini öğrenen Macbeth rahatlıyor. Tabiat yeter demedikçe ve eceliyle son nefesini vermedikçe yaşayacaktır. “Falıma diyecek yok doğrusu! Ne güzel!” Ama artık Macbeth’e bunu bilmek de yetmiyor ve dayanamayıp, cadılara bilmeye can attığı o ‘müstehcen’ hakikati soruyor:

“Söyleyin bana, söyleyebilirseniz:
Banquo’nun oğulları kral olacak mı bu ülkede?” 

O ana kadar kehanetlerin yalnızca kendisini yenilmez gösteren kısımlarına tutunan Macbeth, ilk kez daha fazlasını öğrenmeye çalışır ki bu da cadıların söyleyebileceklerinin sınırını teşkil eder. Cadılar hep bir ağızdan “Daha fazlasını öğrenmeye çalışma” der. Bu işin nereye varacağını veya Macbeth’in akıbetini iyi bilen cadılar, bu akıbeti Macbeth’ten saklar.

Benzer şekilde İsrail de İran’a yönelik savaşın öyle kolay olmayacağını önceden biliyordu. Zaten iki ülkenin - Amerika ve İsrail - amaçları da tam da bu noktada ayrışıyordu. Trump tıpkı Venezuela’da olduğu gibi işini bir günde halledip İran’ın petrollerine el koymanın ve ihtişamına ihtişam kattığı ‘hızlı ve acısız’ bir zaferin peşindeydi. Oysa İsrail’in ‘derdi’ başkaydı. O uzun süreli istikrarsızlık, bölgesel kaos ve hareket kabiliyetini yitirmiş bir İran’la sonuçlanacak uzun vadeli bir çatışmanın peşindeydi. İsrail’in genişleme stratejisi küresel ekonomik çöküşten öncelikliydi. Bu yüzden, o vadedilen ‘hızlı ve acısız’ zaferi elde edemeyen Trump’a her söyledikleri bir öncekinin tercümesiydi: Daha fazla sertlik, daha fazla risk ve daha fazla kan!

Trump bunları yapmaya zaten dünden razıydı. Ama yine de İsrailli kardeşlerim diyordu, “Öğrenmek istediğim bir şey daha var: Söyleyin bana, Banquo’ya ne olacak?”

Shakespeare’in trajedisinde Banquo, sadece bir karakter değildir. O geleceğin, gelecekteki iktidarın temsilcisidir. Cadılar Macbeth’e kral olacağını söylerken Banquo’ya da soyundan krallar çıkacağını boşuna söylememiştir. Macbeth bugünün iktidarını ele geçirmiş olabilir. Oysa gelecek ona değil, fakat Banquo’ya aittir.

Bu da bizi Banquo karakteri ile Çin arasında kurulabilecek bir paralelliğe getirir. ABD açısından mesele sadece İran değildir. Çin’in önlenemeyen yükselişi ve küresel sistemde yaratmaya başladığı dönüşümdür. Daha birkaç yıl öncesine kadar Avrupa ve Amerika’nın plastik atıklarını toplayan ve ucuz/adi ürün ihracatına yaslanan ve Batı’nın muhtemelen hep böyle gideceğini sandığı Çin şimdi elektrikli araçlarda zirvede. Batarya teknolojisinde Batı’yı bir hayli geride bıraktı. Dünya artık ‘adi’ Çin mallarıyla değil fakat elektrikli arabalar ve robot süpürgeler gibi ileri teknoloji, yapay zekayla desteklenmiş gelişmiş Çin mallarıyla dolu.

ABD’nin İran, Rusya ve Venezuela gibi enerji üreticileri üzerindeki nüfuz mücadelesi de zaten Çin’in bu yükselişiyle yakından ilişkili. Tekno-endüstriyel ölçekte baş edemediği bir Çin’i, onun enerji ve ticaret ağlarını sınırlayarak veya hatta gerekirse - ki sık sık gerekiyor - müttefiki üçüncü ülkelere saldırarak dizginlemeye çalışıyor.

Küresel ekonomik gücünü ona buna saldırarak, petrollerine el koyarak veya ambargo/yaptırımlarla müttefik ülkeler arasındaki ticareti kıskançlıkla baltalayarak sürdürmeye çalışan ABD geçmişin olmasa da geçmekte olan bir dünyanın ‘süper gücüdür’. ABD’nin/Trump’ın kendisi de bunun farkındadır ki geleceği temsil eden Çin’i %125’lere varan gümrük vergileriyle boğmaya çalışır.

Trajedinin komediye döndüğü yer de burasıdır. Zira, hiçbir zaman uygulanmayan bu vergilerle Trump dünyayı üstüne güldürür.

Trump:“Tüm kartlar bende.”
Şi:“Kartlar Çin’de üretildi.” 

Ölmekte olan bir imparatorluğun son çırpınışları

İran savaşı, bölgesel bir çatışmadan ibaret değildir, küresel güç dengesinde zaten başlamış olan dönüşümü hızlandıran tarihsel bir dönüm noktasıdır. Ekonomik üstünlüğü gerileyen ve buna paralel, müttefiklerinin mutlak ‘itaati’ azalan ABD’nin elinde kalan tek şey askerî üstünlüğüdür. ‘Süper’i gitmiş bir ‘gücün’ ne işe yarayacağını ise Machiavelli daha yüzyıllar önce söylemiştir: “Eğer elinizde yalnızca kaba güç varsa, onu kullanmanız güç göstergesi değil ancak zayıflık göstergesidir ve kullananı daha da zayıflatır.”

İran karşısında yaşanabilecek bir başarısızlığın önceki yenilgiler gibi telafi edilebilir olmayacağını söyleyen Amerikalı muhafazakar Robert Kagan da Machiavelli ile ‘aynı’ fikirdedir. “Böyle bir kırılmadan sonra artık ne eski statükoya dönüş mümkün olacak ne de Çin ile Rusya’nın yükselen etki alanları sınırlanabilecektir.”

Yükseliş konusunda İran’ı da atlamamalıdır. Askeri/sivil direniş kapasitesini açığa çıkaran bu savaş onun yalnızca bölgesel bir aktör olmadığını göstermiştir. İran artık küresel denklemin başlıca güçlerinden biridir. 

“Çık, lanetli leke, çık!” 

Macbeth ve onun işbirlikçisi eşi Lady Macbeth işledikleri cinayetlerden sonra artık rahat yüzü görmezler. Suçluluk duygusu içinde kıvranır, korku içinde yaşarlar. Macbeth uykularını yitirmiştir. Artık dinlenemez, vicdanı onu rahat bırakmaz. Lady Macbeth ise ellerini sürekli yıkama hastalığına tutulur. “Çık, lanetli leke! Çık diyorum!” diye ellerindeki hayali kanı temizlemeye çalışır.

Minab’da bir günde 168 okul çocuğunu öldüren, Gazze’de, Lübnan’da kan dökmeden gün geçirmeyen Trump ve Netanyahu’nun bu gibi hasletleri olduğu ihtimal dışıdır. Suçluluk duygusu içindeki Macbeth’in kendi kendine söylediğini, o halde, her fırsatta tekrarlayıp dünyaya ve kendimize hatırlatmak bir görevdir:

“Koca Poseidon’un bütün denizleri
Yıkayabilir mi bu elleri?”


Kaynaklar

- William Shakespeare, Macbeth, çev. Sabahattin Eyuboğlu, Remzi Kitabevi, 1981. 

- Immanuel Wallerstein, “Iraq War: The Coming Disaster,” Los Angeles Times, 14 Nisan 2002.

- Lindsey A. O’Rourke, Covert Regime Change: America's Secret Cold War,  Cornell University Press, 2018.

- Chris Kremidas-Courtney, “The Iran war and the limits of American power,”  European Policy Centre, 20 Mart 2026.

- Alexander Clackson, “ What the Iran War Reveals About the Limits of US Power,” Geopolitical Monitor, 24 Mart 2026.

- Jonathan Swan and Maggie Haberman, “How Trump Took the U.S. to War With Iran,” The New York Times, 7 Nisan 2026.

- Robert Kagan, “Checkmate in Iran,”  The Atlantic, 10 Mayıs 2026.

- Brett Christophers, “Assume the Worst,” London Review of Books, Vol. 47 No.2,  November 2025.

- James Meek, “Ten-Foot Chopsticks,” London Review of Books, Vol. 47 No. 22, December 2025.

İlgili İçerikler