Bırakın da yoksulluğumu, beni yoksullaştıranları getirin!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bırakın da yoksulluğumu, beni yoksullaştıranları getirin!

Yoksul olmak ‘utanılacak’ bir şeyse de bilindiği gibi yasak değildir. Yasak değil fakat utanılacak bir şeyse, peki görünürlüğü neden ‘yasaklanır’? Belki de doğru soru, o halde, bu yoksulluktan asıl kim utanır?

Bırakın da yoksulluğumu, beni yoksullaştıranları getirin!

Yoksulluk utanılacak bir şey midir? Yoksulluk bir utançsa, bu utancın sebebi nedir? Geçmişten şimdiye, geleneksel ve modern kültür, yoksulluğun bir utanç kaynağı olduğu konusunda anlaşır gibidir. Ama sebebine gelince, her biri kendine göre bir açıklama getirir.

Japon folklorunda, örneğin, yoksulluğun sebebi Yoksullar Tanrısı’dır. İnsan biçimli bu tanrı, evlere gizlenir. Ve gizlendiği evlere yoksulluk getirir. Masalın çeşitlemeleri vardır. Yaygın bir çeşidinde, eskici Gohei derme çatma bir kulübede tek başına yaşıyordur[1]. O kadar yoksuldur ki evlenip bir aile bile kuramamıştır. Ne giyecek doğru düzgün bir giysisi, ne de yiyecek bir şeyi vardır. Yılbaşı gelmiştir. Hava dondurucu ayazdır. Ağzına koyacak bir lokması olmaması bir yana, hiç değilse biraz ısınsa iyi olacaktır. Azıcık odunum olsa…” diye düşünür. Yoktur. Aklına, döşemenin tahtalarını söküp yakmak gelir. Ama daha ilk tahtayı kaldırmıştır ki altından küçük, yaşlı bir adam çıkar. Gohei şaşırır. Düş gördüğünü sanarak gözlerini ovuşturur. "Beni tanımadın mı?” der adam. Ben, Yoksullar Tanrısı’yım.” Tanrı, uzun zamandır Goheinin evinde yaşıyordur. Ama senin yoksulluğun artık bana bile fazla geliyor” der. Ve ayrılmaya karar verir. Ayrılmadan önce, fakat onca zamanın hatırına beraber bir şeyler içmek ister. Oysa Gohei’nin ikram edilecek bir damla içkisi bile yoktur. Halinden utanır. Ve ağlamaya başlar.

Yoksullar Tanrısı (The Declaration of the God of Poverty), Edo Dönemi, MFABoston

Yoksulluğunun sebebi Yoksullar Tanrısı olmasına karşın, Gohei, ona ikram edecek bir şeyi olmamasından ötürü utanır. Bu ise, sebebi ne olursa olsun yoksulluğun utanılacak bir şey olduğu fikrini besler. Sebebi tanrı olabilir. Ama utanç, yoksula aittir!

Gencecik bir köy öğretmeni olarak Mahmut Makal’ın gördüğüne sadık, yalın bir dille anlattığı 1950’lerin köy yoksulluğunda da benzer bir ‘utanç’ işbaşındadır. Ülke nüfusunun çoğunluğunun köylerde yaşadığı bir zamandır. Makal’ın Varlık Dergisi için yazdığı notlar 1950’de Bizim Köy[2] ismiyle kitaplaşınca, doğal olarak dikkatleri üzerine çeker. Ve köylülerin yoksulluğu bir anda bütün çıplaklığıyla görünür olur. Altı toprak, üstü toprak evlerde” soğuktan donan, kışı kuru ekmekle geçiren ve çocukları açlıktan ölen köylüler fakat bu ‘görünürlükten’ memnun değildir. Tükendiyse benim un tükendi!” derler. Benim paçamdaki bitten ne ister?” diye sorarlar. Biz şunun şurasında zor kıt geçinelim diyoruz, o da gidip bizi elalemin içinde rezil ediyor!”

Bu utanç, öte yandan, ne masalsı zamanlar ne de 1950’lerin köylü toplumuyla sınırlıdır. ‘Askıda ekmek’ için sıra bekleyen bir annenin ‘utancı’ zira günümüzde bir istisna değildir. Derme çatma eşyalarından utanıp, arkadaşlarını eve çağıramayanları öğrendiğimiz güncel saha araştırmaları da bunu destekler[3]. Ve yoksulluk günümüzde bir utanç olarak deneyimlenmeye devam eder.

Askıda ekmek kuyruğu, Fotoğraf: Kerim Uğur/ANKA

Yoksul olmak ‘utanılacak’ bir şeyse de bilindiği gibi yasak değildir. Yasak değil fakat utanılacak bir şeyse, peki görünürlüğü neden ‘yasaklanır’? Belki de doğru soru, o halde, bu yoksulluktan asıl kim utanır?

Yoksulluk ‘ayıbı’ ve görünürlük savaşları

Yoksulluk bir ‘itibar’ meselesidir. Devletlerin itibarı vardır. Ve o itibarı korumanın yolu, yoksulluğu ortadan kaldırmak değilse, bu ‘ayıbı’ inkâr etmektir. Antik medeniyetlerden modern ulus-devletlere, tarih bunun örnekleriyle doludur. Yoksulluk bardaktan taşana kadar inkâr, bardaktan taşıp görünür olunca ‘idareedilir.

Bir iktidar için yoksulluktan çok, bu yoksulluğun görünürlüğü bir tehdittir. Ve her iktidarın bu tehdidi inkâr ve idare yöntemi farklıdır. Antik Roma’da örneğin, yoksullar karınların doyurulup eğlencelerin düzenlendiği ekmek ve sirk (bread and circuses)” festivalleriyle yatıştırılırdı. Yoksulluğu ahlaki bir kusur sayan Ortaçağ Avrupası’nda yoksullar hak eden ve hak etmeyen olarak ikiye ayrılır, böylelikle yoksulluk ‘bölünerek’ idare edilirdi. Dullar, yetimler ve yaşlılar, örneğin, dilenmeleri ve yardım istemeleri normal karşılanan, yardımı hak eden yoksullardı. Hak etmeyenler, yani bütün öteki yoksullar ise ‘tembel ve aylaktı’. Yoksulluğun hak eden/etmeyen şeklinde ontolojik bir kategoriye indirgenmesi de bu idarenin bir parçasıydı. Hak etmeyen yoksulluk, deyim yerindeyse, yoksulun ‘etinde’ vardı. Ve tıpkı eve yerleşen Yoksullar Tanrısı gibi, günün birinde kendiliğinden evden ayrılması dışında, ondan kurtulmak mümkün değildi.

Başka bir örnek 19. yüzyıl İngiltere'sinden. Ülke hızla sanayileşirken, kentler işçi mahalleleriyle dolup taşıyordu. İşçiler sağlıksız koşullarda, sağlıksız beslenip, sağlıksız bir hayat sürüyordu. Bir yandan da yoksulluğun görünürlük savaşları başlamıştı. Görünürlüğün mücadele alanlarından biri istatistikti. Görünürlük, devletler için sorumluluk anlamına geldiğinden, istatistikle ‘savaş’ daha ilk günden istatistik kadar önemliydi. Devlet ve egemen sınıflar yoksulluğu düşük göstermeye çabalarken, reformcu Charles Booth sokak sokak gezerek 17 yılda tamamladığı, yoksulluk ve eşitsizliğin ilk renk-kodlu haritasında (color-coded map) yoksulluğun ‘rengini’ çıkarmış ve Londranın üçte birinden fazlasının yoksul olduğunu, sağlıksız koşullarda yaşadığını, yanı sıra yoksul mahallelerinin hastalık saçtığını kanıtlamıştı. Böylelikle görünür olan yoksullar, halk sağlığı ve kentsel iyileştirme adı altında ‘göz önden alınmaya’ ve mahalleleri şehir dışına taşınmaya başlamıştı. Bugün hala İngiltere’de bu mahallelerin izlerini görmek mümkündür. Tıpkı benzer bir kaderi yaşayan Balat ve Fener gibi rengârenk, tarihi evleriyle turistik bir kasaba olan Saffron Walden’ın birkaç sokağı, örneğin, eski bir işçi mahallesidir. İşçiler, evlerin sağlıksız olduğu ve yıkılacağı gerekçesiyle çıkarılıp, şehir dışına taşınmış oysa daha sonra bir karar değişikliğiyle evleri boyanıp zenginlere satılmıştı. Yoksullar kaderlerini yanlarında götürmüş, yoksul mahallesi artık zengindi. Ve tıpkı Yoksullar Tanrısı gibi, yoksullar evden ayrılınca evlerin yoksulluğu da bitmişti!

Saffron Walden, İngiltere (üst) /Balat, Türkiye (alt) 

Bootha benzer bir şekilde, çalışmaları gelecekteki ‘ifşacı gazeteciliğin’ temelini oluşturan Amerikalı gazeteci Jacob Riis de elinde fotoğraf makinesi, 1880’lerin New York’unda gecekondu mahallelerini sokak sokak gezerek çektiği fotoğraflarla oradaki sefil hayatı inkâr edilemeyecek bir şekilde belgeleyince yoksulluk hiç olmadığı kadar görünür olmuştu.

Yoksulluğun, görünürlük yoluyla duyarlılık geliştirmeyi amaçlamayan ve kazara veya yanlışlıkla görünür olduğu durumlar da vardır. Bunlardan biri Viktoryen dönem İngiltere'sindeki ‘turistik’ gecekondu turlarıdır.

“Öteki Yarı Nasıl Yaşar (How the Other Half Lived, 1890)”,  Jacob Riis, Preus Museum

‘Kazara’ görünürlük

1880’lerde Londra’da, dönemin hiciv dergisi Punch’un gecekondu turları (slummibus) diye andığı yeni moda turistik bir ‘eğlencebaşlamıştı. Ağır sanayi kapitalizminin kitlesel işçi sınıfını yarattığı, kırsal nüfusun altyapısız kentlere çekilip, kentlerin gecekondu mahalleleriyle dolup taştığı bir dönemde, zengin ile yoksul arasındaki fark, iki farklı biyolojik tür kadar açılmıştı. Hayatları birbirlerinden o kadar farklıydı ki üst sınıflar, yaşadıkları saygın muhitlere sadece birkaç kilometre uzaktaki bambaşka bir dünyaya, gecekondu mahallelerine turistik bir ilgi duymaya başlamıştı. Dönemin atlı otobüsleriyle, hakkında ilginç şeyler anlatılan bu mahallelere geziler düzenlemiş ve geziler kısa sürede moda olmuştu.

Viktorya Dönemi Londra'sında Gecekondu Turları, Punch, 1884

Seyredilecek bir manzara olarak yoksulluk veya gecekondu turlarında, ‘turistler’ yabancı bir ülkeyi keşfeder gibi sokaklarda dolaşıyor ve birbirlerine, birbirlerinden ilginç yoksulluk hallerini gösteriyorlardı.

Bu ‘seyirlerde’ evsizler çok, evler azdı. Değil ev, oda bile bulunmuyordu. Yataklar dönüşümlü kullanılıyor, insanlar vardiyalı uyuyordu. Bir gecelik pahalıysa, yataklar birkaç saatliğine kiralanıyordu. Yatağa gücü yetmeyenler için başka ‘seçenekler’ de vardı. İngiltere’nin soğuk ve yağışlı havası, evsizleri, ‘neresi olursa olsun yeter ki bir damı olsun’ türünden seçeneklere yöneltiyordu. Bir odada bütün bir gece bir bankta oturmak, örneğin, bir peniydi. Otururken uyuyakalıp düşmemek için vücudunuzu bir yerlere yaslamak isterseniz, biraz daha ödemeniz gerekirdi. İp-yatak (Rope beds) denen bu ‘orta halli’ çözümlerde, insanlar vücutlarını, odalara çamaşır ipi gibi gerilen iplerin üzerine bırakır ve iplerin üzerinde bir çamaşır gibi uyurdu. Isıtma olmadığından kimisi ipin üstünde donarak ölürdü. Bir uyandırma servisi olarak, sabah beşte ipler kesilir ve evsizler, ölü veya diri, sokaklarına geri dönerdi.

İki penilik ip-yataklar, Eduard Fuchs, 1909 Gettyimage

Her keseye uygun yatacak bir yer vardı. Bankta oturmak veya kendini bir ipin üzerine bırakarak ‘yatmakla’ karşılaştırıldığında ‘dört-penilik tabutlar (coffin beds) görece lüks kaçardı. Bunlar gerçek tabut değildi. Ama tıpkı bir tabut gibi tasarlanmış, tek kişilik ahşap kutulardı. Yan yana dizilir ve geceliği dört peniye kiralanırdı.

Seyirlik bir ilgiyle başlayan bu gecekondu turları, öte yandan, kısa sürede gazete manşetlerine Londra’nın karanlık yüzü şeklinde yansıyıp da gazeteler yoksulluk hikâyeleriyle ve sokaklar hayır kurumlarının sefil aileleri eski püskü giysileri ve çıplak ayaklı çocuklarıyla sergilediği yardım toplama gösterileriyle dolup taşınca, zaten orada olan yoksulluk bütün çıplaklığıyla ve kazara görünür olmuş ve devlet gecekondu reformunu başlatmak zorunda kalmıştı.

Salvation Army’e ait bir sığınaktaki tabut yataklar, Londra, Fotoğraf: Salvation Army

Bu 19. yy hayır kurumlarının, yoksulların yoksulluğunu göstere göstere sergiledikleri ve çıplak ayaklı çocukların performansına dayalı gösterileri, televizyon kanallarının 1990’lardan bu yana yaptıkları hayır programlarına benzerdi. Bir farkla. Gecekondu turlarıyla, eşzamanlı olarak ortaya çıkan kitlesel yoksulluk toplumsal bir yoksulluk olarak görünür olmuş ve tekil reformların yanı sıra yoksulluğu üreten sistemin kendisini sorgulamaya açmıştı. Oysa günümüzde, televizyonların veya sosyal medya hesaplarının ahlaki sansür tanımayan, ‘yoksul avcısı’ yayınlarıyla viral olan yoksulluk kendi hayırseverini arayan, tekil bir yoksulluktur. Kamera, güneş altında buzlu bir içeceğe yaklaşır gibi yaklaşır ve yoksulluk ‘çıplak ayaklı’ bir performansa, hayırseverlik ise deyim yerindeyse canım yardım etmek istiyor” türünden tüketilebilir bir nesneye, bir ‘içeceğe’ dönüşür.

Öte yandan, görünürlük neredeyse hiçbir zaman bir var-yok meselesi değildir. Fakat sürekli bir mücadele alanıdır. Yoksulların sistemi sarsma potansiyeli olan görünürlüklerine karşı zira Viktoryalı egemen sınıflar da hemen karşı atağa geçmişti. Bardaktan taşan yoksulluğun inkârı artık mümkün değilse, idaresine gidilmişti. Argümanları, yoksulların yoksulluğunun sistemden kaynaklanmadığı fakat onların tembellikleri, kefareti bekleyen günahları ve/veya ahlaksızlıklarından kaynaklandığıydı. Kötüsü, yoksulların da benzer fikirde olmalarıydı. Yoksullar tembel ve günâhkardı. O halde, yoksulluk bir utanç değilse neydi?

Görünürlüğün mücadele alanı olarak edebiyat ve yoksulluğu yazmak

Görünürlük, bireysel düzeyde bizi elalemin içinde rezil ediyor” gibisinden bir utanç olarak deneyimlenebilse de, tarihten bu yana yoksullar için aynı zamanda siyasi bir mücadele alanıdır. Bireyin tekil utancı, zira toplumsalda bir hak talebine dönüşür. Ve toplumsalın baskısıyla devletler harekete geçmek zorunda kalır. Dünyanın iki büyük kentindeki yoksulluğu sergileyen Riss ve Booth’un çalışmalarından sonra da olan buydu. Riss işçi sınıfının koşullarını düzeltmeye yönelik birtakım reformlara ilham kaynağı olurken, Booth konut reformu ve dünyanın ilk emeklilik sistemine önayak olmuştu.

Yoksulluğun yapısal nedenleri ile yüzleşmekten kaçınan ve bunun bir yolu olarak yoksulların görünürlüğünü yasaklayan/baskılayan devletlere karşı bir mücadele alanı da edebiyattır. Oliver Twist ve Bir Noel Şarkısı gibi eserleriyle, örneğin, toplumun dikkatini çocuk işçiliği ve ağır sanayi kapitalizminin sefalet koşullarına çeken Dickens yarattığı toplumsal etkiyle, kadın ve çocukların çalışma saatini 12-16 saatten 10 saate düşürmeyi amaçlayan On Saat Yasası’nı etkilemeyi başarmıştır.

Ama örnekler, hep böyle kazasız belasız da değildir. Zira devletler, eli kolu bağlı oturup beklemez. Görünürlük savaşına yasaklar, baskılar, sansür ve ağır yaptırımlarla karşılık verir. Yoksulluğu geniş kitlelerin gözünde görünür kılma gücüne sahip basın ve edebiyat, hedeflerin en belirginidir. Örnekler çoktur. Biri Anadolu köy yoksulluğunu ‘fazla gerçekçi’ bir dille anlatan ‘komünist’ Makal ise diğeri de Sovyetler’deki zorunlu kolektivizasyonun yol açtığı yerinden edilme ve yoksulluğu ‘kabul edilemez bir ışık altında’ tasvir eden ve ‘yeterince komünist olmayan’ Platonov’dur.

Makal ve Platonov

Makal’ın köy yoksulluğunu anlattığı Bizim Köy’ü sadece ‘yoksulluklarından utanan’ köylüleri rahatsız etmez. Asıl rahatsız olan, henüz yirmi yaşlarında olan Cumhuriyet’in resmi ideolojisidir. Cumhuriyet ‘ilerleme’ demektir. Modernleşme, kırsal kalkınma ve medeniyet demektir. Oysa köylerdeki açlık, sefalet ve cehalet, bunların tam tersini söylüyordur. Yoksulluk, ‘kitaba’ uymuyordur. Kitap doğrudur. O halde, yoksulluk diye bir şey yoktur’. Dönemin yönetici seçkinleri arasında inkârcı bir huzursuzluğa yol açan bu bardaktan taşan yoksulluk sonunda yazarının başına bela olur. Makal baskı görür. Komünistlikle suçlanır. Ve sonunda mahkûm edilir. Mahkumiyetin bu kadar hızlı olmasında, yaklaşan seçimlerin de payı vardır. Tek partili dönemdir. Ve yaklaşan seçim öncesi, gerçeklerin görünür olması iyi olmamıştır[4].

Mahmut Makal (1930-2018)

Makal’ın Köy Enstitüsü’ndeki öğrencilik günlerinden, ona göre bu enstitülerin varlık nedenini de özetleyen ilginç bir anısı vardır. Ankara’dan devlet büyükleri enstitüyü teftişe gelmiştir. İlköğretim Genel Müdürü, o sırada duvarın dibinde ders yapan çocuklara sorular sormak ister. Makal’ı kaldırır. Makal çekingen bir çocuktur. Büyüklerin karşısında büsbütün tutulur. Sesi bile çıkmaz. Genel Müdür öğretmene döner ve bunun çocuğun kusuru olmadığını belirterek Size düşen…” der. İşte, konuşmayan bu çocukları konuşturmak, düşünmeye ve düşündüğünü söylemeye alıştırmaktır.

Büyüklerin’ karşısında sesini yutan o çocuk bundan yedi yıl sonra Bizim Köy adlı eseriyle konuşacak ve konuştuğu gibi, seçimlere birkaç ay kala, Mart 1950’de hapse atılacaktır.

Platonov onun kadar ‘talihli’ değildir. Bundan yirmi yıl öncesine kadar adı neredeyse hiç bilinmeyen, ancak günümüzde devrim sonrası Rus edebiyatının en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Andrey Platonov en önemli eserleri arasında yer alan Çevengur, Çukur ve Can gibi romanlarından hiçbirinin kendi yaşamında yayınlandığını görememiştir. 1930'ların dergilerinde çıkan birkaç kısa öyküsü, o da ancak sansürlenerek basılabilmiştir. İşçi sınıfından gelen ve gençliğinde Sovyet Devrimi'nin tutkulu ve idealist bir destekçisi olan Platonov yaşadığı hayal kırıklığına rağmen devrim’den vazgeçmez[5]. Ancak ‘gözünün gördüğüne’ de derinden bağlıdır. Ve eserlerinde tekrar tekrar işlediği mesele, gerçek/pratik karşısında fikrin/teorinin çöküşüdür. Öte yandan, bunu ne Bolşevik Devrimi ne de Sovyetler Birliği’ne saldırmak için yapar. Zaten, ikisini de destekler. Ama sosyalizmin zaferini ilan ettiği ilk on yıllardaki kıtlığı, yoksulluğu ve zorunlu kolektivizasyonun yol açtığı sorunları görünür kılması, devrime doğrudan bir ihanet/saldırı olarak algılanır[6].

Andrey Platonov (1899-1951)

Yazdığı ilk, en uzun ve birçok yönden en iddialı romanı Çevengur’un yayımlanmaması üzerine Platonov çaresizlik içinde, devrimin yarı-resmi edebiyat otoritesi Maksim Gorki’den yardım ister. Romanın elyazmasıyla birlikte yolladığı mektubunda Yayınlanmıyor…” der. Devrim’in yanlış tasvir edildiğini ve eserin bir bütün olarak karşı-devrimci olduğunu söylüyorlar.” Gorki elyazmasını okur. Cevabı bir tavsiye niteliğindedir. Amacınız ne olursa olsun…” der. Gerçeği kabul edilemez bir ışık altında tasvir ettiniz[7]."

Makal da Platonov da eserlerinde açıktan siyasi bir eleştiriye girişmez. Ne devleti ne hükümeti doğrudan karşılarına alır. Kitaplarında kendileri değil, sadece yoksulluk konuşur. Ama ‘çıplak ayaklı’ bu yoksulluğu teorisiz, yalın bir dille anlatmaları siyasi, ajitatif metinlerden etkili olur. Ve biri komünistlikle, diğeri yeterince komünist olmamakla suçlanır.

Bu iki örnek, devletlerin yoksulluğu toplumsal bir sorundan ziyade bir tehdit olarak ele aldıklarını ve onu görünmez kılmak için neler yapabileceklerini ama aynı zamanda bu sistematik görünmezliğe/baskılamaya/sansüre karşı edebi direnişin gücünü gösterir.

DEVAM EDECEK...


Kaynaklar:

[1] Japon Masalları, Çev. Temel Keşoğlu, Doruk Yayınları, Ankara, 2000.

[2] Mahmut Makal, Bizim Köy, Literatür Yayınevi, İstanbul, 2008.

[3] Necmi Erdoğan (Ed.), Yoksulluk halleri, İletişim Yayınları, İstanbul, 2007.

[4] William Armstrong, Turkish Modern: Bizim Köy, Medium, Feb. 2016.

[5] Robert Chandler, People person: the greatness of Andrey Platonov, Prospect, June 2024.

[6] Sheila Fitzpatrick, Andrei Platonov, London Review of Books, Vol. 38 No. 23. 1 Dec. 2016

[7] Bryan Karetnyk, Chevengur Andrey Platonovs risky critique of early Stalinism”, Financial Times, Dec. 2023.

İlgili İçerikler