Kibre karşı, bazen haddini bilmemek de lazım!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Kibre karşı, bazen haddini bilmemek de lazım!

Bir kadına, bir anneye, bazı acılı annelerin derneğinin başkanlığını yapana “haddini bil” diyen, bir zamanlar yine kibirden akan bir şey demişti. Uçakla parçalanan 20 “şehit asker”in büyük çoğunluğu astsubay, biri de uzman çavuştu ya, “Paşa Bakan”ın şöyle bir “paşasözü” de ordu tarihine ve ülkenin “kibirli tarihi”ne yazılmıştı...

Kibre karşı, bazen haddini bilmemek de lazım!
Azerbaycan-Gürcistan sınırında düşen C-130 askeri kargo uçağındaki 20 asker

Zaman geçti ama zaman hakikaten geçip gider mi? Olayları, kayıpları birbiri üstüne eklersiniz ve yenilerine yer açmak için, öncekileri elersiniz; öyle mi?

Askeri kargo uçağında “20 şehit” de “uğurlandı” ve sen sağ ben selamet, “zayiat” raflarına kalktı kalkacak!

Geriye elbette acılı aileler, bir miktar soruşturma; bulunacak ve fatura kesilebilecek birkaç “suçlu” ile yığılmış haberler kaldı. Bir de bu gök kubbede “nahoş” bir seda kaldı:

“Haddini bil!”

“Darbe girişimi” sırasında Genelkurmay İkinci Başkanı olan, sonradan Genelkurmay başkanlığı yapan, derken Milli Savunma Bakanı tayin edilen “kıymetli kişi” bir dernek başkanlığı da yapan bir “şehit anası”na, cenazede kendilerini, iktidarı sorgulamaya kalktığı için böyle dedi: “Haddini bil!”

Ya aklına gelmedi ya da nezaketinden, “haddini bilmesi gereken” de ona dönüp “Siz de bir bilseniz. Yanı başınızdaki emir subayınızın bile darbeci Fetöcü olduğunun farkında değilmişsiniz, eğer farkında değilseniz! O yetmediği gibi, teslim olmuş, derdest edilmişsiniz. Darbeci beraberinde paket gibi üsse götürülüp getirilmişsiniz. Bir de başınıza bir şey geçirilmiş mi ne? Direnmemişsiniz bile” demedi.

“Denmeyen” bir şeyi ben de demedim işte!

Oysa bu ülkede, bu orduda, kendilerinin komutanlığı, Genelkurmay yönetimi sırasında, İŞİD'lileri kovalarken sınırı az geçip esir düşen bir astsubay, “Direnmeyip teslim olarak TSK’nın itibarını zedelemek suçu”yla ordudan atılmıştı!..

Neymiş? Alttaki asker “direnmediği için” atılırken, “üsteki ve üstteki” direnmese de terfi ediyor, ordunun en başına, hem apoletleriyle hem de sivilken geçebiliyor.

Fakat esas konumuz “kibir” olmalı! Neyin kibri bu? “Üstte” olmanın. Mesela nasıl Trump’a dirememesiniz de halkınıza karşı kibirli olabiliyorsanız bu dünyada, darbeciye direnmemiş şahsiyet de böyle kibirle “had” bildiriyor!

Bir zamanlar Ankara’daki törenlerde üstlere ayrı alttakilere ayrı camiler tayin eden “had” böyle bir şey. Bayrağa sarılı tabut önünde atıp tutanların tabut ayrımcılığı bile bu ülkede az yaşanmadı. Şimdi de varaklı varaksız tabut ayrımları dikkat çekti ama “haddini bil” yanında onların lafı bile olmaz!

Bir kadına, bir anneye, bazı acılı annelerin derneğinin başkanlığını yapana “haddini bil” diyen, bir zamanlar yine kibirden akan bir şey demişti. Uçakla parçalanan 20 “şehit asker”in büyük çoğunluğu astsubay, biri de uzman çavuştu ya, “Paşa Bakan”ın şöyle bir “paşasözü” de ordu tarihine ve ülkenin “kibirli tarihi”ne yazılmıştı.

Yıllarca TSK’daki “insan hakları” ve özlük hakları sorununu, baskıyı, mobbingi, emir-komuta sınırlarını çok aşan manevi ve maddi şiddeti, ayrımcılıkları, imtiyazları, adaletsizlikleri, bunların sonucunda bazen patlayan intiharları yazmıştım, yazıyordum. Bir gün Balçiçek Pamir o günlerde Genelkurmay İkinci Başkanı olan şimdiki bakana bunları sormuştu.

Cevap gazetedeki çaycıya atıfla gelmişti: “Hiç çaycıyla siz bir olur musunuz!”

Yani üst kademedeki ile ast denen alttakinin bir olamayacağını, “kibrin had bildirme” diliyle veciz bir şekilde ifade edivermişti, sonradan derdest edilebilen paşa!

Kastettikleri öyle sadece rütbe, kademe filan olmuyor. Bu kibir, bir üsttekine biat ederken, şekilde de görüldüğü üzre, derdest edilmiş olmaktan ya da sonradan Genelkurmay’da kendisi teslim olmuşken, ölümü göze alarak bir astsubayın “darbeci paşa” vurmuş olmasından da sıkılmıyor, hala “had” bildiriyor.

Kibir maalesef şahsa mahsus değil. Sadece orduya mahsus da değil. Bu ülke, tabii kadın amirler de vardır öyle ama özellikle “üstteki erkekler”in kendi üstlerine yahut tabi olduklarına yalakalık ve biat ederken, altlarındakilere ya da karşıt gördüklerine had bildirmesiyle debeleniyor.

Reislik, ağalık makamla, rütbeyle, statüyle, bazen servetle, bazen eğitmle bazen cehaletle; sözde “yasal sınırlara tabi” koltukların, masaların, kürsülerin esas sesi, toplumun ve insanların üzerine fırlattıkları kirli nefesi haline geliyor.

En tepeden fırlatılan “çürük, sürtük”ten, işte böyle derdest edilenin çayına, şekerine, haddine kadar! Kimi devlet gücüyle, kimi rütbe yıldızıyla, kimi üniformayla, kimi otoriteyi otoriterlik yaparak, kimi en debdebeli plazalarda bile alttakileri uşağı, kölesi sayarak, kimi maçoluğunu konuşturarak.

Emeklileri ölmedikleri, yıllarca maaş aldıkları için suçlayan erkek bakandan, “yoksulluğu boş ver, çocuk yapmaya bak” diye buyuran kadın bakana kadar.

Kendi hatalarıyla, kibirleriyle, iş bilmezlikleri ya da katakullileriyle batırdıkları ekonominin suçu da “haddini bilmezler”de, yanı başlarında, Genelkurmay odalarında kendi adamlarınca tezgahlanmış darbe girişiminin sorumluluğu da sadece darbecilerde!

Oysa, mesela zamanında Kıbrıs’ta bir astsubayı darp eden bir albayı yazdığımda, bana açılan dava silsilesinde o albay da vardı, Kıbrıs’taki bir general de şimdi bakan olan “derdest paşa” da onun bir üstü olan diğer “derdest paşa” da. Hepsinin imzasıyla. Sonradan o albayı kendileri general yaptı. Sonradan sonradan o albay, yani general de “darbeci” çıktı. Askeri Şura’da terfi ettirdikleri niceleri gibi.

Öyle ya bu ülkede, çatışmada yaralanıp bacağı sakat olduğu için esas duruşta esaslı duramayan “alttaki”ni, garnizonda herkesin önünde o bacağından tekmeleyen komutan bile terfi edebilmişti. Haddini öyle bildirmişti o da!

Belki de daha çocukluktan ailede sonra okulda, askerde, işyerinde, sokakta milyonlarca insan hep haddi bildirilerek yaşıyor ya da ölüyor. Bu yükle, o ezilmiş ruhlarla yeni çocuklar yetiştiriyor. Ya için için yaralarıyla yaşıyor ya da o yaraları, başkalarının üstünde de yeni yaralar açarak taşıyor. Kimi de taşıyamıyor, öyle yaşayamıyor; biliyorsunuz.

İnsan vicdanı, onurunu savunma dışında,  “had” bildirmez… ama insan yüreği de sürekli had bildirenlere katlanamaz gibi geliyor. Çünkü tarih biraz da had bildirmeye kalkışıp duranlara karşı, haddini bilmeyenlerin savaşı, mücadelesi. Bağımsızlık savaşları, sömürgeciliğe-emperyalizme karşı mücadeleler de öyle; devrimler ve halk isyanları da. Demokrasinin, olabildiği kadar tarihi de.

Değil mi!

 

 

 

    

 

 

İlgili İçerikler