‘Devrim’ özünde ‘dişil’ bir kavramdır!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

‘Devrim’ özünde ‘dişil’ bir kavramdır!

Dünyanın her yerinde feminist mücadelelerin, kadın hakları için eylemli olanların, kadın cinayetlerine karşı seslerini yükselten kadınların ‘sola daha yatkın olduğu’ anlaşılıyordu. Sanırım, “devrim” ne kadar “dişil bir kavram” ise bugünün esas “devrimci”si de öyle!

‘Devrim’ özünde ‘dişil’ bir kavramdır!

Dünyanın üzerinde bir heyula dolaşıyor. Bir mi, belki de iki.

Biri hem tarihsel olarak çok uzakta değil, hem de içinde bulunduğumuz tarihin kesif talihsizliği. Otoriter, despot yönetimlerden, aynı köklerindeki kimi büyük tarihi faşist kırılma gibi, seçimle iktidara yakın duranlar yahut çoktan adım atmış olanlar.

İkincisi, bu ‘faşizan popülizm’e karşı, biraz bildik ama çokça yeni bir dille, ‘sol’ ve sık sık ‘sol popülizm.’ Kısmen, Antonio Gramsci’nin ‘Interregrum’ dediği, ‘yönetenlere güven kalmadığı’ ve insanların sağa ve sola gittiği veya savrulduğu süreç.”

“Dünyanın Tozunu Atalım!” kitabına böyle başladım. Şu anda da dünyanın birçok yerinde, özellikle “gelişmiş, demokratik vs” denen ülkelerde hayat böyle akıyor. Yükselen sağ otoriterlik, hatta faşizan popülizm, yabancı düşmanlığından ırkçılığa doğru bir hat, seçim kazanan yahut iktidar ortağı olabilen veya oylarını arttıran, iktidara adım adım yaklaşabilen “faşistik” partiler…

Öte yanda da ciddi bir “uyanış” ve “direniş”le karşı cephenin oluşması, kimlik veya etnik farklılıklarına rağmen “çalışan sınıflar” bloğunda insanların dayanışması, örgütlenmesi ve “anti faşist” hareketlilik ile “toplumsal talepler”in birleşmesi. Hatta bunun, uzun süredir Gazze ve anti-İsrail bağlamında, savaş karşıtlığında enternasyonal boyut kazanması, Trump-Epstein-İsrail ekseninde bu “küresel muhalefet”in de büyümesi. 

Japonya mesela, “otoriter, faşistik” siyasi seçime kaymışken, bu hafta sonu yapılan Portekiz cumhurbaşkanlığı seçimleri “karşı cephe”ye dair örnek oluşturdu. Eski bir TV spor yorumcusu, “faşizan” Ventura’ya karşı, “sosyalist aday” Seguro yüzde 66 oyla kazandı. Cumhurbaşkanlığı “bizdeki gibi tek adam makamı” olmasa da, Portekiz haritası, her seçim bölgesiyle “kıpkırmızı” oldu!

Ama bunun iki tercümesi var: Biri “faşizan oylar”ın, bir önceki genel seçimde yüzde 22,8 iken cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci turunda yüzde 34’ü bulması; diğeri de “sosyalist aday”ın, merkez, hatta kimi “muhafazakâr” oyların da desteğiyle ikinci turda farklı kazanabilmesi. 

Kitabın fikrine ve hazırlığına giden süreçte de şimdi de, her iki “heyula”yı daha yakından izlemeye çalıştım, çalışıyorum. Çok net söyleyebilirim ki, “anti faşist” ve hatta “sol, sosyalist, devrimci ve elbette ekolojist” cephenin dinamiğinde “kadın yüreği” çok baskın.

Garip bir “etimolojik” çelişki vardır; tabii kelime ve kavramlarda “dişi-erkek” ayrımı yapan Latin kökenli dillerde: “Devrim” yani “revolution” dişidir, dişildir, kadındır; “devrimci” yani “revolutionnaire” mesela öncelikle erkek! “Devrimci” kişi müşahhas bir kadınsa ancak, önüne “la” eki lütfedilir. Faşizm, sosyalizm, komünizm gibi kavramların da “erkek” olageldiğini eklemeye gerek yok. “Demokrasi” ise “dişidir!” 

Oysa bu çağın, özellikle “karşı devrim”in seçimlerle de yeniden yol aldığı bu “tuhaf ve kasvetli zamanlar”ın başroldeki direnişçisi kadınlar. Elbette erkekler, erkek liderler, isimsiz mücadeleciler var ama “kadın bilinci”nin zaman içinde “muhafazkârlık”tan çok yönlü kopuşu ve otoriterliğe isyanının büyümesi çok daha hızlı.

Ailede, okulda, işyerinde, sokakta, gündelik hayatın her alanında ayrımcılığı, otoriterliği, şiddeti, baskıyı daha çok hisseden kadınlar, bilhassa gençleri ve bunların daha da koyusuna muhatap olan “LGBTi artı bireyler”in “anti otoriter” tavrı erkeklerin epey önünde.

Bunda elbette çeşitli “feminizmler”in, kadın mücadelelerinin, kimlik etrafında örgütlenme ve dayanışmaların rolü var. Ama giderek “toplumsal cinsiyet”i de aşıyor, “toplumsallaşıyor.” Geniş anlamda “çalışan sınıf muhalefeti”nin en kararlı ve en mücadeleci katmanı oluyor. “Her türlü otoriterliğe karşı” kadınlar, Minneapolis’ten Hindistan’a, Avrupa’nın her köşesinden İran’a kadar “cesaret”in ve “direniş”in ön saflarına geçiyor.

"Dünyanın Tozunu Atalım! Sınıf, İttifak, Mücadele, Umut…", Umur Talu, İletişim Yayınları, 2026

Sadece kadınlar oy kullansa...

Yine “Dünyanın Tozunu Atalım!”dan bir alıntıyla, Batı’daki seçimlere göre bir varsayımdan hareketle varılan bir sonucu aktarayım:

“Dünyanın her yerinde feminist mücadelelerin, kadın hakları için eylemli olanların, kadın cinayetlerine karşı seslerini yükselten kadınların ‘sola daha yatkın olduğu’ anlaşılıyordu."

Bir varsayımın, ‘Avrupa’da sadece kadınlar oy verse, kim iktidar olurdu’ sorusunun cevabı şöyle çıktı: Avusturya ve Doğu Avrupa’nın önemli kısmında merkez sağ (en azından aşırı sağ değil!) Fransa, İngiltere, İrlanda, İskandinavya’da merkez solun da solu; Almanya, Belçika, Hollanda, İspanya ve Portekiz’de merkez sol, İtalya’da merkez… Türkiye için biraz şüpheli görünse de ‘merkez sol!’

Bu varsayım seçimler açısından manasız, sonuçlar bakımından ne kadar şüpheli olursa olsun, kadın hareketinin ve kadınların sol politikalarda ne kadar merkezi olduğunu, hiç olmazsa düşündürüyordu. Belki Susan Sontag’ın şu sözünü de hatırlamalıydık: ‘Tüm mücadeleler, tüm direnişler somut olmalıdır. Hepsi küresel bir yankıya sebep olur. Bulunduğu yerde de başka yerlerde de.’

(Aynı “sadece kadınlar oy kullansa varsayımı ABD için yapıldığında, birkaç eyalet hariç kesif Trumpçı renge bürünmüş ABD haritası da tamamen renk değiştiriyordu. “Sadece beyaz Amerikalı olmayanlar oy kullansa” varsayımındaki gibi!.. Türkiye’de ise ‘merkez sol’ denen CHP, içindeki sağcıların, yağcıların, balcıların saf değiştirmesiyle de meşgul!)

“Devrim dişi, devrimci öncelikle erkek” demiştim ya… Burada, çok heyecanla karşılayıp umut bağladıkları “Sovyet Devrimi”nde bile “otoriterliği” ilk eleştirenlerin, savaş ve despotluk karşıtı Rosa Luxemburg, Clara Zetkin, Emma Goldman gibi yiğit, eylemci ama bir o kadar da teorik donanımlı kadınlar olduğunu, onları da anarak hatırlatarak bitireyim.

Sanırım, “devrim” ne kadar “dişil bir kavram” ise bugünün esas “devrimci”si de öyle!   

 

İlgili İçerikler