Hani insan bir başkasını veya birtakım olayları düşünürken birden kendisiyle karşılaşır, yeniden tanışır, bazen yüzleşir ya…
Onca yıldır böyle makale yazarken başıma gelen bir şey de herhangi bir konuda “arama” yaparken eski bir yazımla karşılaşmak. İtiraf edeyim, çoğu zaman unutmuş oluyorum. Merhabalaşınca hatırlıyorum. Sonra belki de ilk kez bir okur gibi okuyorum.
Gazetecilikte hep şuna inandım, yıllarca ders verirken de ifade ettiğim bir şey: Gazeteci sadece yazdıklarıyla değil, esas yazmadıklarıyla, yazamadıklarıyla da değerlendirilir. Pas geçmek, ıslık çalmak zor değil. Okur ne yazmadığınızı okumaz, ne söylemediğiniz nadiren mesele olur.
“Tertemiz yazılar, haberler”in arkasında elinizi, aklınızı, kalbinizi, vicdanınızı bulaştırmadığınız insanlar, acılar, kötülükler vardır çoğunlukla.
İşte “yüzleşme” böyle bir şey… Yüzsüzlük de tam yukarıda ifade etmeye çalıştığım.
Aşağıdaki yazı 10 yıl önceden. İçindeki konular, acılar, insanlar “çoktan eskidi” mi? Belki. Çünkü 10 yılda 10 savaşta yenildi bu ülkenin insanları… Elbette herkes değil. Gidenler var, göçenler var… Kayıplar, ayıplar... Bir de yenenler, kemirenler, tüketenler, eritenler, çürütenler.
Evrilenler var, devrilenler var ve çok. Hâlâ yaşıyorsak, hem aynı hayatı yaşıyoruz hem de ne kadar farklı. Elbette bazen gülümsüyoruz, bazen mutluyuz bile diyebiliyoruz. Kendi küçük hayatımızda bazen uçuyoruz, bazen düşüyoruz. Ama “kendimiz”den öte, acı çeken bir ülke ve acıyı duygudan da öte, hayatında, bedeninde, alınan-çalınan hayatında tam manasıyla hisseden ve çekenlerle dolu bir ülke burası.
Ne yazmışım acaba: “Bütün analar, babalar mutlu… Bir başkan baba mutsuz!” diye… Buyurun 10 yıl önceye:
Durum şöyle de özetlenebilir: Aramızdan bir kişi, “tamamen kendine uygun bir düzen” kurmak için herkesin hayatını belirliyor. Aramızdan çok kişi ise nelerle uğraşıyor.
Çocuklarının, hanelerinin, ailelerinin şeyi… Tek cümlede diyemedim; misaller vereyim.
Sıfırlamaların, rezaların, havuzcuların tatlı bir masumiyet içinde olduğu masal ya… Misal, bir “gazi” devlet kurumları kopuk parmaklarını milim milim ölçtüğü ve bir, iki milim daha aşağıdan kopmadığına karar verdiği için, “gazi” sayılamıyor! Misal, 20 yaşında “şehit” olmuş bir gencin ailesinden devlet 35 bin TL istiyor; çünkü ailenin aylık gelirinin, belirlenen sınırı 6 TL aştığı yakalanıyor!
Bir avukatın dosya masrafı için bıraktığı 50 TL’yi mübaşirin cebine attığı, böylece avukatın rüşvet vermiş olduğu iddia edilerek, avukata 10 yıl hapis isteniyor. 20 TL’lik okul parasını ödemedi diye çocukların kayıtları silinebiliyor.
12 yaşındaki çocuğunu vuran merminin peşine düşüyor analar, babalar. 25 çocuğu paramparça eden patlamanın hakikati peşinde yılları deviriyorlar.
Evlatlarını katırlarıyla paramparça eden bombardımanın bir sorumlusunu dahi bulamıyorlar.
Hasan Ocak ve Rıdvan Karakoç’un aileleri, tüm kayıpların Cumartesi Anneleri, bir izin, bir kemiğin, bir hakikatin, bir akıbetin, bin cinayetin, bir yudum adaletin peşinde olanlar; bırak bunları elde etmeyi, “insanlık suçları” zamanaşımına uğrayıp bir umutları dahi gasp edilmesin diye didiniyorlar.
Misaller masal! Sanki bu hakikatlerin ülkesinde değil “tek adam.” Aklında sürekli güvenlik devleti… Aklında sürekli kendi güvenliğinin devleti… Aklında sürekli sadece kendi güvendiği devlet!
Sanki ülkenin bütün anaları, babaları mutlu… Bir başkan baba mutsuz!
Eren Eroğlu’nu hatırlar mısınız? Hani iş kazasında…Yok Torunlar değil, yok Soma değil, yok tarım işçisi değil, yok Kocadon değil, yok tersane değil, yok Ermenek değil, yok Davutpaşa, Ostim değil!
Burada birkaç kez yazdım. Onunki “mutabakat cinayeti” belki de! İçinden devlet, iktidar, cemaat, hatta bir dönem için muhalefet belediyesi dahi geçen bir zincirleme cinayet!
“Adalet Arayan İşçi Aileleri”nin son duruşmadan sonraki açıklamasına dayanarak silsileyi şöyle yazayım:
Yüksek gerilim hattı altında bir arsa… Arsaya bina izni veren belediye… Arsaya bina kullanma izni veren sistem…
Binanın yüksek gerilim hattına teğet halini boş vermiş Elektrik İdaresi… Hastane ruhsatı veren Sağlık Bakanlığı… Hastane sahibi “cemaat…”
Adı tabiat olan, yüksek gerilim hattına yapışan hastane… Hastane tabelasının yüksek gerilim hattı dibine asılmasında, çalışanının oraya çıkarılmasında mahzur görmeyen reklamcılık şirketi…
17 yaşındaki 8 günlük işçi Eren Eroğlu, merdiven üstünde cereyana kapılarak düştükten sonra, üstlerine kalmasın diye, hastaneye almayıp başka hastaneye yollamaya çalışan vicdansızlık… Yukarıdaki sorumluların çoğunu “konuyla ilgisiz” bulup tanıklıklarını dahi kabul istemeyen hukuk… Ekim 2013’teki ölüm için daha ancak bilirkişi heyeti tayin edebilen adalet!
İnanın hepsi “başkanlık sistemi” olmadığından!
Çünkü tüm analar, babalar mutlu… Bir başkan baba mutsuz!
Yazının devamını bu 10 yıl kanata kanata, kandıra kandıra yazıp durdu. Eren’e yeni Erenler, her yıl 3 bine yakın işçinin ekmek peşindeyken ölümü, çok az konuşulan bu işçi katliamı… şüpheli ölümler hariç, yılda 300 kadar kadının en yakınları, en yakınındakiler tarafından katledilmesi… “eleştiri, protesto, gösteri, ifade hakkı”nı kullananların peş peşe içeri atılması, depremlerle enkaza dönmüş kentler, sayısız sırasız mezarlar, yok edilmiş ormanlar, sokak hayvanlarının maruz kaldığı merhametsizlikler, ekonomik kriz denen ve yoksullaştıran, yoksunlaştıran “ekonomistlikler” ve başta kadınlar, çocuklar, hayatı betonlaştırmak için herkesin hayatına çullanmalar eklendi.
10 yıl önce “başkanlık sistemi olmadığı” için mutsuz olan, onu da alıp mutlu oldu; milyonlarca insanı vuran “umut katiliamı” sürüp gitti.
“Hiçbir şey değişmedi” diye bitirmiyorum. Çünkü talih küsmüş görünse de tarih öyle demiyor. Kısa ya da uzun, her zorbalığın bir sonu var. Çünkü insan insansa, hep boyun eğmeye tahammül edemez. Uşaklara hükmederek bu trajediyi sonsuza kadar sürdüreceğini sananlar, yeni, değişen kuşaklar önünde her şeyin bir sonunun olduğunu görür nihayetinde!


