
Şimdi tebrik ediyorlar, etsinler; coşku paylaşıyorlar, paylaşsınlar. Nefret kusanları bile arada frene basmak zorunda kalıyor, "Boş yapan Abdülhamid" gibi.
Fakat Balıkesirli Ebrar, boy posuyla belki kolay lokma olmazdı ama "takımla birlikte mecburen onu da" alkışlamak zorunda kalanların emriyle, bir LGBTİ+ yürüyüşünde mesela, belki de finali heyecanla izleyip duygulanmış aynı erkek ve kadın polisler tarafından hırpalanıp sürüklenebilir, ters kelepçelenebilirdi.
Kaptan Eda, ailesi bu ülkedeki on binlerce başka aile gibi olsaydı; belki, hanedeki 7 çocuğun 6 numarasını, okulu terk, erken evlilik gibi zorlamalara maruz bırakabilirdi; değil şortunu çekip voleybol oynaması!
Vargas, sıradan, yoksul bir siyahi göçmen veya mülteci olarak misal metroya binseydi, meraklı bakışlar kadar, itici, dışlayıcı kaş gözlerin, belki de imalı, öfkeli sözlerin hedefi olabilirdi.
Diğerleri, "Sultan" olmayıp kentlerin köylerin, yoksul mahallelerin, yoksun kırların hor görülen, erken evliliklere zorlanan, baba, ağabey, koca baskısıyla ömür dolduran kızları olsaydı, öyle kalsaydı; o da namus veya kıskançlık şiddetine veya cinayetine kurban gitmediyse… bu ülkedeki milyonlarca kız ve kadından biriydi belki!
Temsilin mümessili
"Filenin Sultanları" o formayla, alın teriyle, başardıklarıyla bu ülkeyi, bu milleti temsil ediyor, hem de çok iyi ediyor, lakin "hakikati ne kadar temsil ettikleri" üzerine de düşünmeli.
Bilhassa da, artık 22'nci senesine giden iktidar, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere üyeler; kızları, kadınları aşağı gören ideologları, despotik din "adamları" ile son seçimdeki beterin beteri ortakları düşünebilse keşke.
Bu "milli" kızlar, genç kadınlar; bu ülkede kızların, kadınların maruz bırakıldığı manevi ve fiziki şiddeti, cendere ve baskıları, aşağılamaları temsil etmiyor; formaları, tutkuları, marşları, gururları, bayrakları, amblemleriyle bir ülkenin dayatılmış hakikatini değil, insanlık ve kağıt üstündeki cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları idealini temsil ediyorlar kıpkırmızı isyanlarıyla!
Neyi temsil ettikleri kadar neleri temsil edemedikleri de bizim sorunumuz.
Farklı renkleriyle, toplumsal cinsiyet temsilleriyle, "birlikte bir ülke olmak"ın da "birlikte bir takım olmak" kadar mümkün sayılabileceğini, herkesin yüzünü güldürebileceğini de temsil ediyorlar; fakat sosyal, kültürel, dini, milli dayatma ve baskılarla, yasaklarla, despotik dini telkin ve fetvalarla karanlığa, kötülüğe, nefrete, ayrımcılığa itilmiş, hatta gömülmüş bir ülkeyi temsil etmiyorlar.
Onlar hepimizin barış içinde yaşayabileceği bir ülke idealinin, milyonlarca kız ve kadının kenarda, tribünde ve hatta dışarıda kaldığı, hükmen yenik sayıldığı bir maçın değil, o karanlığa inebilecek smacın temsilcileri.
Kız sen Türkiye'nin neresindensin?
Doğum yerlerine baktınız mı?
Yok, Kübalı Vargas'ı biliyoruz da, takımın büyük çoğunluğu İstanbul, Ankara, İzmir doğumlu, birçoğu "Balkan göçmeni aile" çocuğu; küçük yaşlarda büyük kulüplerin altyapısına ulaşmış, ulaşabilmiş, ulaştırılabilmiş kızlar.
Bütün kadroda birer Balıkesir, Kütahya, Samsun; iki Mersin, belki Bursa bir de. O kadar. 85 milyonun onca vilayetine, milyonlarca kız çocuğu ve kadınına verdikleri mutluluk ve varsa umut, böylesine kurak, çorak, kavruk bir "kadın coğrafyası"nın isyanını da besleyebilse keşke!
İnadına eğitim, inadına spor, inadına isyan
En büyük mutluluklardan birini muhtemelen Sabiha Rıfat'ın ruhu duyuyordur.
Bu takımdaki nice oyuncu gibi Fenerbahçe Voleybol Takımı'ndaydı ve onların kimi gibi Balkan göçmeniydi. 1910'da başlayan 93 yıllık ömründe, Osmanlı'yı da, savaşı, işgali, istiklali de, Cumhuriyeti de, hatta son nefeste AKP'yi bile gördü!
Kulübün ilk kadın voleybolcusu olmakla kalmamış, kadın voleybol şubesi kapatılınca, o kadın ve sporcu isyanıyla çemberi kırıp erkek takımında oynamış, şampiyonluk da kazanmıştı.
Seyircinin taktığı adla "Uçan parmaklar" onunla da kalmamıştı; bir yandan da İTÜ'nün ilk kadın mühendis mezunu iki kişiden biri olmuş, "erkek inşaatlar"da çalışmış, Anadolu'da köprü inşaatlarının ilk kadın mühendisi olmuş, mühendis kadın diye ahali bir köprüye "Kız Köprüsü" adını vermişti. Anıtkabir inşaatının da 10 yıl süreyle kontrol şefiydi Sabiha Hanım. Bir zamanlar "düşman" olan Yunanistan Başbakanı Venizelos'un da hayret dolu tebrikini almıştı, "Filenin, İTÜ'nün, mühendisliğin, köprülerin, Anıtkabir şantiyesinin Sultanı."
Onun gibi, bir başka "ilk kadın sporcu"nun ömrü de upuzun; sportif ve mesleki başarıları da muhteşem olmuştu.
Kadınları aşağı gören muhteremlere inat belki de, "Allah ona da ömür vermiş" ve adeta, biri 96, biri 98 yıl yaşayan bu iki kadını, bu ülkenin sadece kadınları değil, erkekleri de örnek alsın istemişti! İkinci kısmı epeyce nafile olduysa bile!
Berlin doğumlu Halet Çambel'di. Olimpiyatlarda ülkenin ilk iki kadın sporcusu, iki eskrimci olarak, Beşiktaş kurucusu Fetgeri'nin kızı Suat'la katıldığı, Nazi şovu 1936 Berlin Olimpiyatlarında, Hitler'in davetini reddeden bir antifaşist olarak da tarihe yazılmıştı. Aynı olimpiyatlarda rekorlarıyla ırkçılığa ders veren ABD'li siyahi atlet Jesse Qwens'in isyanı gibiydi bir bakıma
Tarih de Çambel'i, kendisini çok seven, araştıran, Hitler'i reddedip Hititleri kucaklayan ve Göbeklitepe'ye neredeyse ilk ulaşan arkeolog olarak kalbine yazdı.
Buz da olsan erime
İlk kadın sporculardan bugünkü "Sultanlar"a; işin özünde şartlara isyan, durmamak, olduğun yerden yükseğe sıçramak, insanı ve birbirini sevmek, elbet inadına çalışmak, dayanışmak, başarmaktan önce kendine ve birbirine inanmak ve saygı duymak da var.
Ve ille de, ama ille de, boyun eğmemek var!
Ebrar gibi, duygulanıp ağlasan da başını dik tutmak, "onur"unla kimseye pabuç bırakmamak; Eda gibi takıma sarılmak, Zehra gibi tam yerinde çakmak, "yabancı" diyarda kardeşliği, takımı arkadaşlığını büyüten "vatandaşlığımız" Vargas gibi kardeşlerini, ülkeyi elleriyle kucaklamak hatta smaçlarıyla sırtlamak da var.
İlle de boyun eğmemek var işte!
Onların blokları, pasları, plaseleri, smaçları ve kaçırdıkları dahil kararlı servisleri; bu ülkenin kızlarının, kadınlarının, toplumsal cinsiyet eşitliği idealinin de isyanını çoğaltsın!
Şampiyon voleybolcuların Naim'den miras şarkısını birlikte söylersek:
"Bıraktım geldim, evimi geride
Adımı aldılar, kan karıştı terime
Demişti anam bana, 'Buz da olsan erime'
Kaldırdım dünyayı, dertlerimin yerine"
Kızım, boyun eğme, buz da olsan erime!
Not: Yurtlarda çocuk tacizlerine, tecavüzlerine tık sesi vermeyip Ensarlar'la değil Ebrarlar'la uğraşan Abdülhamidler! Sultan Abdülhamid kızlarını belki voleybola teşvik etmemişti ama hepsine piyano ve hatta arp dersleri aldırmış, "alafranga müzik"e bile teşvik etmişti. Voleybol zaten henüz icat edilmemişti! Size rağmen müzik de var, dans da, spor da, sanat da! Mutluluk da işte!
Umur Talu kimdir?Umur Talu, ilk, orta, liseyi Galatasaray Lisesi'nde yatılı okudu. 1980'de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi'den mezun oldu. |


