Bir vur, bin dinle!
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bir vur, bin dinle!

Oy kazançlarını belli bir azınlığın, şımarık, arsız, yüzsüz maddi kazançlarına döndüre döndüre, ekonomik zulme siyasi, toplumsal zulümleri ekleye ekleye, “demir yumruk”un metal yorgunluğuyla, iktidar 24 yıl önce kendisini abat eden “azap isyanı”nı karşısına almayı başardı!

Bir vur, bin dinle!

AKP 24 yıl kadar önce çok katmanlı, çok renkli bir “isyan” ve bir kısım “yalan” ve bir miktar “iman” ile… bir de merkez partilerdeki (ve onlara yapışmış merkez medyadaki) “eksik izan” ile iktidar oldu.

“İman”ı biliyoruz, “yalan” kısmı giderek büyüdü, genişledi, çeşitlendi; “isyan” kısmı ise o günler için “hakiki”ydi.

28 Şubat müdahalesi yeni kurulan AKP’ye iki türlü yaramıştı: Öncelikle, sermayedarı ve orta hallisi, yoksuluyla; belli bir kesimde “merkez kurumlar”a karşı öfke biriktirmişti. İkincisi Erbakan’ı sadece iktidardan almadı, cezalandırmadı; bir kısım üst ve alt kadrosunu da onun tarihi gölgesinden, değişmez liderliğinden, yenik otoritesinden çıkarıp “özgürleştirdi!” Tabii bunun “Hoca’ya ihanet” kısmı ayrı!

Buna Büyük 99 Depremi'nin merkez partilere ve kurumlara inançsızlığı getirmesi, ardından ekonomik krizin “yoksullaştırıcı” depremi eklendi.

Bu zemin olmasa ne Erdoğan’ın karizması ne kiminin ısrarla söylediği “ABD tezgahı” filan tutardı. Esas zemin, “yoksulların, ezilenlerin, itilenlerin isyanı”ydı!

24 yıl sonra, önce uzunca bir süre “hızlı büyüme”nin nimetlerinden öyle ya da böyle pay alabilmiş ama nihayetinde yine yoksullukları veya yoksunlukları ve umutsuzlukları ile baş başa bırakılmış halk kitleleri var.

“Yeni merkez” ve “tek adam rejimi” halinde AKP bu kez kendisi bununla karşı karşıya kaldı ve onu iktidara getiren oy oranı, onca yükselişten sonra, bu kez onu iktidardan götürebilecek bir mana taşıyor.

Oy kazançlarını belli bir azınlığın, şımarık, arsız, yüzsüz maddi kazançlarına döndüre döndüre, ekonomik zulme siyasi, toplumsal zulümleri ekleye ekleye, “demir yumruk”un metal yorgunluğuyla, iktidar 24 yıl önce kendisini abat eden “azap isyanı”nı karşısına almayı başardı!

Ankara’ya yürüyen, Kurtuluş’ta soyunan, polis copuna, biber gazına maruz kalan, haykıran ve gözyaşı döken “aç” işçiler bunun küçük bir simgesi işte!

Onca gün kulak verilmedikten, hırpalandıktan sonra “kazandılar” dediğimiz şey zaten onların çalınmış, gasp edilmiş, hayatlarını ancak ayakta tutabilen helal haklarıydı. Ve bu emek, aş hırsızlığı sadece “kötü, arsız” bir patronun eseri değil, “hırsız, arsız” bir düzenin neticesiydi.

 Ama “kazandılar!”

Onlar evlerine, madenlerine dönerken artık eskisi gibi olmayacaklar. Nasıl çalındığını görmüşlerdi, nasıl alındığını da gördüler. Başkaları da gördü. Ve ortada görülmeyen yegâne şey, nihayetinde “hakları telafi etmeye söz veren” iktidarın temsilcileriydi. Yanlarında değildiler, karşılarına sadece “polis, gaz, cop” olarak çıkmışlardı.

İktidar onların yanında, omuz omuzalığında değil; karşılarındaydı. 24 yıl önceki “isyan”ın çocukları, gençleri belki; bu 24 yıldaki işlerinin, aşlarının, hayatlarına katılmış çocuklarının geleceğinin nasıl karartılıp çalınabildiğini yaşadı. Ve çalınanı geri almanın da ancak “mücadele”yle mümkün olduğunu.

Karşılarında sadece kendi patronları yoktu; çoktan “patronlaşmış” bir devlet ve iktidar vardı.

O işçilere, bir 1 Mayıs arifesinde vuran, maenfaat bekçileri haline getirilmiş her “iktidar polisi”yle, “bin dinlemek” zorunda kaldı iktidar. Meydandan dinledi, Gençlerbirliği, Adana Demirspor, Beşiktaş tribünlerinden dinledi, sosyal medyadan, belki işçi sınıfına en uzak sayılan kesimlerin öfkesinden de dinledi.

İşçilerin çoğunun eşi başörtülüydü ve “iktidarın “başörtülü” milletvekillerini, temsilcilerini, “başörtü sorunu”yla yılları devirmiş heyetlerini yanlarında kendi seslerini dillendirirken değil, halka “fıtrat, açlık, itaat, biat” telkin edip dururken gördüler. Ve “turnusol kağıdı” gibi bütün ülkeye gösterdiler de!

Öldürülen onca kadın gibi, işyerlerinde yanan onca kadın gibi, emekleri gasp edilmiş ve çocuklarının geleceği karartılmış onca kadın gibi, evlat acısı çeken onca kadın gibi, toprakları, ağaçları, haneleri iktidar kankası holdinglere peşkeş çekilmek için yerlerde süründürülen, gözyaşına boğulan onca kadın gibi, geleceksizleştirilmiş onca genç kız gibi… al sana bir de yeni “başörtü sorunu!”

Ortada sadece “ana muhalefet” belediye başkanlarını “irtikap” ile suçlayarak içeri atan, sadece “Gezi, kalkışma” diyerek yoksulların, ezilenlerin, hırpalananların haklarını savunanları içeride tutan, sadece “hakikat”i ortaya çıkarmak isteyen gazetecileri sindirmek isteyen bir iktidar yoktu: İşçilerin hayat haklarını gasp edenleri kollayan, köylüleri holding menfaatleri için hayat kaynaklarından eden, buna direnen Akbelenli Esra Işık gibileri kelepçeleyen, itirazını  dillendiren vatandaşı evinden alan, hakkını arayanı gazlayan, coplayan, 1 Mayıs’ı “gözaltı bayramı”na çevirmeye koşan bir iktidar vardı.

İsyan” ile gelmişti ve “nisyan” ile maluldü; onu getiren yoksulluğun, ezilmişliğin, hırpalanmışların, hoyratlığa maruz kalmışların karşısında.

O yüzden, madencilere de bir vurdular, ülkenin her yerinden bin dinlediler!


Not: Coşkusu kana bulanmış 1 Mayıs 77, yine coşkulu 78’den sonra… 1 Mayıs 80 ve elbette darbe arifesinde, bir 30 Nisan’dı. Gündüz top oynamış, akşam yazıya ve afişlemeye çıkılmıştı. Bakırköy’de “Talat’ın vurulup öldürüldüğü” haberi geldi. Daha az önce birlikteyken. Talat Eryılmaz benden bir yaş büyüktü, iyi, vicdanlı bir insan, yürekten devrimciydi. Bu yüzden askerlikten atılmıştı ve onu muhtemelen bir asker vurmuştu. 46 yıl olmuş.

Talat Eryılmaz

Onu, kaybettiklerimizi, 1 Mayıs 77 ve her daimin, her ayın kayıplarını ve 12 Eylül darbesine karşı mücadele ederken öldürülmüş sendikacı Kenan Budak’ı da bilhassa anarak; 15 yıl önce ona dair yazdıklarımdan bir bölüm:

Halı sahalar yoktu.
Betonda maç yapmıştık o gün. Bir okul bahçesinde.
Akşam afişlemeye dağılmıştık.
Talat, solcu diye atılmış eski bir Harbiyeliydi.
Kardeşimizdi, mücadeleci, harbi ve terbiyeliydi.
Bakırköy’de bir sokakta sırtından vurdular.
Sırtında birkaç saat önceki maçın teri…
Aklında uzak hayallerin yakın sureti…
Elinde sadece bir fırça, bir boya, bir de afiş.
Yerde canı, yerde kanı.
Onca yıldır aklımdan gitmeyen o an, o anı.

İlgili İçerikler