Sanat, siyaset ve özerklik
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Sanat, siyaset ve özerklik

Ayırt etme yetisi, görünürlük rejiminde bir engel gibi görünür; çünkü o, her şeyin eşitlenmesine izin vermez. Oysa sanat, tam da bu eşitsizliği kurabildiği ölçüde vardır

Sanat, siyaset ve özerklik

Siyaset–sanat–iktidar üçgeni ya da ilişkisellik ve araçsallaşma ortamı. Bu üç alan arasındaki ilişki tarihsel olarak hep vardı; ancak bugün fark şu: Eskiden sanat eleştiri üretir siyaset buna tepki verir ya da onu içerirdi. Rejim ne olursa olsun muhalif sanatçı zaten sistem dışı bırakılıyordu. Bugün, sanat siyaset karşılıklı meşruiyet transferi yapıyor. Sanatçı, iktidara yakınlıkla görünürlük kazanıyor. İktidar, sanat üzerinden kültürel rafinelik ve yumuşak güç üretiyor. Bu yüzden ortaya çıkan şey, sahici bir ilişki değil, stratejik bir yakınlık ekonomisidir. Bugün yine muhalif sanatçı böyle bir ilişkiye mesafe koyduğu zaman sistemin dışında kalsa da kendi otonomisini sürdürebilir bir pozisyona sahip olabilir.

Eskiden de sanat alanında belirli “geçiş mekanizmaları” vardı: eleştiri, kürasyon, akademi, bağımsız çevreler… Ancak bugün bu yapılar ya zayıfladı ya da aynı görünürlük mantığına entegre oldu. Bununla birlikte seçilmişlik ile öne çıkmışlık arasındaki fark siliniyor. Yani bir işin orada olması, onun “hak ettiği” anlamına gelmiyor; sadece oraya bir şekilde yerleşebildiği anlamına geliyor. Yetkinlik artık değeri belirlemiyor; kabul görme, yetkinliğin yerine geçiyor. “Kabul” artık estetik bir yargı değil, ağ içinde onaylanmadır. Bu yüzden, estetik tartışma azalır, konum, statü tartışması artar. Sanat konuşulmaz, sanatçının konumu konuşulur. 

Asıl problem şu değil: “kötü işler öne çıkıyor”. Asıl problem şu: İyi iş ile kötü iş arasındaki ayrımın ölçütleri bulanıklaşıyor. Bu, uzun vadede şunu üretir: eleştiri işlevsizleşir, izleyici yönünü kaybeder, sanatçı kendi ölçütünü yitirir. Ve en kritik sonuç: Sanatçı, kendi iç ölçüsünü dış onaya göre kalibre etmeye başlar. 

Özerklikten statü ekonomisine kayış epeyce etkili hele gelmiş durumda. Pierre Bourdieu’nün tarif ettiği anlamda sanat alanı, tarihsel olarak “görece özerk” bir alan kurmuştu. Kendi değer ölçütleri, kendi hiyerarşileri, kendi eleştiri mekanizmaları. Bugün ise bu alanın içine statü sinyalleri sızıyor: kimlerle görünüyorsun, hangi kurumlarla ilişkilisin, hangi ağların içindesin. Bu durumda sanat, bir bilgi nesnesi üretim alanı olmaktan kayarak, kısmen bir “konum üretim aracına” dönüşüyor. Sanat statüye dönüştüğünde kendi amacını kaybedip başka bir şeyin işareti haline gelir.

Günümüz koşullarında artık özerklik şunu gerektiriyor: Sistem içinde var olmak ama sistemin değer mantığına tam teslim olmamak. Yani özerklik artık bir “alan” değil, bir gerilim durumudur. Bu yüzden sanatçının konumu da değişiyor. Dış dünyadan kopuk bir figür değil ama onunla tamamen uyumlu da değil. Sınırda duran bir bilinçten bahsedilebilir burada. Sanatın özerkliği ortadan kalkmadı; ama artık kendiliğinden var olan bir durum değil. Her yapıt, kendi özerkliğini yeniden kurmak zorunda. Bu açıdan bakıldığında üretim–dolaşım ayrımı (kritik kırılma) önemli bir sorunsala dönüşüyor. Çoğu sanatçı bu ikisini karıştırır. Oysa üretim alanı tamamen ontoetik olmalı. Dolaşım alanı sınırlı ve stratejik olmalı. Değer yargısı ve bir yerde görünme ilkeleri öncelikli olmalı. Bu ayrım kurulmazsa, üretim doğrudan görüntü rejimine teslim olur. Bu, görünürlükten kaçmak değil; onu seçerek kullanmaktır.

Kabul görme ve tanınırlık adına sürekli görünürlük değer erozyonu yaratır. Bu yüzden, aralıklı görünürlük, bağlamsal görünürlük (her yerde değil, doğru yerde) ve iş odaklı görünürlük (imaj değil yapıt merkezli) öncelikli olmalı. İlişki mimarisi (ağ değil, seçilmiş temas) önemli. Çok sayıda zayıf bağ yerine az sayıda yoğun ve anlamlı ilişki. Yani, her davet kabul edilmez, her işbirliği yapılmaz, her temas sürdürülmez. İlişkiler de birer estetik karardır. Kurumlarla ilişki tamamen reddedilmez; ama kurum bir araç, sanat ise amaç olmaktan çıkarsa, sanat hızla statü aracına dönüşür. Zayıf ve sahici olmayan ortamdan uzak durmak ve sahici olan küçük alanları bilinçli olarak kurmak önemli; ontoetik pozisyon bunu gerektirir.

Vasata karşı olmak herkese karşı olmak değildir. Sahiciliği savunmak yalnız kalmayı seçmek değildir. Bu tavır bir “beğeni meselesi” değil. Bu, daha derin bir şey: ontolojik sadakat. Yani mesele şu: Bir şey gerçekten var mı, yoksa sadece görünüyor mu? Bu soruyu canlı tuttuğun sürece, vasatlık seni kuşatsa bile belirleyemez. Vasat olanın sorunu yetersizliği değildir; kendini yeterlilik olarak sunmasıdır. Bu yüzden mesele kötü olanı dışlamak değil iyi olanın ölçüsünü korumaktır. Bu da ayırt edebilme yetisini gerektiren bir durumdur. Ayırt etme yetisi, görünürlük rejiminde bir engel gibi görünür; çünkü o, her şeyin eşitlenmesine izin vermez. Oysa sanat, tam da bu eşitsizliği kurabildiği ölçüde vardır.

İlgili İçerikler