Günümüz sanat ortamında sanatçı ve sanat eleştirmenlerinin veya küratörlerin felsefi tartışma yerine genelde kavram üzerinden bazı açılımlarla yetinen bir sanat dilini kullandıklarını görüyoruz. Bir yapıtı Felsefeyle temellendiren sanat yazarı ve sanatçı sayısı gittikçe azalıyor... Tarihsel sürece baktığımızda şu gelişen iletişim teknolojisi ortamında her bilgiye ulaşabilmek daha da kolaylaşmışken niye sanat ve felsefe ilişkisi bu kadar zayıflamış olabilir? Böyle bir ilişkiye neden gerek duyulmuyor?
Günümüz dijital çağında sanat üretimi ve tüketimi de “hız” odaklı hale geldi. Sosyal medyada birkaç saniyelik dikkat süreleriyle işler sergileniyor, “sanat eserleri” bir “gösteri nesnesi” olarak hızla dolaşıma giriyor. Felsefe ise yavaşlık, derinlik ve sabır isteyen bir düşünsel çaba gerektirir. Bu ikisi arasındaki gerilim, felsefenin sanat içindeki görünürlüğünü azaltıyor olabilir mi?
Sanatçı, küratör ve eleştirmenler genellikle yüzeyde dolaşan, hazır kavramları tekrar eden ve varoluşla ilgili felsefi derinlikten yoksun bir söylemi tercih ediyorlar. Bugün “kavramsal sanat” adı altında üretilen birçok iş, kavramı sadece bir etiket gibi kullanıyor. Oysa felsefe, kavramın sadece adını değil, doğasını ve içsel çelişkilerini sorgular. Sanat yapıtının dili sanatın felsefesi ekseninden uzaklaşarak nerdeyse sosyal bilimler alanına doğru bir yere kayıyor. Diğer yandan, sanat eğitimi giderek daha fazla akademik formlara indirgenirken, üretim süreci notlara, projelere, dosyalara sığdırılmaya çalışılıyor. Bu da sanatçının felsefeyle olan kişisel ve varoluşsal ilişkisini zayıflatıyor. Sanatçılar artık “düşünen özne”den çok “proje geliştirici birey” haline gelmiş durumdadır diyebiliriz.
Felsefe-sanat ilişkisini yeniden canlandırmak için kurumsal etkilerden kurtulup birey-oluşu önemseyen sanatçılara ve sanat yazarlarına önemli görevler düşüyor. Okuma kültürünün derinleşmesi, felsefi metinlerin sadece alıntılanmakla kalmayıp “düşünülmesi” gerekiyor. Sanat-felsefe ilişkisini yalnızca yapıtların kuramsal altyapısı ya da sanatın “teorik çerçevesi” ile sınırlamak da onu yüzeyselleştirir. Asıl mesele, sanatçının düşünsel ve varoluşsal bir arayış içinde olmasıdır. Yani mesele bir felsefi metni referans almak değil; felsefi bir tavırla dünyaya ve kendine bakmaktır.
Bu noktada üç meseleye yakından bakmak lazım: 1. Arayış olarak sanat. 2. Yön bulma ile içsel koordinatları belirlemek. 3. Düşünsel dayanaklarla bilgiye ulaşma ve üretim arasında köprü kurmak.
Sanat, özellikle modern dönemde, kendisini bir “arayış biçimi” olarak kurmuştur. Bu, dış dünyayı betimlemekten çok, içsel bir yön bulma, anlam üretme ya da anlamın olanaksızlığını deneyimleme sürecidir. Nietzsche, sanatın yaşamın acımasız gerçekliği karşısında bir tür “yaşama katlanma yolu” olduğunu söyler. Heidegger ise sanat yapıtını “hakikatin açığa çıktığı yer” olarak tarif eder; bununla sanatın bir “soru sorma biçimi” olduğunu ima eder. Bu düşünürlerin etkisiyle, özellikle 20. yüzyıldan itibaren birçok sanatçı sanatsal üretimi bir tür “varoluşsal zorunluluk”, bir “oluş süreci” olarak görmeye başlar.
Felsefe, sanatçının sadece dış dünyaya değil, kendi içsel haritasına da bakabilmesini sağlar. Çünkü yaratıcı süreç çoğu zaman bilinmez, muğlak ve sancılı bir yoldur. Felsefe, bu yolculukta bir tür “iç pusula” olabilir. Merleau-Ponty, sanatçının bedenle dünyayı deneyimleme biçimini felsefi olarak inceler. Ona göre, ressam (ya da sanatçı) dünyayı yalnızca gören değil, dünyayla bedenini ve varlığını birleştiren kişidir. Simone Weil gibi mistik düşünürler ise, yaratıcı üretimin bir tür “ruhsal yoğunlaşma” ve içsel suskunlukla gerçekleşebileceğini söylerler. Sanatçı, bu anlamda gündelik hayatta kaybolan dikkati yeniden kurar.
Günümüzde sanatçılar bilgiye erişim konusunda hiç olmadığı kadar şanslı. Ancak asıl belirleyici olan şey, bu bilgiye nasıl yaklaşıldığıdır. Bilgi yalnızca alıntılanan, sunulan bir veri değil; içselleştirilen ve dönüştürülen bir deneyim haline gelmeli. Felsefe burada “ham bilgiyi anlamlı bir sezgiye dönüştürme” imkânı sunar. Yani bir sanatçının, mitoloji okuması da bir felsefi yöneliştir; antropoloji ya da ontoloji okuması veya bir fenomenoloji çalışması da felsefi yöneliştir. Önemli olan, bu bilgilerin sadece ne işe yaradığı değil, nasıl dönüştürüldüğüdür de. Peki, bu kadar güçlü bir arayış alanı neden bugünkü sanat ortamında silikleşti? Çünkü sanat üretimi, giderek daha fazla pazar mantığına göre biçimleniyor. Bu da sanatçıyı “satılabilir içerik” üretmeye yöneltiyor. Çünkü sanat eğitimi eleştirel düşünmeyi değil, çoğu zaman yaratıcı teknikler ve güncel meseleler etrafında dönmeyi öğütlüyor. Çünkü “felsefe, sonuç vermeyen bir çaba” olarak görülmeye başlandı; hâlbuki felsefe, sanatta da, eğitimde de, hayatta da sonucu değil, süreci dönüştürür. Sonuç olmuş olandır, süreç oluştur…


