Son günlerde ülke gündemi çoğunlukla barış sürecine endeksli.
Siyasetin en sıcak tartışmaları, polemikleri de süreç ve aktörleri üzerinden yürüyor.
Abdullah Öcalan’ın kaleminden dökülen sözler günlerce tartışılıyor, ülke çapında polemik konusu oluyor. Adeta gündemi Öcalan belirliyor. Bunu söyleyene kızarlar ama kızacaklar diye de realiteye göz kapatmamak lazım!
Birkaç aydır “süreci tanımayan, dahil olmayan siyasetçiler siyaset dışı kalacak” diyorduk; tanımayanlar da şimdilerde “karşıt” olarak çıkar oldu karşımıza.
Yani süreci tanıdılar da nasıl tanıdılar?
Sahiplendiler de neresinden sahiplendiler?
Ulaştığımız yanıtlar çok acayip tabii.
50 yıla yakın süredir bedel ödemiş, kayıplar vermiş bir ülkenin “okur yazar takımı”nın önemli bir bölümü nasıl olur da bu kadar barış karşıtı olabilir, anlamak imkânsız.
Oysa baksan en büyük milliyetçiler de, vatanseverler de onlar!
Malum, Suriye’de yaşanacak gelişmeler de bizi birinci dereceden ilgilendiriyor.
Gözümüz kulağımız barışın bebek adımlarıyla ilerleyen, adına da “süreç” dediğimiz bu müzakere günlerinde.
Müzakerenin artık yasal adımlar kısmına geçilmesini bekliyoruz.
Hükümet buna müzakere demiyor, biliyorum; ama müzakere ediyor.
Sonuçta artık net biçimde vakıfız: Kaçak bir stille yürüyor sürecin AKP ayağı.
Hâliyle AKP medyası da şaibeli ve tartışmalı yazılar, çıkışlar ve paylaşımlarla gündeme geliyor.
Ortaya attığı iddiaları silenler, “ben öyle demedim, şöyle dedim” diyenler gırla…
Bir çelişki görmüyorum orada; her an her şey olabilir havasının AK medya ayağı onlar sonuçta.
Peki ya “muhalif medya”nın bir kısmı… Onlara bakınca hem aklım hem değer yargılarım karışıyor.
Akşamları ortalık sessizleştiğinde ekranları açıyorum, bakıyorum tartışmalar “süreç bitiyor mu” sorusu üzerinden sürecin bittiğine, bitmeye çok yakın olduğuna dair yorumlarla dolu…
Açıp yazıları okuyorum; “bu süreç ilerlemez çünkü…” diye gerekçelendiren, sebepleri sıralayan, olumsuzlukları vurgulayan onlarca birbirine benzer yazı. Sanki hep beraber oturmuş, konuşmuş ve ortak bir mutabakata varmışlar.
“Bu barış olmayacak, olmamalı, olması da doğru olmaz” demişler adeta.
Muhalif medyanın önemli bir bölümünü soldan sağa önümüze alınca şaşırtıcı bir birliktelik, fikirdaşlık görüyoruz. Hep bir ağızdan “bu süreç olmayacak” diyorlar.
Okura, vatandaşa, halklara, çatışmanın mağdurlarına, çatışmanın taraflarına “olmamalı” duygusunu önce geçirip, sonra da geçirdikleri o duyguları tekrar tekrar körüklüyorlar.
Peki ama bunu neden yapıyorlar?
İnsan ister istemez bazı sorulara cevap aramaya çalışırken buluyor kendini. Mesela sorulardan biri de; Türkiye medyası -büyük ölçüde- neden süreç karşıtı?
Daha da önemli bir soru: Muhalif medyanın başlıca mecraları neden bu barışı istemiyor?
“İstemediğimiz nereden çıktı?” diyenlere yazılarını, açıklamalarını yeniden değerlendirmelerini öneririm.
Barışı, çatışmasızlığı, hak gasplarının sona erme ihtimalini, insanların eşit koşullara ulaşma olasılığını öven, yücelten tek bir ibareye rastlayacak mısınız bakalım!
-Bu durumu salt Tayyip Erdoğan karşıtlığıyla açıklamak da imkânsız; zira ben de farklı bir konumda değilim. Hâliyle konunun kişiler üstü olduğunu, barış gazeteciliğinin ne olduğunu, neye fayda sağladığını ve önemini yazıp duruyoruz.
Muhalif medyanın önde gelen isimleri ise kendini barış gazetecisi olarak tanımlayanlara kendilerince birçok “negatif” yafta yapıştırıp geçiyor.
Oysa hiç düşünmüyorlar: Mesele tanımlama yapmaksa, barış karşıtı olmak günümüz dünyasında yeterince beter bir duruş olmalı!
Yine aynı “medya”, Türkiye’nin Tayyip Erdoğan sonrası sürece hazırlandığını dillendirirken arkalarında yine cevapsız bıraktıkları soru yığınları yaratıyorlar. Madem Türkiye Erdoğan’sız döneme hazırlanıyor, öyle veya böyle masası kurulmuş ve yürümekte olan bu süreci baltalama ihtiyacı neden duyuluyor o hâlde?
Bu soruların hepsine maalesef benim cevaplarım var; çoğu ağır, bana söylense kendime gelemem. Maalesef muhataplarını etkileyeceğini bile sanmam.
Sonuçta çocuklarımıza bile bebeklikten itibaren “barış yanlısı” olmayı öğütlerken, bu yediğiniz herzeler nasıl açıklanır bilemiyorum!
Bir kişi hangi görüşten olursa olsun savaş ortamına, çatışma günlerine geri dönülmesi ihtimaline su taşıyorsa sadece kendini değil, yedi ceddini insanlık adına tarihi bir utanca mahkûm eder.
Bu tartışmasız bir gerçektir.
Bu sesi yüksek çıkan kalabalığa inat, barışı sahiplenmeye ve yüceltmeye devam etmek gerekiyor. Barışı yüksek sesle savunmak; savunmayanların ne yapmakta olduğunun da altını kalın kırmızı kalemlerle çizmek, görünür kılmak gerekiyor!


