İlber Ortaylı…
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

İlber Ortaylı…

Birlikte eğlenirdik. Her karşılaştığımızda, koca kollarını açarak yaklaşırken gözlerinin içi güler, zekâ pırıltılarını cömertçe saçtığı minik bir şölen yaşatırdı. Hele Aralık 1997’de Gazete Pazar’daki köşemde portesini yazdıktan sonra, beni her gördüğünde daha da bir keyiflenir olmuştu.  “Biliyor musunuz, bu kız beni yazdı. Hem de Garfield’e benzetti valla…” diye anlatırken, koca kahkahasını patlatarak show’unu tamamlardı

İlber Ortaylı…

İlber Ortaylı da gitti…  Gidişiyle Eski Türkiye’nin bir perdesi daha inerken, bir çoğumuz gibi benim gençliğimin de bir dönemi daha kapandı.

İlber Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden arkadaşımızdı. Bizler gibi ’68 kuşağındandı o da, ama eylemciden ziyade katılımcıydı. Boykotların, işgallerin hep içindeydi ama daha çok da kenarında gibiydi… 

Her şeyin hem içinde hem dışında gibiydi zaten. Hep bir mesafelenme halinde sanki. Bu yüzden de hep şakacı ve muzip… Hem de teatral…

Biz birlikte eğlenirdik. Her karşılaştığımızda, koca kollarını açarak yaklaşırken gözlerinin içi güler, zekâ pırıltılarını cömertçe saçtığı minik bir şölen yaşatırdı.

Hele Aralık 1997’de Gazete Pazar’daki köşemde aşağıdaki portesini yazdıktan sonra, beni her gördüğünde daha da bir keyiflenir olmuştu.  “Biliyor musunuz, bu kız beni yazdı. Hem de Garfield’e benzetti valla…” diye anlatırken, koca kahkahasını patlatarak show’unu tamamlardı.

Onu çok sevdiğini söylediği, portresiyle uğurlamak istedim…

* * *

Bazı insanlar vardır; her karşılaşmanızda içinizi çiçeklendirir, her görüşmenizde beyninizi yakamozlandırırlar. Neşe ya da bilgi, ışık saçan ender insanlardır onlar ve ‘İyi ki varlar!’ dedirtirler size. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği Demokrasi Sempozyumu’nun son oturumunun başkanı olan kocaman kafalı adam da onlardan biridir işte.

Konuşmacılardan birinin “Sürem bitti mi, hocam?” sorusunu, “Bitti ya! Hayat da böyle çarçabuk geçiyor işte. Bi bakıyorsun torun torba sahibi olmuşsun!” diye cevaplandırırken ya da dinleyicilerden birini, “Ben kendimi özgür hissetmediğime göre, ülkemiz demokratik değil. Siz kendinizi nasıl hissediyorsunuz?” biçimindeki hoş ve boş sorusu üzerine Garfieldvari uyuşukluğundan aniden silkinerek “Demokratlar kendilerini özgür hissetmezler; deliler kendilerini özgür hisseder. Demokrat kendini sorumlu hisseden kişidir” diye celallenirken döktürdüğü incilerle ruhunuzu yelpazelemeye girişmiştir bile. Batı Çalışma Grubu’nun gadrine uğramışların mağduriyetlerini çokça dillendirmelerine dayanamayıp “Devlet ile İslam’ı karşı karşıya koyarken -modern liberaller gibi- dikkatli olmak gerekir. Çünkü devlete karşı olan -St.Augustinus’dan beri- Hristiyanlık’tır, Müslümanlık’ta ise devletten hep medet umulmuştur” diyerek İslamcıları İslamiyet konusunda uyarırken, bilgilendirici olduğu kadar eğlendiricidir de. Cumhurbaşkanlarımızın Cuma namazına gidip gitmemelerine göre değerlendirmelerine kalkışıldığında ise, “Sembollerle tarih yazılmaz! Gündüz Cuma’ya gidenler, geceleri de göbek atarlardı” diye kestirip atarken ise örtük (!) teatralliği kreşendoya doğru yol almaktadır artık.

Toplumsal bloklara bölünmüş düşünce dünyamızın bireysel aykırılıklara duyduğu ihtiyacın bu cismani cevabı, esas iştigal alanı oturum başkanlığı ya da tiyatroculuk olmayıp, tarihçilik olan Prof.Dr. İlber Ortaylı’dır. Siyasal Bilgiler Fakültesi İdare Tarihi Bilim Dalı Başkanı Prof. Ortaylı.

Tarihçi nedir? “Tarihçi, tarih okuyan adamdır.” Herhangi bir fakültenin tarih bölümü mezunu olmak yeterli midir tarihçi olmak için? “Mommsen’e göre, tarih okullarda okutulacak bir şey değildir. Tarih aslında öğrenilmez de öğretilmez de. Tarih devamlı bir temrin işidir. Böyle olmakla birlikte, tarihin kendine göre, örneğin sosyolojide olmayan pekin (exact) metodları vardır. Epigrafik malzeme, paleografik malzeme, nümüzmatik malzemenin nasıl kullanıldığı, nasıl değerlendirildiği öğretilir tarih eğitiminde. İşte bunun verdiği teferruat duygusu ile denge çok önemlidir.”

“Belgem boldur”

Ortaylı, liseden sonra tarih eğitimi verilmesini sakıncalı buluyor ve tarihin, tıpkı ABD’deki hukuk eğitiminde olduğu gibi, lisansüstü olması gerektiğini savunuyor. Önerdiği bu modele uygun davranmış kendi akademik hayatında. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi’nde tarih öğrenimini tamamlamış. Burada okurken ODTÜ’de Bölge Planlama’da master’a başlamış. İlhan Tekeli, Mübeccel Kıray gibi hocalardan çok şey öğrenmiş. Sonra Şikago Üniversitesi’nde Prof. Halil İnalcık’ın yanında tarih master’ını tamamlamış.

Peki sen Mülkiye’de sıralardın okurken tarihçi olmak gibi bir perspektifin var mıydı? Sorusuna aldığım cevap daha da şaşırtıcı, “Tabii, hep. Ben ilkokuldan beri tarihçi olmak istiyordum.” İyi de ben seni hep okulun kantininde ona buna takılırken hatırlıyorum. “Ama bizim kantin de pek hoştu doğrusu.” Peki ya dersler? “Ne işim vardı derslerde? Değerli hocalar vardı Şerif Mardin, Halil Hoca (İnalcık), Seha Bey (Meray), Tahsin Bekir Balta gibi. Onların derslerini kaçırmazdım. Çünkü tarih anlatırlardı.”

Bilgisi ve belgesi bol bir tarihçi olduğu söylenir. “Bilgiyi bilmem ama, belge çok boldur. Belge hem hayal gücünü besler hem de onu gemler. Saçmalamayı önler ve gerçek anlamda tarih kokusu verir. Gazete okumayı, evrak okumayı kitap okumaktan daha çok severim ben. Derli toplu yazardan çok, tesadüfi yazar severim. Belgeyi yazan adamı, gazeteciyi önemserim. Ya da cahil bir kadının soruşturma evrakı müthiş etkileyebilir beni.”

İlber Ortaylı tarihçiliğin sonradan edinilen değil, doğumla kazanılan bir yetenek olduğunu düşünüyor. “Doğanda müthiş bir hafıza ve merak barındırman gerekir bir kere. Ayrıca ciddi bir hayal gücünü de. Tarihçi bu yeteneklerine ilaveten sözünü ettiğim pekin metotları da öğrendikten sonra yazıp çizmeye başladığı zaman, malzemesini kurarken, artık homme de lettre’dir, edebiyatçıdır bir anlamda.”

Edebiyatın, başta Rus edebiyatı, yeri çok büyük hayatında. Puşkin’den Schiller’e, tarihsel drama ya da roman yazmış büyük edebiyat ustalarından saatlerce konuşması işten bile değil. Üstelik de ‘Yüzbaşı’nın Kızı’nı anlatırken komşunun kızını çekiştiriyormuş duygusu uyandırarak. Ama esas aşkı tiyatro. Üniversite yıllarındaki oyunculuğunun yanı sıra yıllarca tiyatro eleştirmenliği de yapmış. Bu uğraşını yurt dışında da sürdürmüş. Yurt dışı demişken, bildiği yabancı dillere de bir değinsek. “İşte Almanca, Rusça, Farsça filan.” Fransızcası da var mı? “Evet, idare edebiliriz işte.” Ya Arapça? “Pasif bilirim.”

Yani konuşması yazması yok da, okuması var. Peki Latince? “Biz tarihçiyiz kızım, bunları bilmek zorundayız.” Pes ediyorum. İlber Ortaylı, 1947 Viyana doğumlu. Bir yanıyla Karaçaylı (Kuzey Kafkasya), bir yanıyla Kırımlı olan annesi göçmen olarak Viyana’da yaşarken, edebiyat okumuş. Yine Kırım Tatarları’ndan olan babası ise makinadan nefret eden, tarihe meraklı bir uçak mühendisiymiş. Rusça ve Rusya’ya ilişkin bilgisinin pınarı annesiyken, tarihe yönelmesinde babasının büyük payı olmuş. İlkokulu Ankara’da okumuş, orta öğrenimini İstanbul (Avusturya Lisesi) ve Ankara’da tamamlamış. Beş yıllık bir ayrılıktan sonra yeniden düşmüş yolu İstanbul’a. Ve bir gece vapurla Asya’dan Avrupa’ya geçerken, o eşsiz İstanbul silueti karşısında ciddi olarak çarpılmış. O gün bugündür tarifsiz bir aşkla bağlı hissediyor kendini bu kente. Giderek artan çirkinleşmesine karşın, her geldiğinde yeni bir şey keşfediyor aşkını alevlendiren. “Nasıl Polonyalılar Varşova’yı yeniden kurdularsa, ya da Almanlar Dresden’i, öyle eskisi gibi yeniden kuracağız bir gün İstanbul’u. Ama savaşsız. İstimlakler ederek, tazminatlar ödeyerek falan.” İflah olmaz bir romantik midir nedir? “Biz Türkler duygusalızdır doğrusu.”

Osmanlı’nın güzelliği

Nereden çıktı şimdi bu biz Türkler?  “Valla, benim kimliğim çok Türk’tür. Modanın tersine çok Türk hissederim kendimi ve Osmanlılığımla da çok iftihar ederim. Osmanlı olan her şey güzeldir benim için. Olmayan da yabancıdır, kusura bakmasınlar. Mesela Ortodoksluğu severim, Protestanlığı hiç sevmem. Yahudiliği severim, ama Sefarad olan daha hoştur benim için’. Pek ya kendi diniyle, Müslümanlık’la ilişkisi? ‘Ben dini toplumu oluşturan bir kültürel doku olarak görürüm. O kültürün dışına düşmüş insanların da boşlukta olduklarına inanırım. Ateist olmak sorun değil, beni ilgilendirmez. Ama kültürel kimlik olarak dinin dışında olmak, çok zavallı bir konumdur. İslamiyet’in öyle sebze ekmek falan gibi görülüp köylülüğe terkedilmesi iyi olmamıştır. Toplumun elit kesimleri de saygıyla sahiplenerek bakmalıdır din olgusuna. Ahlak olarak değil, kimlik olarak önemlidir bu.”

“Şarklı değilim”

Kimliği tamam, ya kişiliği? Bir tutku adamı mıdır mesela? ‘Her tarihçi tutku adamıdır’. Ben tutkuyu aşk meşk anlamında sormuştum da. “Geç evlendim. Otuzdördüme kadar bekledim. Aşklar da yaşadım tabii. Ama aşkı tutku haline getirerek, perişan olmadım hiç.  Buna izin vermedim. Şimdi de kızıma aşığım. O da bunu biliyor ve alabildiğine istismar ediyor.” Tarihçi tutkusuna geri dönecek olursak?  “Bunun nedenleri arasında nostaljik eğilimler de olabilir. Etrafı beğenmezsin, maziyi kurarak kaçma yoluna gidebilirsin pekâlâ. Bu tutku kendine çeker seni. Alkolizm gibi bir şeydir. Bir tek disiplinsizlik dağıtabilir insanı. O bende de var biraz. Mesela şu anda bir hafta sonraki tebliğime hazırlanmak yerine Bizans Tarihi okuyorum.”

Durumuna göre Bizans Tarihi’ne de Tom Miks, Teksas muamelesi yapılabiliyor demek ki. Sakın bir workoholic olmasın? ‘Yok canım, ben öyle sinir bir adam mıyım? İnsanlara vakit ayırırım. Konuşmaya bayılırım. İşim varsa, sen gidince de yaparım. Ama sevmediğim, sıkıldığım insana da tahammül edemem. Öyle bir nezaketim yoktur. O konu da pek de Şarklı değilimdir. Bak işte bu kötü bir huy’.

İlber Ortaylı bugünle de çok ilgili bir tarihçi olarak. “E tabii. Biz eskici değiliz ki? Gerçi Can Yücel bana şiir yazdı, ‘Eskici! Diye söylüyor adam’ diye başlayan. Ama sen ona bakma.” Nerede kalmıştık, günümüz Türkiye’sinde bir toplumsal mutabakat yenilenmesine ihtiyaç olduğunu düşünüyor mu? ‘Valla solcusu, liberali, İslamcısı, Kürt’ü, demokratı bunu istediğine göre, var böyle bir ihtiyaç.”

Tahran’daki İslam Konferansı ve Lüksemburg Zirvesi kararlı sonrasında nasıl bakıyor Türkiye’nin durumuna? “Avrupa bizi iterse, kendi kaybeder. İslam Konferansı ise bizi iteleyemez bile efendim. Elinde değil.”

Hazır elime geçirmişken, bir de geleceği bakmasını isteyebilir miyim değerli tarihçimizden? “Bak bunu çok az yaparım işte.” Yalnızca tek bir fütürizm örneği, n’oolur? “Mesela bana göre Türkiye ile Rusya müttefik olacak istikbalde.” Bu kökenlerinden kaynaklanan bir wishful thinking olmasın sakın? “İstesen de istemesen de olacak bu. Avrupa ikimizi de istemiyor. Onlar Avrupa’nın kurucuları arasında. Biz de Avrupa tarihini yapanlar arasındayız. Ama Batı her ikimizi de istemiyor. Bizim Doğu’da da aynı insanlarla, mesela sarı ırkla uğraşmak zorunda kalacağımızı düşünüyorum. Ve bu bizi birbirimize yaklaştıracak. Wishful thinking’e gelince, ben İran’la isterdim bir birlik, ama maalesef olmayacak.”

Ben ise daha saatlerce konuşmak isterdim onunla, ama maalesef bu da olmayacak. Pek de sevmediği Ankara’ya dönmek üzere uçağa yetişmesi gerekiyor çünkü. Eve dönerken, kendi kendime gülerken yakalıyorum kendimi. İçimde de bir hafiflik, bir hafiflik. Neredeyse özgür hissediyorum kendimi diyeceğim. Deli miyim ne?

İlgili İçerikler