15 Aralık 2021

Ölüp de dirilenlerin baladı

Memleket iyi durumda değil. Zulüm diz boyu, adalet kuzeyin kışı gibi, gündüzü de gecesi gibi karanlık, yoksulluk, yoksunluk sarmaşık gibi sarmış ülkeyi. Gözler gülmeyi unutmuş. Bu ortamda oturup da aşka, tutkuya, hayallere dair bir öykü yazmak, bir de onu yayımlansın diye göndermek... Epeyce düşündüm, ama karanlığa direnmenin yolu, duygularımızı sere serpe ortaya koyabilmekte, gecenin en karanlık anında bile, kalkıp bir şiir okuyup, sabah bir çiçeği sulayarak onun sevinciyle işe gitmekte. İşte böyle, 2021 yılının son dolunay öyküsü...

Şehir, önümde taç yapraklarını açmış bir çiçek gibi uzanıyordu. Bir renk cümbüşü adeta. Kokusu dünyanın en güzel parfümünden daha baştan çıkarıcı. Sevişmiştik şehirle dün gece. Biraz onun heyecanı sürüyor bedenimde, biraz akşamdan kalmayım başım ağrıyor, biraz da başımda kavak yelleri şehrin lodosuna karışıyor. İlk defa dün gece açıldık birbirimize. Şehirle ben. Sırılsıklam aşık olmadan hemen önce, hani çisil çisil yağmur yağmıştı. Karmakarışık anlatıyorum. Öylesine sıradan bir güne uyanmıştım aslında. Gecenin böyle olacağını, hayatımın dün geceden itibaren limandan ayrılmış, yelkenleri rüzgarla şişmiş, dümeni uzaklara kırılmış bir tekneye döneceğini nereden bilebilirdim ki. 

İçmeye niyetliydim, iyice içecektim, başka yolu yoktu. Kitaplarım, defterlerim, masaya düzensizce yerleştirilmiş kurşun kalemlerim, kalemtraşım, silgim... Hiç düzenli olmadım ki şu hayatta. Karmakarışıklığın, kaosun içindeki düzenin adamıyım ben. Biraz anarşist ruhlu olduğumu saklayacak değilim. Daha beni yeni tanımaya başlıyorsunuz, ilk cümlelerde ne mübalağaya kaçarım, ne de okuru kandırmaya yeltenirim. Zaten bu hikâyede mevzubahis olan da ben değilim, ben olsam olsam küçük bir figüranı olurum hikâyenin. Öyle karakterler var ki, şehrin kaldırım taşlarına yıldızla adları kazınmış, şehrin tarihi onlarsız eksik kalır.

Evet evet teçhizatlı gitmiştim meyhanedeki masama. Yanlış anlamayın, bizim teçhizat yukarda dediğim gibi kalem, defter, kitap. Şöyle bir ısınayım dedim. Hızlı giriş yapayım, gün ışıkları solmaya başladığında gece beni hazır bulsun. "Çek bi Arjantin" dedim delikanlıya. Bakakaldı yüzüme. "Arjantin oğlum" dedim. "Ben Suriyeliyim Abi " diye geldi cevap. Hayat bugünlerde adeta bir kaleideskop gibi, buradan baktığınla orda gördüğün bambaşka olabiliyor. 

Çaresizlik içinde etrafta yardım edecek kimse ararken Şevket göründü. İnce, daha gençken bile yaşlanmış yüzü, ama her zaman jilet gibi olan kılık kıyafetiyle. "Hemen getiriyorum doktor bey" dedi. Bir elinde Arjantin, bir elinde patates kızartması ve dükkanda yaptıkları hardalla bitiverdi az sonra. Neyse ki, Şevket çıktı ortaya. Çocuk bir de bana elma dilim patatesle yanında poşet ketçap getirirdi de gece daha başlamadan biterdi mazallah. 

"Şevket sen ölmemiş miydin ya?" dedim. Bir yandan da onu böyle kanlı canlı gördüğüm için çok mutlu oldum. "Öldüydüm doktor bey" dedi, "Akciğer kanserinden. Bilirsin ya, şehir çağırdı, bu akşam ölüler meclisinden izin aldım. Sen mi haber saldın, buraya gelmek için hazırlanan çoktu". Şevket'i severdim. Ne zaman gelsem Cavit'in yerine, diğer masaları bırakır yanıma gelirdi. O susar ben okurdum, arada laflardık. Çok içmişsem yüklenir, renosuyla eve bırakırdı beni. "Cavit nasıl, ölüler diyarında da kapının kenarında çay mı içiyor yine" derken, "Ekselans iyi akşamlar" diye Cavit de çıktı ortaya.

Akşam olmuştu demek. Sıradan bir güne uyanmıştım, ama sıra dışı bir akşama doğru ilerliyordu zaman. Şehrin böyle yanar döner günleri vardır. Bir girdap gibi çeker insanı içine. Anlamazsın bile döne döne dibe gittiğini. Sen artık onunsundur. Fark etmeden tutulursun, onsuz yapamayacağını anlarsın. Gitsen bile şairin dediği gibi "Dönüp dolaşıp bu şehre gelirsin" sonunda. Arjantini ikiledim. Birkaç şiir okudum. Bir de öykü...

Şehir dikmiş gözlerini hülyalı hülyalı bana bakıyordu. Birden dönüp bileğini tuttum şehrin, "Bak dedim ben sana aşık olurum, sen de bana. Kaldırabilir miyiz bunu, yaşayabilir miyiz bu aşkı tutkuyla". Gülümsedi güzel gözleriyle, yanağını uzattı, kırmızı bir elma gibi duruyordu karşımda. Uzanıp öptüm. İki kerenin hatrı kaldı, bir daha öptüm. 

Tam da o anda çıktı ortaya, masaların, gecenin ve öte dünyanın dehlizlerinden bu yana, Madam Anahit. Akerdeonu boynunda, şehirden daha da kırmızı olan uzamış yanaklarıyla. "Tangoyu çalayım mı" dedi. "Ah be madam, seni çok özlüyorum" dedim. Sarılmak istedim boynuna, akordeon girdi aramıza. "Bana yaşadığıma dair rapor ver demiştin, hatırladın mı, şimdi versem raporu, hemen şurada çıkarıp yazsam, burda kalır mısın? Dönmesen keşke. Sensiz şehir çok tatsız". "Orada rahatım iyi, akerdeonu da taşımam gerekmiyor boynumda. Arada bir izin veriyorlar, gelip şehirle dans ediyorum, o da yetiyor."

Şehir, beynimin labirentleri, ölüler diyarı birbirine girmişti. Sabah bizim dünyamızda mı uyanacaktım, öte tarafta mı? Bakındım etrafa, ölüm mü çalmıştı kapımı? Azrail'e benzer kimse yoktu ortalıklarda. Azrail kime benzer bilen var mı? Belki de eski dostlardan bir heyet göndermişlerdi, davullu zurnalı, akordeonlu beni almak için. Yine de ölünecek gün değildi. Daha yeni açılmıştık şehirle birbirimize. Beyoğlu kardeşlerim geçti sokaktan. Ece'ye gidiyorlardı herhalde. Seslendim duymadılar. Gecenin bir vakti bulurum nasıl olsa. İlerde Hikmet Abi'yi gördüm. O da beni gördü el sallıyor. "Güzel film var gir seyret dedi". "Emek Sineması yıkıldı ya abi" dedim. "Onlar öyle sansınlar yıkılır mı hiç Emek. Filmden sonra gel, Kadir balık almış yeriz güzelce." Kadir Abi de gelmiş demek ki. Şevket söylediydi. Belli ki ölüler diyarından bir otobüs kalkmış bu akşam.

Çıktım tertemiz bir hava, ince bir yağmur. Beni güzelce sarıp sarmaladı ay ışığı. Şehir koluma girdi. Arada sarılıp öpüyor. Bir kuyruklu yıldız dolaştı gökyüzünde. "Senin çok aşığın vardır" dedim. Güldü. Kıskançlık zamanı değildi. Kaç kişiye nasip olur, takmışsın koluna İstanbul'u, gidiyorsun Galata'ya doğru. "Ben ölmüş olabilir miyim İstanbul?" dedim. "Ne olur doğruyu söyle?" "Ölmedin" dedi. "Daha değil. Bu gecenin sonunda benimle sevişirsen ama, o zaman ölebilirsin. Göze alabilecek misin bunu?" Neler de söylüyordu İstanbul. Haliç'e doğru yürüdük. Glorya Apartmanı'nın önünden geçtik. Öyle sarmaş dolaş, kahkahalarla gülerek. Ben daha önce bir şehre böyle tutulmamıştım, aşk yaşamamıştım bir şehirle. 

Aşağıda martılar karşıladı bizi, iki de köpek. Sanki yan sokaktan "birader Mırç" çıkacaktı. Ama bir serseri ve tinerci çocuklar çıktı. "Korkma" dedi şehir, "onlar gerçek değil, duvara çizilmiş bir resim". Sahile doğru yürüdük. Kenarda eski güzel bir kayık, Ayvansaray'da yapılmış. Pancar motor takılı üstünde. "Hadi bakalım vira bismillah" dedi şehir, çalıştırdı motoru, çıktık yola . Bir kısa dalmışım, dürttü beni şehir. "Uyan" dedi, "bu gece sevişeceksin benimle." Eyüp taraflarında indik kayıktan. Maymuncu Kenan bitti yanı başımızda. Hiç değişmiyor, öyle küçük, tek dişi metal sırıtıp duruyor."Abi maymunları satamadım, sana bırakayım sen sat alırım parasını bir ara" dedi. "Bu akşam olmaz Kenan" dedim "başka sefere". 

Tepeye doğru tırmanmaya başladık, kabristanın ortasından geçtik. Bej pardesüsü üstünde, her zaman janti hocamı gördüm gecenin karanlığında, buralara bir yerlere defnetmiştik yıllar var. Göz kırptı, iyisin der gibiydi. Yukarılarda bir yerlerde bir selvinin altında eski bir lahitin kapağını kaldırdı şehir. "Ben dedi burda yaşıyorum". "Dur" dedim tepeden şehre baktım. Şehir o kadar güzeldi ki artık o kadar olur. Biz o gece şehirle birlikte olduk. Bana kimseye sarılmadığı gibi sarıldı. Sabaha kadar uyumadık nefes nefese. Gün ışımadan çıktı, "akrep gibiyimdir" dedi, "sabah öldürürüm gece seviştiklerimi". Ama beni öldürmedi. Gülümsedi, üç kelime, bir ezgi, bir de müjde hediye etti tam lahitten çıkarken. "Kelimeleri hoyratça kullanma, ne yazarken, ne yaşarken. Kimsenin kalbini kırmasın bu sözcükler. Ezgi kulaklarından hiç eksilmeyecek, bütün dünyayı dolaşacak, ama her zaman da yanında olacak. Sana müjdelediğim yol uzun, bazen meşakkatli, bir o kadar da güzel, o yoldan ayrılma, sonu selamet." Öylece bırakıp gitti beni.

Eyüp sırtlarında eski bir mezardan çıktım, sabaha az vardı. İstanbul'da puslu serin bir hava. Yağmur yağsa keşke dedim. Haliç kıyısında bıraktığımız kayığa bindim. Sözcüklerim cebimde, kulağımda dünyayı dolaşan ezgi. "Kör bir kayıkçının" yanından geçtim, "Haliç'te bir vapuru vuruyorlardı". Kalbimde şehrin müjdesi, "şafak nabız gibi attı". Köprünün altından geçerken pırıl pırıl bir güneş açtı. Eminönü'nden Sarayburnu'na doğru, şehir önümde taç yapraklarını açmış bir çiçek gibi uzanıyordu...

Yazarın Diğer Yazıları

Udi Refik Kara'nın hikâyesi

Mayıs ayının dolunay öyküsü çocukluğumda yazlık sinemada izleyip gözyaşlarımı tutmaya çalıştığım Yeşilçam filmlerine bir nazire...

Bu bir ihbar yazısıdır

Bu bir ihbar, aynı zamanda da davet yazısıdır. Gezi'ye katılan herkesi kendini ihbar etmeye davet ediyorum. Biliniz ki sekiz kişiyi mahkûm ettiniz ama, seksen, sekiz yüz, sekiz bin, seksen bin, sekiz yüz bin, sekiz milyon belki daha fazlası olarak karşınıza geleceğiz

Enginlerin Aydınlığı

Yaşarken tektim, şimdi çoğaldım. Sonsuz uzayda yürürken çoğalmaya devam ediyorum. Tanıdığım, hayattayken rastladığım herkes ben oluyor, bende birleşiyor, bir büyük bana dönüşüyor. Bense ben olmaktan çıkıp, tüm canlılar oluyorum