Yazılarımda başucu kitaplarından söz eder dururum. Okumayı seviyorsanız, akşam yemeğinden daha az önemli değildir başucu kitapları. Her ne kadar teknoloji avucumuzun içine, cep telefonlarını, tabletleri ve onlarla birlikte sosyal medyayı verdiyse ve artık “esas çocuk” onlar hâline geldiyse de kitapsever için öyle değildir. İllaki birkaç satır okumak ister yatmadan önce. Akşam yemeği benzetmesi yaptım ya, bazen hafif bir atıştırma, bazen davet yemeği gibi olur okunan kitaplar. Bir de en sevilen yemek vardır. İşte o başucu kitabı, benim için Moby Dick’tir.
Herman Melville’in ilk basımı 1851’de yapılan ancak dünya çapındaki ününü yazarın ölümünden çok sonra kazanan başyapıtı. Moby Dick’i klasikler arasına sokan, yazıldığı dönem için de bugün için de aynı ilgiyle okumamızı sağlayan büyüsü nedir diye sorarım kendime? Bana göre kitabın katman katman olmasıdır bunun nedeni. Moby Dick’i basit bir macera kitabı olarak okuyabilirsiniz. 1800’lerde, Amerika’nın kuzeydoğu sahiline yakın Nantucket Adası’ndan çıkıp, okyanuslara açılan, iki üç yıl denizde kalıp avladıkları balinaların fıçılara doldurdukları yağıyla geriye dönen denizcilerin gerçek hikâyesidir kitap. Yazarı da balina gemilerinde çalışmış, o maceraları bire bir yaşamıştır. Moby Dick’i bir biyoloji kitabı olarak da, coğrafya anlatan bir kitap olarak da okuyabilirsiniz.

Balinalarla, yunuslarla ilgili derin bilgiler vardır kitapa. Kuzey Atlantik, Grönland tarafları da Güney Okyanusu da anlatılır. Öte yandan Moby Dick’i siyaset, sosyoloji, psikoloji fakültelerinde ders kitabı olarak da okutabilirsiniz, nitekim okutulmaktadır da. Hikâyenin odağındaki Pequod gemisi ve üzerindeki denizciler bir mikro toplum oluşturur. Burada insan ilişkileri en rafine hâliyle anlatılır. Gemiye katılan denizciler ekmek parası için bu maceraya atılmışlardır. Geminin kaptanı Ahab’ın ise kişisel bir meselesi vardır. Önceki bir seferde bacağını kopartmış olan beyaz balinayı öldürmek amacıyla çıkmıştır yola. Kitabın epeyce ilerleyen bir aşamasında, 36. bölümde, taa 221. sayfada ortaya çıkar bu amaç. Grandi direğine çaktığı kocaman bir İspanyol altınını Moby Dick’i ilk gören denizciye vereceğini söyler ve yine bu bölümde anlaşılır Moby Dick’in yıllar önce Kaptan Ahab’ın bacağını kopartmış olduğu.
İlerleyen sayfalarda bu marazi intikam duygusu kitabın ana ekseni olarak ilerler. Bir felakete doğru gidildiğini herkes hisseder. Burada Kaptan Ahab’ı alın Pequod gemisinden ve bir ülkenin hırslı siyasetçisi pozisyonuna yerleştirin. Kişisel hırsları için ülkelerini felakete sürükleyen politikacıları ve bu durumu görüp ona engel olmayan, olamayan siyasi figürleri düşünün. Birebir aynı psikolojiyi okursunuz sayfalarında. Bölüm 100’de Pequod, İngiliz balina gemisi Samuel Enderby ile karşılaşır. Geminin kaptanı Boomer da tıpkı Ahab gibi yıllar önce beyaz balinayla karşılaşmış ve onu avlama sevdası bir koluna mal olmuştur. Burada biri intikam hırsıyla aklı başından gitmiş, öbürü aynı kaderi yaşasa da kolunu kopartan balinaya saygı duyan, onun peşinden gitmeyi asla düşünmeyen iki denizciyi tanırız.

Ben kitapta herhangi bir bölümü yeniden okuduğumda, her seferinde başka bir tat alırım. Her karakter ayrı özellik taşır. Starbuck geminin ikinci kaptanıdır. Ahab’ın tam tersidir. Yiğittir, korkusuzdur ama aklı hırslarının önünde değildir. Güneş battıktan sonra balina peşine gidecek sandalı indirmek istemez denize. “Bu işe ekmek parası için, balina öldürmek için girdim, balina beni öldürsün diye değil,” der bir seferinde ve en çok, o fark eder yaklaşan felaketi, ama yine de engel olamaz Ahab’ın intikam peşinde, gözü dönmüş yolculuğuna. Tüm karakterleri anlatmaya yerim yetmez ama bir tanesinden ayrıca söz etmeliyim. Sevgili can dostum köpeğime üçüncü mızrakçı Dagoo’nun (Türkçe söylenişiyle Dagu) ismini verdim. Dagoo Afrika’nın okyanus kıyısında yaşayan kabilesinden kaçıp balina gemilerinde mızrakçılık yapan, güçlü kuvvetli, iyi yürekli bir adamdır. Benim Dagum da öyle.

İnsan Moby Dick’i okurken içinde bulunduğu odadan çıkar. Rüzgârın çarmık halatlarında, serenlerde çıkardığı sesleri işitmeye başlarsınız. Denize indirilmiş bir sandalın küreklerinde bulursunuz kendinizi, Güney Okyanusu’nun dalgaları üzerinizi örter ve “Ah o gemide ben de olsaydım” dersiniz. Hemen ardından da korkunç sonu hatırlayıp, romanını okumak çok daha iyi diye dalarsınız yeniden cümlelerin arasına.
Moby Dick'teki üç mızrakçı
Moby Dick’le bu kadar haşır neşir birisi olarak kısmet oldu, Güney Okyanusu’nda balinalarla karşılaştım. İspermeçet değil kambur balinalardı ama gezegenimizin en zarif, en zeki yaratıklarındandı o balinalar. Uçsuz bucaksız okyanusun ortasında, 20-25 balinalık bir sürüyle geçirdiğimiz yaklaşık iki saat, hayatımın hem en özel anlarından biri hem de balina avcılığına lanet ettiğim bir gün oldu. Epeyce uzakta önce fıskiyelerini gördük, yelkenleri indirip bekledik. Sürü etrafımızı sardı ve sırayla ikili üçlü gruplar halinde yanımıza geldiler. Teknenin bir yanından dalıp öbür yanından çıktılar, etrafımızda dolaştılar. Denizlerin bu abide gibi yaratıklarını, bize dostça yaklaşan, iletişim kurmak isteyen, koca okyanusun ortasında adeta bizimle hasbihal eden bu hayvanları yaklaşıp mızraklamak, bir kez daha insanın bu gezegenin kanseri olduğu düşüncesini aklıma getirdi. Her zaman, bütün denizlerde ve kara parçalarında Kaptan Ahab’ların karşısında, Moby Dick’lerin yanında olalım…


