İnsana, insanlığa, toplumlara dair ciltlerce kitap yazılmıştır. Romanlar, psikoloji, sosyoloji kitapları, ekonomi-politik, tarih araştırmaları, niceleri… Bazen ama, tek bir su damlası bunların hepsinden daha açıklayıcı, daha çarpıcı olabilir. Tek bir damla onlarca kitabın yapamadığını yapabilir, gözümüze sokar gerçekleri. Bazen tek bir damlanın sesi tüm gerçeğin feryadı olur. O bir tek damla dünyayı değiştirebilir. Baktığımız, gördüğümüz ve hissettiğimiz zaman o tek damlayı, bazen biz dünyayı değiştirme gücünü kendimizde buluruz.
Serin bir mart sabahında kiralık arabamızı Trieste Nehri’nin kenarına park etmiş, Eremitani Manastırı’na doğru yürüyorduk. Padua kenti, bir beyin cerrahisi kursu için geldiğimiz Bologna’dan 120 km uzaktaydı, ama buralara kadar gelip de Giotto’nun eserlerini görmeden gitmek olmazdı. Bazılarına göre, Giotto’nun 1300'lerin hemen başında Arena Şapeli’nde yaptığı freskolar, Rönesans’ın başlangıcıdır. Aslında Arena Şapeli’ndeki freskoların konusu da ortaçağdaki taassuba uygun olarak dini menkıbelerdi. Ama Giotto’nun eserlerinde kutsal olan, yerini insani olana terk etmişti. Giotto gökyüzünden değil, yeryüzünden bakarak resmetmişti. Kutsal şahsiyetler sizin, benim gibi insanlardı. Ortaçağ resimlerinde sık görüldüğü gibi havada uçmuyorlardı, ayakları yere, çayıra çimene basıyordu. İsa ve Meryem’in hayatlarının tasvir edildiği duvarlarda, adeta sinematografik bir anlatım vardı. Dolaşırken birdenbire o resmin karşısında kalakaldım. Beytüllahim’de masum çocukların katledilmesi. İncil’in belki de en çok resmedilen sahnelerinden biridir. Ama Giotto’nun resminde çocukları öldürülen anneler ağlıyordu. Sanat tarihinde ilk kez, bir gözyaşı damlası resmedilmişti. Giotto’nun çizdiği o bir damla gözyaşı, ortaçağın sonunu getiriyordu, rönesansı müjdeliyordu. Kutsal olan, ulvi olan değil, insani olan ön plana çıkmıştı.
İstiklal Caddesi’nde bir cumartesi. Az önce küçük bir yağmur yağmış. Gri bir semanın altında boylu boyunca uzanan kadim caddede telaşla yürüyorum. Galatasaray Lisesi’nin önünde bir kalabalık birikmeye başlamış. İnce, narin, beyaz başörtülerinin altında, ellerinde pankartlarla kadınlar ve etraflarında genciyle, yaşlısıyla küçük bir kalabalık ve onları çepeçevre sarmış robokop giysili bir manga polis, akrepler ve TOMA'lar hazır olda. Taa Arjantin’in Mayıs Meydanı’ndan İstanbul’a akmış, tıpkı oradaki gibi, bu topraklarda da bizim devletimizin kaybettiği çocuklarını arayan anneler, Cumartesi Anneleri oturuyor. En önde yaşlıca bir kadın, Berfo Ana, yıllardır aradığı kayıp oğlu Cemil Kırbayır’ın resmi elinde. O zamanlar doksan yaşını geçmişti sanırım. Bir damla gözyaşı süzülüyor Berfo Ana’nın yanağından. O bir tek damlada bütün bir ülkenin hikâyesi saklı. Hakkın, hukukun yok olduğu askeri - sivil baskıcı dönemlerde yaşanan faili meçhul cinayetler, gözaltında kaybolmalar, aydın suikastleri ve koca bir ülkenin halkının gözyaşlarının toplanıp tek bir damlada açığa gün yüzüne çıkması. Sanki Berfo Ana gökyüzü, göz pınarları bulut, ağlıyor ha ağlıyor, kendi oğlu için değil yalnızca, bütün ülke için, yanağından süzülen o tek damlayla.
Başka bir gün, sokaklarda az sayıda insan, bir virüs salgını kaplamış dünyayı, memleketi. Sokağa çıkma yasakları var gençler ve yaşlılar için. İşe gidiyorum. Köşede bir kamu binasının restorasyonu yapılıyor. Orası kalabalıkça, kamyonlar, arabalar, kontrol mühendisleri ve turuncu yelekleri, baretleriyle işçiler. Az önce sabah haberlerinde vardı; öğrencilerin eğitimlerini uzaktan internet aracılığıyla sürdürmeleri hakkında konuşuyordu bir muhterem. Tam köşeyi dönecekken gözüm delikanlıya takılıyor. Delikanlı dediysem, kol gücüyle çalışmaktan pazuları gelişmiş ama daha çocuk. 15-16 yaşında var yok. El arabasından kum döküp, elde kürek beton karıyor bir kenarda. Vakit körpe olmasına rağmen sıcak mı sıcak bir haziran sabahı. İnce bir türkü tutturmuş delikanlı-çocuk, belki de kızarlar diye anca kendi duyacağı sesle söylüyor ama o kadar kalpten söylüyor ki, yine de ulaşıyor güzel sesi bana. Belli ki beli ağrıyor koca küreği sallamaktan, doğrulup bir elini beline ötekini alnına götürüyor. İşte tam da o sırada bir damla ter süzülüyor şakağından çenesine doğru. Akranları evlerinde, çay, limonata eşliğinde internetten ders izlerken ya da tabletten oyun oynarken, o çalışıyor çocuk işçi olarak, kim bilir kaç yıldır, kaç lira yevmiyeyle, haziran sıcaklarında, kış soğuklarında, hatta sokağa çıkma yasaklarında. Şakağından süzülen o bir damlada, ülkenin ekonomik durumu, çalışan hakları, çocuk hakları, insan hakları ne ararsan var. O bir damla ter, cilt cilt kitaba bedel. O bir damla ter, sosyal adaletin bu topraklarda ne kadar eksik olduğunun göstergesi tıpkı, adalet gibi, hukuk gibi.
Canım sıkılıyor, bir yandan virüs, bir yandan ülkemin giderek daha otoriter bir anlayışla yönetiliyor olması, daralıyorum. Deniz kenarına gidiyorum. Denize bakmak, uzun uzun seyretmek mavilikleri, bir umut yeşertir içimde. Sanki her şey çok güzelmiş gibi hissederim. Sanki kara tahtada yazılı olanları silip yeniden bir şeylere başlamak mümkünmüş gibi gelir. Sanki ha desem yelkenlerimi açıp atılacağım maceralar az ötemdedir. Denize, martılara bakıyorum. İnsanlar azalınca, sanki sayıları artmış olan yunuslar uzakta dalıp çıkıyorlar. Rüzgar var. Karaya vuran dalgalar, binlerce damla halinde yükseliyor. O tek bir damla deniz suyuna takılıyor gözüm. Önceki gece okuduklarım geliyor aklıma. Okyanuslara yayılmış plastik mikropartiküllerle ilgili bir yazı. 5mm den küçük plastik parçaları, plastik mikropartiküllerini oluşturuyor. 2014'te matematik modellemelerle yapılan bir çalışmada okyanuslarda yüzen 15-51 trilyon plastik partikülü olduğu tahmini yapılıyor. Bunların neredeyse yarıdan fazlası son 18 yılın ürünüymüş. Bilim insanları denizdeki bu kirlenmenin 600 den fazla deniz canlısını doğrudan etkilediğini tespit etmiş. Bir de nanoplastik partiküller varmış, içme sularımız dahil neredeyse her yerde, denizde, göllerde ve akarsularda. Dalgalar vuruyor sahile ve savrulan damlalara bakıyorum. Dalgalardan sıçrayan bir damla su, gelen felaketin habercisi. Tek bir damla su gezegenimize verdiğimiz zararın mühürlü belgesi. Gezegenimizi öldürüyoruz yavaş yavaş, canını acıtarak.
Giotto 1300'lerin başında bir kilise şapelinin duvarına bir damla gözyaşını çizdiğinde, 700 yıl sonra dünyanın, böyle adaletsiz, böyle acımasız, doğanın böyle hunharca katledileceği bir hale geleceğini düşünemezdi herhalde.
Bir damla, tek bir damla su kocaman bir büyüteç tutuyor hayata ve dünyaya...


