31 Temmuz 2021

Aşı meselesi

Bana sorup duranlara yanıtımı bir de buradan açık açık yazıyorum: AŞI OLUN!

Gerek hastalarımdan, gerekse okurlarımdan çok sayıda mesaj alıyorum, hocam şu aşı meselesini yazsanıza, çok tedirginiz, kime, nasıl güvenebileceğimizi bilmiyoruz diye. Bir yandan da hemen her gün karşılaştığım hastalarım, arkadaşlarım, komşularım soruyor:

“İki Sinovac olmuştum, üçüncü BioNTech olayım mı?

Covid geçirmiştim, aşı sıram geldi, olsam mı?

İleride kansere yol açıyor diyorlar, ne dersiniz?

Ne olduğunu bilmediğim bir sıvının vücuduma girmesinden çekiniyorum, olmasam ne olur?

Ameliyat olmuştum olayım mı?”

Haftaya ameliyat olacağım, aşı sıram geldi sonra mı olsam?

Pıhtılaşma yapıyormuş diyorlar, olmayı düşünmüyorum, ne dersiniz?

‘Kısırlık yapıyormuş’, ‘Genetiğimizi değiştiriyormuş’…?”

Sorular uzayıp gidiyor. Ben bu sorulara lafı uzatmadan, hızlı, kısa ve hep aynı yanıtı veriyorum. Gidin hemen aşınızı olun. Derhal!

 T24 de aşı konusunu detaylı olarak yazan, toplumu bilgilendiren Pınar Okyay, Esin Şenol gibi Halk Sağlığı ve Enfeksiyon Hastalıkları hocaları var. Ben bu konuda yazmaya ehil bir insan değilim aslında. Uzun zamandır tıbbın belli ve çok özel bir alanında hekimlik yapıyorum. Diğer alanlardan uzaklaştım haliyle. Öte yandan tıp hızla gelişiyor, yeni teknolojiler, yeni tedavi yöntemleri ortaya çıkıyor ve kendi alanım dışındakileri takip edemiyorum. Böyle bir konuda yazarken öncelikle hata yapmaktan, topluma yanlış bir bilgi vermekten korkarım. Söylediğiniz lafı nasıl söylediğiniz ve nasıl anlaşılacağını hesap etmekle de yükümlüsünüz hekim olarak. Doğruyu yanlış bir şekilde ifade etmek bile tehlikeli olabilir. Yıllar önce rahmetli Türkan Saylan Hoca ile Van’da sağlık taraması yaparken bir mezrada tuhaf bir olayla karşılaşmıştık. Hane halkını muayene etmiş ayrılacakken on-on iki yaşlarında bir çocuk gördük kapısı açık olan ahırın içinde. Çocuk uzun bir zincirle yerdeki bir halkaya bağlanmış ahırdaki hayvanlarla yaşıyordu. İlerideki bir kapta su ve yemeği vardı. Bakışları bile insan olmaktan çıkmış hayvana dönüşmüştü adeta. “Niye zincirlediniz bu çocuğu” diye sorduğumuzda, “Bir kaç yıl önce hastalanmıştı, doktora götürdük, o da bunda bulaşıcı hastalık var yanına kimseyi yaklaştırmayın” dedi, yanıtını almıştık. Muhtemelen basit bir çocukluk çağı enfeksiyonu geçirmekteydi ve doktor bir kaç günlük izolasyon önermişti ancak durumu tam anlayamayan aile çocuğu ahıra kapatmış o günden beri hayvanlarla yaşamaya başlamıştı çocuk.

Dediğim gibi bu konuda ehil olmamakla birlikte bir hekim olarak aşı meselesini yakından izliyorum. Kendi açımdan, yakınlarım açısından, hastalarım açısından en çok da toplum sağlığı açısından. Covid-19 pandemisi dünyayı hiç bilmediği, insanların ancak sinema koltuğuna kurulup patlamış mısır eşliğinde izlediği filmlerde gördüğü felaket senaryolarından birinin içine soktu. Geçenlerde internet ortamındaki bir bilimsel toplantıda, beyin cerrahisi, beyin cerrahları ve Covid-19 pandemisi hakkında bir konuşma yapan, Dünya Beyin Cerrahisi Federasyonu Başkanı Franco Servadei’nin dediği gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan beri dünyanın global ölçekte karşılaştığı en büyük felaketin içinde yaşamaktayız. Kuşkusuz böyle bir ortamda komplo teorileri, uydurma haberler gırla gider. Hele de sosyal medyanın bunca yaygın kullanıldığı bir dünyada, gün geçmiyor ki bir video, bir podcast, bir makale dolaşıma sokulmasın. Hastalıkla, tedavileriyle, özellikle de aşılarla ilgili. Bilime kuşkuyla bakanlar, bilim insanlarının dünyayı kendi emelleri doğrultusunda değiştirmek isteyen bir grup insan tarafından ele geçirildiğini düşünenler, genetiğimizin değiştirilerek insan türünü belli amaçlar doğrultusunda yönlendirme planlarından söz edenler, aşı vesilesiyle ilaç şirketlerinin yapacağı büyük vurgundan dem vuranlar, her sabah yeni açan bir dijital tomurcuk gibi akıllı telefonlarımızda, bilgisayarlarımızda, televizyonlarımızda arzı endam ediyor.

Bu ortamda Covid-19 aşılarıyla ilgili de bir takım karşı çıkma gerekçeleri, soru işaretleri ortaya atılıyor. Bunlar arasında  makul bir soru olarak ortaya çıkan, tıpta bir tedavi, hele de aşı geliştirmek yıllar alan bir süreçken, bu aşıların aylar içinde kullanılır hale gelmiş olması. Burada başlıca iki tez öne sürülüyor. Biri tam bir komplo teorisi; tüm bunlar önceden planlanmıştı, virüs dünyaya salınınca yastık altından aşıları çıkardılar, büyük planın parçası olarak devreye girdi. İkincisi daha makul; bu kadar kısa sürede hazırlanmış olan aşılara güvenebilir miyiz, bizi hastalıktan korur mu, yakın ya da uzak vadede aşılar nedeniyle bize bir zarar gelir mi?

Hem Milano’da çalışan bir hekim olarak pandemiyi en ağır yaşayanlardan biri hem dünya sağlık örgütüyle sürekli temasta, hem de tüm dünyadaki beyin cerrahları  ile günlük  iletişimde olan Türk Beyin Cerrahisi’nin de  yakın dostu Prof. Servadei’nin, pandeminin global etkilerini anlattığı konuşmasında bir slaytı şöyleydi:

Latinlerin dediği gibi:

MATER ARTİUM NECESSİTAS - - - İHTİYAÇ KEŞİFLERİN İCATLARIN ANASIDIR

Aşıların hızlı bir şekilde geliştirilip kullanıma sokulmasına böyle bakmak gerekir.

Ben bana soranlara şunları söylüyorum.

Pandemi başladığında hem ülkemizde, hem de dünyada neredeyse her hafta birkaç sağlık çalışanını hastalık nedeniyle kaybediyorduk. İleri yaştaki hastalarda da ölüm oranları çok fazlaydı. Aşılama ilk olarak sağlık çalışanlarına ve ileri yaştaki hastalara uygulandı. Sonuç, sağlık çalışanları ve ileri yaşlardaki insanların ölüm oranları ve yoğun bakım yatış oranları bıçakla kesilir gibi düştü. Demek ki aşı işe yarıyor. Aşı nedeniyle ülkemizde kaybettiğimiz kimse var mı? Ben bilmiyorum. Aşı olduktan bir süre sonra şu veya bu nedenle ölen insanlar biliyoruz ama ben otopsisi yapılmış ve aşı nedeniyle öldüğü kanıtlanmış kimse bilmiyorum.

Başka bir bilgi. Bilim Kurulu, sağlık çalışanlarına iki Sinovac üzerine, bir BioNTech aşısı için yeşil ışık yaktığında bizim hastanede ne oldu biliyor musunuz? Bütün doktorlar mobil telefonundan ya da bilgisayar başına koşup oradan, anında aşı randevusu aldı ve aşı oldu. O kadar ki ben ameliyattan çıktığımda ancak iki gün sonrasına randevu bulabildim. Şimdi bir hastane dolusu farklı branştan hekim, dakika sektirmeden aşıya koşuyorsa, aşıya şüpheyle yaklaşanlar bir durun düşünün derim.

Peki Covid-19 aşısına karşı olan arkadaşlarımızdan birinin elini bir teneke kesse ve acile gidip dikiş attırsa ilk yapılan iş nedir, tetanoz aşısı, ben daha, yok ben bu aşıyı olmayacağım diyeni görmedim. Peki sokak köpeği ısırdı, ne yapıyoruz? Kuduz aşısı oluyoruz. Bebeğimiz oldu, ne yapıyoruz, aşıya götürüyoruz. Buyurun Sağlık Bakanlığı'nın aşı takvimi: 


Sorguluyor muyuz? Sorgulamıyoruz. Gidip çocuklarımıza bu aşıları yaptırıyoruz. Kaldı ki hepimiz bu aşıların büyük bölümünü olduk.

Dostlarım, kardeşlerim, hastalarım, sevgili okuyucular lütfen aşınızı olmadıysanız hemen gidin olun. Kendiniz için, yakınlarınız için, başkalarına hastalık bulaştırmamak için, toplum sağlığı için, ekonominin çökmemesi için, konser dinleyebilmek için, maça gidebilmek için, meyhanede yan masayla sıkı bir muhabbete tutuşabilmek için. Liste uzar gider. Bana sorup duranlara yanıtımı bir de buradan açık açık yazıyorum:

AŞI OLUN!

Yazarın Diğer Yazıları

Roald Amundsen ve Umberto Nobile

Bugün anlatacağım hikâye, belki de tüm zamanların en büyük kâşifi Roald Amundsen ve bu yolculuğu birlikte yaptığı ve sonradan onu kurtarmak için hayatını verdiği İtalyan uçak mühendisi General Umberto Nobile üzerine.

Bir mecburi hizmet hikâyesinden daha fazlası: Keje'nin Gözleri

Dolunay öyküleri T24'te birinci yılını tamamladı, ikinci yılına başlıyor. Başlangıçta biraz endişeliydim okuyucuya mahcup olur muyum diye,  ama pek çok okur Dolunay öykülerini sevdiğine dair mesajlar atıyor bana. Kimi öykülerin kurmaca olduğuna inanmayanlar oldu. Aslında kurmaca nedir ki? İnsanın yaşadıklarından, okuduklarından, dinlediklerinden süzdüğü, damıttığı, akan damlaları, kalan tortuları bir başka biçimde karıştırıp bir araya getirdiği metinler değil midir? Kaldı ki bir ömre birden çok hayat sığar. Ben de hep mümkün geçmiş ve mümkün gelecekler üzerinden yazıyorum. İkinci eylülün dolunay öyküsü:

Cumhurbaşkanı'nın küçük çocuğun kafasına vurması

Mevcut siyasi sistemde ülkenin iç, dış her meselesinde tek yetkili, karar verici konumdaki birinin 7-8 yaşlarındaki bir çocuğa sinirlenmesi ve bunu da kafasına vurarak ortaya koyması gerçekten kabul edilemez. Ülkenin hali ve geleceği açısından endişe verici bir durum. Demokrasisi, gelenekleri sağlam bir ülkede olsa, bu davranış o makamdaki siyasetçinin azledilmesiyle sonuçlanırdı.