07 Mart 2022

6’lı mutabakat

6’lı mutabakat metni, değindiği konular itibarıyla olumlu bir belgedir. Bakalım, taraflar zaman içinde tutarlı bir sebat gösterebilecekler mi?

Siyaset basit bir iktidar mücadelesi ve muhasebesinden ibaret değilse, daha iyi alternatif kamu hizmeti vermek üzere toplumun vekâletini istemek ise, altı muhalefet partisinin açıkladığı mutabakat metnini önemsemek gerekir. Metin, yaklaşan seçimleri kazanmaya yönelik bir niyet beyanı ve seçimleri kazandıktan sonra nasıl bir anayasa yapacaklarını haber veren bir ön tasarıdır.

Kamuoyuna sunulan metnin hazırlanmasında diğer muhalefet partilerinin --HDP, TİP, EMEP, TKP, SOL--yer almamış olması nedeniyle, nihai metnin kapsam ve içeriğini bazı eksikliklerle belirlemiştir. Siyasi ve ideolojik merkezi ortada değil her zaman sağda bulunan Türkiye’de ancak merkez sağdan aşırı sağa açılan böylesi bir koalisyondan bazı şeyleri beklemek yerinde olmazdı.

Buna karşılık, altı partinin  liberal hukuk devleti normlarını ve parlamenter demokrasi ilkelerini, kendi sicillerini de kayda değer ölçüde aşacak şekilde savunduklarını görmek gerekir. Çok geç olmuştur ama çok az değil. (Bu girişime gerici tınıları olan bir “restorasyon” projesi demek de hakça olmaz.)

Mutabakatın çok sayıdaki olumlu yanını tekrarlamayacağım. Metninde göremediğimiz bazı önemli noktalar ise şunlardır:

  • Laiklik bir sözcük olarak telaffuz ediliyor ama esasları ve güvenceleri açıklanmadığı gibi laikliğin asgari tanımına aykırı olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın anayasal rütbesi tenzil edilerek bu dairenin yüksek bir devlet organı olmaktan çıkarılması ve din işlerinin dernekleşme düzeyinde cemaatlere bırakılması ile denetimlerinin içişleri bakanlığına havale edilmesi gibi noktalar yer almıyor.
  • Sosyal devlet sözcüğü de kullanılıyor ama gerçek bir sosyal refah devletinin gerekleri olan beslenme, barınma, eğitim, sağlık, vatandaşlık maaşı, işsizlik sigortası gibi kamu hizmetlerine devlet bütçesinden tahsis edilmesi gereken asgari yüzdelerden söz edilmiyor.
  • Sendikal haklardan, özellikle grev ve toplu sözleşme haklarından bahis yok.
  • Hak ve özgürlükler maddelerinin yapısını sakatlayan “ama” ve “ancak” çekincelerinin “anti-anayasal” unsurlar olduğuna ve giderileceğine dair bir atıf yok.
  • “Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları”nı idari vesayet altında tutan korporatist zihniyetin kalıntıları hâlâ giderilmiş değil.
  • Görev (seferinin değil) süresinin cumhurbaşkanın da kısıtlanmış (bir seferle)  olmasına karşılık milletvekillerinde sınırlanmamış olması (örneğin iki seferle), demokratik dönüşüm ilkeleriyle bağdaşmıyor ve ülkeye çok çektiren “profesyonel politikacı” tipini ortadan kaldırmıyor.
  • Yasamanın yürütmeyi denetlemesi üzerinde duruluyor ama yasamanın halk tarafından denetlenmesinde demokratik mekanizmalar olan görevden alma ve halk inisiyatifi gibi yöntemlerden söz edilmiyor.
  • Gelir dağılımı ve servet bölüşümü mahvolmuş bir toplumda sosyal refah ve adalet dengelerini düzeltmek için kullanılabilecek etkili araçlar olan vergi ve para politikalarından bahis yok. Oysa bir vergi türü olan enflasyondan ve dolaylı vergilerden ezilen orta ve düşük gelirli kesimlerin vergi yükü azaltılıp, yüksek gelirli sınıf kesimlerinin ve kurumların vergilerinin çok ciddi bir müterakki vergi reformuna tabi tutulması lazım.
  •  
  • ***

Bugüne kadar Türkiye’de yapılmış olan anayasaların çoğu aslında anayasa değil anti-anayasadır. Anayasa yoluyla/eliyle evrensel anayasa ilkelerinin ihlalidir.

Sırayla gidersek, 1921’i saymazsak ve 1924’ün de tek-parti tüzük ve programları tarafından rafa kaldırıldığını düşünürsek, ilk normalimsi anayasa 1961’dir. (O da askerlerin güdümündeki bir kurucu meclisin darbe anayasasıdır; özgürlükler rejimi daha iyidir ama devlet teşkilatı özürlüdür.)

1971-73 anayasa değişiklikleri 1961’in devlet yapısını beterleştirmiş, iyice militarize etmiş, hak ve özgürlükleri geri götürmüş ve 1982’nin müsveddesi/provası olmuştur.

1982-2001 arasında sürekli perakende kurcalamalara maruz kalan 1982 Anayasası, 2007 değişikliğinden sonra 2010'da ve 2017'de çok vahim yıkımlara uğramıştır.       

2010’da “yargı reformu” adı verilen değişiklikle yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı yok edilmiş, yürütmenin denetimine sokulmasının ilk büyük adımları atılmıştır. “Hayır” ve “boykot” seçenekleri için yürütülen muhalefet, “yetmez ama evet” platformuyla püskürtülmüştür.

2017 ise, Türkiye’de her zaman güçlü bir alt-akıntı olan monokratik yürütmenin üstünlüğünün tam anlamıyla su yüzüne çıkması olup tek-adam otokrasisiyle (plebisiter diktatoryal formuyla) yasama ve yargıyı kolonize etmiştir.) Cumhurbaşkanlığı hükûmet sistemi adı verilen yeni rejim, hükûmet sistemi değişikliğinin ötesinde bir devlet şekli değişikliğidir. Sultani ve monarşik nitelikleri baskındır.                                                                           

Yukarıda çok kabaca özetlediğimiz değişiklikler, ufak veya iri, bazıları çok iri, geri gidişlerdir. Çok parlak bir anayasa tarihçesi olmayan Türkiye’nin demokratik bir hukuk devleti olabilme yolundaki umutlarını ve çabalarını boşa çıkarmış olaylardır. Bunları alt alta dizdiğimiz zaman ortaya çıkan kümülatif birikim, anayasaların ve değişikliklerinin ilerletici hamleleri temsil etmesi değil, gerilemeleri tescil etmesi olarak nitelenebilir.

Türkiye’de “anayasayı ihlal”den çok söz edilir. Oysa, genel olarak “hukuku ihlal eden anayasalar”ı ve özel olarak “anayasa hukukunu ihlal eden anayasalar”ı da unutmamak lazım.

Anayasa ne bir fetiştir, ne de içine her şeyin yazılabileceği ve adını anayasa koyunca anayasa olan bir hukuksuzluk torbası. Anayasa hukuku ilkeleri tarihten süzülmüş, farklı türevleri olduğu kadar temel özellikleri de olan, halklar devletler ve müellifler tarafından geliştirilmiş bir müktesebattır. Önüne gelenin aklına eseni doldurduğu bir heybe değildir.

Önümüze gelen 6’lı mutabakat metni, değindiği konular itibarıyla net bilançoda olumlu bir belgedir. Bakalım, taraflar zaman içinde tutarlı bir sebat gösterebilecekler mi? Bizi bugünlere getiren vebal paylarını, doğru ve vakitli siyaset yapamamış olmalarını, telafi edebilecekler mi?

 

 

           

Yazarın Diğer Yazıları

Yabancılaştırmacı özelleştirme

İktidarın hata eseri değil bilerek isteyerek yaptığı kötü ve kötücül politik tercihlerin ve koyduğu önceliklerin en vahimlerinden biri olan özelleştirmeye ve özellikle yabancılaştırılmış özelleştirmeye "suç" olarak bakacağım

ABD Yüksek Mahkemesinin tutuculuğu

Genellikle toplumun gerisinde kalmış olan bu Mahkeme, ayrı bir erk olmasına rağmen, birinci erk Yasama'nın iki kamarasından birincisi olan Temsilciler Meclisi'ni frenlemesi öngörülen ikinci üst kamara olan Senato'nun da üstünde, ondan daha da elitist ve tutucu bir üçüncü kamara gibi çalışmıştır

"Rekabetçi otoriterlik" safsatası

Bu nitelemenin pek de ikna edici olmadığını kendileri de bir miktar anlamış olmalılar ki, zamanla teorinin alternatif ismini "seçimli otoriterlik" olarak uyarladılar