İçinde yaşadığım deri
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

İçinde yaşadığım deri

Koray Ariş, doğadan topladıklarını bahçenin bir kenarında biriktiriyor. Ancak bunları birbirleriyle buluşturup heykele dönüştürürken hiçbir zaman ne ahşabın ne taşın ne de derinin kişiliklerini bozmuyor. Onları birbirleriyle kaplamıyor, örtmüyor, varlıklarını inkâr etmiyor

İçinde yaşadığım deri
Koray Ariş ve Serfiraz Ergun

Koray Ariş’in heykel sergisi Arter’de. Özgün işler, özgün bir sergi; ‘İçinde Yaşadığımız Deri’. Küratörü Arter’in baş küratörü Selen Ansen. Aralık’ta açılan sergi şimdi mi yazılır ya da şimdi mi gezilir demeyin. Açılışta yurt dışındaydım ama döner dönmez elbette gezdim. Ancak, benim seyahatler, Koray Ariş’in cep telefonu dostu olmayışı, Çatalca’daki ev-atölyesinden bir türlü kopup da Arter’e birlikte sergiyi gezmemize gelememesi işi uzattı da uzattı. Arter’in 2’nci katındaki sergi 3 Ağustos’a kadar sürecek, yaz tatilinde İstanbul’da kalanlar için serin serin son gezme fırsatı kaçmaz. Sonuç olarak, buluşabildik ve sergiyi birlikte gezebildik. Yıllar yıllar önce uzak mı uzak Çatalca’da arı vızıltıları, kuş sesleri, çam ağaçları, yeşillikler arasındaki ev atölyesine çekime gitmiştim (sanatçı 1997 olarak hatırladı). Yani tanışıklığımız epey eski.

Koray Ariş’in annesi de babası da ‘Akademi’li, annesi Tezhip, babası Afiş bölümünden. Sanatçı o zamanın İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (şimdi Mimar Sinan Üniversitesi) Şadi Çalık atölyesinden mezun. Akademi’nin yurt dışı sınavlarında başarılı olup, İtalya, Roma’ya Emilio Greco’nun atölyesine gidiyor ama önce 1969 yılını Perugia’da dil öğrenerek geçiriyor.  Burada bir şey hatırlatmam gerekiyor. O yıllarda İtalya’da ‘Arte Povera – Yoksul Sanat’ akımı esiyor. Gündelik nesneler, buluntular ve doğal malzemeler sanatın medyumları arasına girmiş.

Çam yaprağı

Koray Bey’le ‘İçinde Yaşadığımız Deri’ sergisinin işleri arasından geçerken (Selen Ansen sergiyi kronolojik dizmediği halde) önce büstlerden daha geleneksel figürlerden geçiyoruz. Sanatçı, Şadi Çalık Atölyesi’nde figürle başladığını, büstler yaptıklarını sonra da canlı modellerle heykellere geçtiklerini anlatıyor.  Bu arada taş, demir ve ahşap atölyelerinde de çalıştığını söylüyor. Ancak Akademi’nin sonuna doğru yavaş yavaş soyutlamalara geçmiş.

Koray Ariş’in işlerini düşününce insanın ilk olarak aklına deri, ahşap, taş, ses, tını ve hareket geliyor. Deri olduğuna göre koku bile olabilir ama ben koklamadım doğrusu. Aklımda Arte Povera akımı ve Roma’da Emilio Greco Atölyesi; ‘Deri ile nasıl tanıştınız?’ diye soruyorum ve şaşırtıcı bir cevap alıyorum: “13-14 yaşındayken ‘şiddete karşı’ motivasyonuyla alüminyum tabancalar yaptım onları deri kılıfla kapladım. Babam sokakta oynamamı istemezdi o yüzden ben de atölyesine giderdim. Yavaş yavaş el becerilerim gelişiyordu. Babamın atölyesinin karşında bir kunduracı vardı ve oradan aldığım derilerle tabancalara kılıf yapmıştım. Çok sonra Roma’nın merkezinde pansiyon odamın civarındaki bir dericide yere atılmış parça köseleler buldum, çok ucuzdu, bunlarla heykel yapabilirim diye satın aldım.” Arte Povera etkisi böyle başlamış anlaşılan. 1969 yılından itibaren ahşap ve bronza deri de ekleniyor. 1972’de Galleria La Nuova’da ilk kişisel sergisini açıyor.

Röportajımız sırasında beni hayrete düşüren bir şey daha oluyor. Sanatçı, “Deri heykeltraşı denmesi benim çok hoşuma gitmiyor. Ben aslında bir form heykeltraşıyım” diyor. Sanatçı oğlu Kerem’in 3 tekerlekli bisikletini, bir mutfak sandalyesini, buzdolabını, bir bahçe el arabasını deri ile kaplamış. Kendisine onca yıl hizmet veren bu objelerin heykelleşmesine bir gönül borcu olarak bakıyor.

Ahşap-deri ve taş-deri birlikteliği için ‘sıcak ve soğuk malzeme’ diyor. Sağdan, soldan, deniz kenarından sürekli taş, ahşap parçaları, eski ağaç dalları topluyor ve bunları bahçenin bir kenarında biriktiriyor. Ancak bunları birbirleriyle buluşturup heykele dönüştürürken hiçbir zaman ne ahşabın ne taşın ne de derinin kişiliklerini bozmuyor. Onları birbirleriyle kaplamıyor, örtmüyor, varlıklarını inkâr etmiyor. “Daha kaç sergi yapabilecek kadar malzemem var bahçemde” diyor.

Ahşap deri birlikteliği

‘İçinde Yaşadığımız Deri’ sergisini birlikte gezerken, Butan’da her bahçede gördüğüm doğurganlığı temsil eden fallik-fallus heykellerini anımsıyorum ve sanatçıya soruyorum: “İtalya’da ilk dönem yaptığım sergilerde öyle düşünmüştüm ama artık benim için başka anlamları çağrıştırıyor” diyor ve beni ‘7 Kafa’ isimli bir serinin önüne getiriyor. Her bir kafa bir günü simgeliyor. Tansu Çiller’in Başbakanlığı sırasında Nev Galerisi’nde sanatçı bir sergi açıyor. Bir sürü eser de satılıyor. “Sergi henüz sona ermeden paranın değeri yüzde elli düştü. Ben sergide satılan eserlerin ücretini alamadan para değer kaybına uğradı. O sinirle sunta ve deri parçalarıyla yedi günün her birinde bir kazık atıldı anlamına gelen bir seri yaptım.”

Çiller dönemi enflasyonu

Bir başka eserin önünde duruyoruz. Adeta çocukların oyuncakları gibi heykelin her bir katı birbiriyle değiştirilebiliyor, çıkarılıp eklenebiliyor adeta yapboz gibi. Bir başka iş dizisi basının sık sık makas diye adlandırdığı heykeller. Sanatçı; “oysa bunlar bahçemdeki oksijen deposu fıstık çamlarımın dökülen iğne dikenleri. Çam yapraklarından aldığım ilhamla yorumladığım heykeller” diyor. Koray Ariş’in birçok vurmalı heykeli var. Çocukluğunda ve gençliğinde çaldığı trampet ve bateri ona bu heykelleri tınılı ve sesli yorumlamasına neden olmuş.

Sanatçın heykellerinde o kadar emek var ki. Sadece kaba çatısını kesip yapıştıran, kaldıran, taşıyan 10 yılık bir yardımcısı var. Onun dışında her şeyi kendisi yapıyor. Sabah erkenden atölyeye giriyor akşam 8’e kadar çalışıyor. “Kösele ile çalışmak daha zor. Bir de ona renk vermesi var. Gözüm hep bir şeye takılıyor, atölye saatlerini uzatıyorum da uzatıyorum” diyor. Serginin bir bölümü belki duvara asılacakken küratörün kararıyla yukarıdan sallandırılmış heykeller. Arkalarındaki iskeleti de görebiliyoruz. Ayrıca ışığı da geçiriyorlar.

Bir başka işin önüne geliyoruz; suntalar ince ince şerit kesilmiş hani beslenme çantalarında açılır kapanır plastik bardaklar gibi kademelenmiş ve sanatçının bahçesinde yüzlercesi binlercesi olan doğal renkli taşlar mücevher gibi üzerlerine dizilmiş. Bayağı sabır işi. Bazısı 2-3 ay sürüyormuş. Arkasını çevirince yine deri kabuğu görüyoruz.

Sanatçıya eskiz yapıyor musunuz, nelerden etkileniyorsunuz gibi sorular soruyorum. İşte orada Çatalca’da oturmasının kendisine zenginlik kattığını anlıyorum. En büyük ilham kaynağı doğa. Ancak heykelinin hareket etmesini, sallanmasını, ses çıkartmasını, bir tınısının olmasını, yapılıp bozulabilmesini de arzuladığını ona boyut kattığını söylüyor.

İlgili İçerikler