Devletin kaybolan deprem hafızası
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Devletin kaybolan deprem hafızası

Depremin enkazı kalkmadan hedef saptırma oyunları başladı. Birbirinden yıkıcı depremlere sahne olan Türkiye'de görünen o ki son yirmi yılda kurumların da deprem kültürü yerle bir olmuş

On ili ve yüzbinlerce insanın hayatını derinden etkileyen depremin üzerinden bir hafta geçmeden, arama-kurtarma çalışmaları tamamlanmadan ve depremin kesin envanteri çıkarılmadan günah keçileri aranmaya başlandı. İktidarın seçtiği ilk günah keçisi, kurtarma çalışmalarının en geç ulaştığı, nüfusunun büyük bölümü enkaz altında olan, sağlam tek bir binası kalmayan Hatay'ın Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Lütfü Savaş oldu.

Bir deprem ülkesinde beklenen, -siyasetçilerin olmasa da- kurumların hafızalarının, deprem kültürünün gelişmiş olmasıdır.

2023 yılına geldiğimizde, nefret ettiğimiz o "eski devletin" tüm hantallığıyla pek çok hata yaptığı 1999 Marmara depremindeki devlet refleksini bile arar hale geleceğimizi kim söyleyebilirdi ki?

1999 depreminde Sağlık Bakanlığı Temel Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nden bölgeye gönderilen Halk Sağlığı Uzmanı Doktor Nilgün Kılıç'la, Sakarya bölgesinde yürütülen çalışmaları konuştuk. Dr. Kılıç, ilk yaptıkları ve her birinin enkaz altında yakınları olan yerel yöneticilerle nasıl ilişki kurduklarını ve kurum kültürünü anlattı.

ODTÜ Vişnelik tesislerinde yüzlerce genç, son derece koordine bir biçimde gelen yardımları tasnif ediyor ve TIR'lara yüklüyor. Dr. Kılıç (sağda), "Kurumların deprem kültürü bozuldu ama 99 depreminden bu yana sivil toplumun dayanışma kültürü gelişti. Her şeye rağmen ben umutluyum," diyor.

- 17 Ağustos 1999 saat 03.02'de deprem olduğunda siz ne yapıyordunuz?

Depremin olduğu gün yıllık iznimdeydim. Yolda deprem haberini aldım ve tatili kesip Ankara'ya döndüm. Ertesi gün bakanlığa gidip iznimi kestim. Zaten sonrasında izinler de iptal edildi. İlk ekip o sabah helikopterle gönderilmişti. O ekipte, bakanlıktan tanıdığım, halk sağlığı uzmanı Dr. Levent Eker de vardı. Ben 20 Ağustos'ta deprem bölgesine ulaştım. Çeşitli illerin sağlık müdürlüklerinden gelen görevlilerle birlikte çalışmaya başladık. Ben temel sağlık hizmetleri genel müdürlüğü bulaşıcı hastalıklar daire başkanlığında görevliydim. Ana çocuk sağlığı, verem savaş, sıtma savaş vb. tüm daire başkanlıklarından arkadaşlar vardı. İlk anda gönüllü olanlar deprem bölgesine gitti ancak daha sonra sistemli bir biçimde 15 günlük periyotlarla, doğal afetler konusunda en uzman iller deprem bölgesinde görevi devraldı.

- Siz gittiğinizde Sakarya ne durumdaydı? 

İlk günlerde gözle görülür bir biçimde dağınıklık vardı. Ancak ilk üç günde Levent Abi, arama kurtarmanın yanında bulaşıcı hastalıkların önlenmesi amacıyla şehre giren çıkan suların denetlenmesiyle ilgili bir sistem oluşturmuştu. Su tankerlerinin kente girebileceği yolların tamamında kontrol noktaları oluşturmuş ve bu suların denetimi yapılabilir hale gelmişti. Bu sular klorlanabiliyordu artık. Çünkü en fazla korktuğumuz şey, deprem bölgesinde bulaşıcı hastalıkların, özellikle de bağırsak enfeksiyonlarının başlamasıydı. Biz gittikten sonra uygulamayı geliştirmek ve bulaşıcı hastalıkların tespitine yönelik çalışmalar yaptık.

- Deprem olduktan birkaç saat sonra gazeteci olarak ben de bölgedeydim. İnanılmaz bir karmaşa vardı. O ortamda bu tespitleri nasıl yaptınız?

Önce bölgeyi harita üzerinde küçük parçalara ayırdık ve her bölgenin denetimlerini çeşitli illerden gelen çevre sağlığı teknisyenleriyle, bölgenin personelinden de destek alarak taramaya başladık. Bölgeye su ve gıda girişi yapılabilecek noktaları denetim altına aldık. Her ekipte Sakarya'da çalışanlardan ya da bölgeyi tanıyan, bize rehberlik yapabilecek bir gönüllüyle çalıştık.

- Bölge neredeyse dümdüz olmuştu, gelen ekipler kalacak yer sorununu nasıl halletti?

Gittiğimde henüz kalacak yer yoktu. Hastanenin bahçesinde kriz masası oluşturulmuştu ama açıktaydık.

- Hastane de ağır hasarlıydı hatırladığım kadarıyla. 

Hastane kullanılmaz durumdaydı. Sadece soğuk hava aracı cesetlerin muhafazası için kullanılabiliyordu. Kriz masasında da cesetlerin fotoğraflarından insanlar yakınlarını teşhis etmeye çalışıyorlardı. Birkaç gün bahçede kaldık. Ağustos ayı olduğu için çok sorun olmadı. Sanırım beşinci günden sonra diğer illerin sağlık müdürlüklerinden gelen arkadaşlar çadırlarıyla geldiler, ardından Kızılay çadırları kuruldu. İlk gittiğimizde elektrik yoktu ve sonrasında elektrik bağlandı kriz masasının olduğu yere, bilgisayar geldi işleri daha hızlı ve sağlıklı yapabilmemiz için. İlk birkaç günde, yiyecek, çay-kahve, seyyar tuvalet gibi insani ihtiyaçlarımızı karşılayabileceğimiz bir ortam oldu.

Müdürün ailesi enkaz altındaydı

- Sakarya Sağlık Müdürlüğü ile ilişkiler nasıl koordine edildi?

Müdürlük personelinin çoğunun ya kendisi ya da yakınları enkaz altında kalmıştı. Örneğin o sıradaki sağlık müdürünün dokuz akrabası enkaz altındaydı. Bir doktor hanımın evi tamamen yıkılmış, akrabalarında kalıyordu. Çoğunun evleri ağır hasarlıydı ve aileleriyle birlikte barınma derdindeydi. Dolayısıyla ne çalışacak ne de çalışmaları koordine edebilecek durumdalardı.

- Bu gibi durumlarda uygulanan bir prosedür var mı?

Bu tür durumlarda böyle bir beklentiniz olamaz. Profesyonel işleyişin de zaten böyle planlanması gerekiyor. Çünkü onlardan ne fiziksel ne de psikolojik olarak bu tür işlerle ilgilenmelerini bekleyemezsiniz. Onlardan ancak rehberlik, danışmanlık hizmeti alabilirsiniz. Nerede ne var, nereden bulabiliriz gibi konularda faydalanabilirsiniz. Aslında Müdür Bey'in ayakta duracak hâli yoktu ama bize inanılmaz destek verdi yine de.

- İlk etapta bölgeye deneyimli ekiplerin geldiğini söylediniz.

O sırada Adana bölgesi çok deneyimli bir ekipti. Adana Sağlık Müdürü devraldı ve çok ciddi çalışmalar yaptı. Ondan sonra Erzurum Müdürlüğü görevi devraldı ve aylarca sağlık çalışmaları böyle yürütüldü. Kimse Sakarya Sağlık Müdürü ve çalışanlarından böyle bir hizmet beklemedi. Aslında çok zorlu bir süreçti. Her müdürlük kendi ekibi dışında, bakanlığın ekibi, çalışabilecek durumdaki Sakarya ekibi ve gönüllülerden oluşan bir ekiple çalışmak durumundaydı.

- Sakarya'ya giderken en fazla korktuğunuz şey neydi?

Ben bulaşıcı hastalıklarda çalıştığım için tabii ki en fazla korktuğum şey, bulaşıcı hastalıkların başlamasıydı ama sanırım diğer bölümler için de buydu. Ağustos ayının sıcağı, ciddi bir su sıkıntısı, tuvalet sıkıntısı ve bunlara bağlı olarak da hijyen sorunu vardı. Doğal olarak su ve gıdayla bulaşan salgınlardan çok korkuyorduk. Levent Abi'nin kurduğu sistemle depremin üçüncü gününde su denetimi konusunda çok sıkı bir denetim başlanmıştı. Klorlanan araca, suyun klorlandığına dair bir belge veriyordu ekiplerimiz ve bu belgeyi görmeden kimsenin su kullanmaması için hem çadır kentleri hem de bireysel olarak vatandaşı uyarıyorduk.

- Çok sayıda gönüllü sağlıkçı da o dönem deprem bölgesinde görev yaptı. Onlarla koordinasyonu nasıl sağladınız?

Tabii ki curcuna vardı. Gönüllülerin oluşturduğu poliklinikler vardı; doktorlar, hemşireler ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlardı. Onları engellemek için değil, dolaşıp bir envanter çıkarmak için çalıştık ilk hafta. Ayrıca bizim kriz masasının tam karşısında Türk Tabipleri Birliği'nin masası vardı. Onlarla da sürekli irtibat halindeydik. Tabii ilk yaptığımız işlerin başında, kendi teşkilatımızın durumunu saptamak geldi. Ayakta ve iş görecek durumda olan sağlık ocaklarını ve personelimizi tespit ettik. Bulaşıcı hastalıkların bildirimi için işlevsel bir form oluşturduk. Gönüllülerin de her sabah işe başlamadan önce bize uğrayıp formları almasını ve akşam da sonuçları bildirmelerini istedik. Özellikle ishal, kanlı ishal gibi hastalıkların bildirimi için böyle bir çalışma yaptık. Bu sayede de erkenden önlem alma şansımız oldu. Bu formlarda yüzde yüz geri dönüş alamasak da yarıdan fazlasından sonuç aldık. Hastalık bildirimi aldığımız yere hemen çevre sağlığı ekibi gönderip su ve gıdadan numune aldırıp hastalığın kaynağını tespit edebiliyorduk.

Her gün yeni bilgi

- Öncelikleriniz neydi?

Aşıların bir an önce başlatılması bizim için çok önemliydi. Çadır kentlerin kurulmasıyla her şey bitmiyor. 30-40 kişinin birlikte kaldığı çadırlar vardı. Kademeli olarak rutin sağlık hizmetlerinin verilmeye başlaması hem sağlık açısından hem de depremzedelerin psikolojisi açısından önemliydi. Bu arada bizim hiç aklımıza gelmeyen ancak tüm dünyada bu tür afetlerden sonra karşılaşıldığını sonradan öğrendiğimiz bir taleple karşılaştık: Kadınlar utanarak bizden doğum kontrol hapı ve kondom istediler. Bir haftanın sonunda aşı hizmetini de başlatabilmiştik sağlam sağlık ocaklarında çalışabilecek durumda olan personelle. Üç-dört ay sonra, kışa doğru, çadır kentlerde toplu yaşamın risklerinden ötürü bir kızamık aşılama kampanyası daha yaptık.

- Deprem sürecinde çok sık, salgın hastalıklar olduğu yönünde haberler ulaştı bize. Türkiye'de devletin şeffaflık gibi bir alışkanlığı olmadığı için, pek çok kişi de bu haberlere inandı. Salgın olmadı mı gerçekten?

Hayır korktuğumuz bir salgın olmadı. Öncelikle su denetimleri çok sık yapıldı ayrıca kapalı su yardımı inanılmaz derecede yoğundu deprem bölgesine. Bu da işimizi çok kolaylaştırdı ve salgın riskini çok azalttı. Takdire şayandı su desteği.

- Tuvalet sorununun halledilmesi ne kadar sürdü?

Suya oranla tuvalet sorunu çok geç, bir hafta sonra halledilebildi. Tuvaletlerin kurulmasından sonra da sorunlar devam etti, su bağlanamadı tuvaletlere. Belediye de depremzede olduğu için, fosseptik çukurlarının zamanında boşaltılması mümkün olmadı ama yine de korktuğumuz gibi salgına neden olmadı.

- Sağlık Bakanlığı'nın bu tür afetler için acil durum planları var değil mi? 

Teorik olarak var. Her sene bu planlar yapılır. Koruma, kurtarma sorumluları bellidir ama ben bakanlıkta yedi yıl görev yaptım, böyle bir tatbikata tanık olmadım. Teorik olarak bildiğim şeylerin önemini aslında ben Marmara depreminde idrak ettim. İyi bir ders aldık. Sonrasında, daha küçük bir deprem olmasına rağmen, Bingöl depremine daha hazırlıklı gittik.

Türkiye'nin kuzey bölgelerden boydan boya geçen Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın batı bölümünde meydana gelen deprem, 17 Ağustos 1999 Salı günü saat 03.01'de başladı ve 45 saniye sürdü.

Kurum Kültürü

- Organizasyonun başarısı bağlı olduğunuz bakana mı yoksa kuruma mı bağlı?

Her olaydan sonra vaka raporlanıyor, konuşuluyor ve üzerine tartışılıyordu. Afet yönetimini sonuçta okuyarak öğrenebilirsiniz ama afet bilinci bir kültür. Şöyle düşünün, el yıkamayı ve bunun önemini herkes biliyor ama tuvaletten çıkınca ellerini kaç kişi yıkıyor? Bilmekle içselleştirmek farklı şeyler. İçselleştirmenin de yolları var. En basitinden herkesin kaçtığı şu tatbikatlar gerçek anlamıyla yapılabilse bu bilinç geliştirebilir. "Çök, kapan, tutun" gibi parodilerden bahsetmiyorum burada tabii.

- 99 depreminden bu yana bu derece büyük bir deprem olmadı ama ciddi depremler oldu. Her afette bir şeyler öğreniyor ve bizden sonrakine aktarıyorsak beşinci gününde neden bu durumdayız?

Tabii ki acil durum planları yapılmıştır; a planı, b planı, c planı…

- Dışardan görünen, e'ye kadar geldiğimiz: Hiçbiri!

Pratikte görünen o. Ancak ben şu anda aktif görevde değilim ve bu planlar konusunda bir şey söyleyemem ve meslektaşlarımın da hakkını yemek istemem. Mutlaka çalışıyorlardır. Kurum kültürünün bozulduğunu düşünüyorum. 2004'e kadar Sağlık Bakanlığı'nda bulaşıcı hastalıklar daire başkanlığında görev yaptım ama şu anda o ekipten hiç kimse yok. Tekrar Marmara depremine dönersek, görev yaptığım sürece sadece üç günlüğüne bölgeden ayrıldım tükenmişlik sendromu nedeniyle. Bizim birimin lojistik sorumlusu sevgili arkadaşım Dr. Birhan Altay ile döndük yeniden alana. Onunla bütün sahayı yeniden dolaşıp aşı yapılacak durum var mı, zincir nasıl oluşturulabilir onun çalışmasını yaptık. Bu konuda müthiş bir deneyimi ve birikimi vardı ancak Birhan şu anda bakanlıktan uzakta, aile hekimi olarak görev yapıyor. Yılların birikimi onunla birlikte kesintiye uğradı. Şu an görev yapan arkadaşlarıma da bir şey söylemek istemiyorum, eminim canla başla çalışıyorlardır ama bir ekibin tamamının uzaklaştırılması, o kültürün yeniden oluşturulması için yeniden baştan başlaması anlamına gelir. Zor.

- 99 depremini düşündüğünüzde aklınıza gelen ilk şey ne?

Çok canım yanıyor ama ağustos sıcağında ilk gününden itibaren ceset kokan bir kent.

Şengün Kılıç kimdir?

Şengün Kılıç, Gazi Üniversitesi, Maliye Fakültesi'nden mezun oldu. Hacettepe Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera Anasanat Dalı'na devam etti.

1986 yılında gazeteciliğe başladı. Çeşitli gazete, dergi, radyo ve televizyonlarda muhabirlik, editörlük ve haber müdürlüğü yaptı. 

Biz ve Onlar/Türkiye'de Etnik Ayrımcılık (1992, Metis Yayınları), Beyaz Bir Düş (2004, Epsilon Yayınları), Sinemada Ulusal Tavır/Halit Refiğ Kitabı (2006, İş Kültür Yayınları), Erozyon Dede, Hayrettin Karaca Kitabı (2008, İş Kültür Yayınları), CHP'li Yıllar 1946-1992 (2010, İş Kültür Yayınları), Hayatım Mücadeleyle Geçti/Kemal Kurdaş Kitabı (2010, İş Kültür Yayınları), Çayın 90 Yılı (2014, Kesişim Yayınları), Haberde Yargı/Yargı Haberciliği Elkitabı (2019, bianet), Kadehlerdeki Dudak İzleri (2002, Overteam,) adlı kitapları yayımlandı.

İlgili İçerikler