18 Nisan 2021

Aşı nerede, aşı?

1970'te, Asya'dan Afrika'ya pek çok ülkede görülen, Türkiye'ye de uğrayan kolera salgını, pandemiye bir tık kala durdurulabildi. Süreç aynı: Önce yok deniyor, sonra kabulleniliyor, sonra aşı aranıyor, sonra karantina tartışılıyor, yapılması gerekenler yapılmıyor, sayısı açıklanmayan ölümler oluyor ve salgın bitiyor!

1963'te Burma ve Doğu Pakistan'dan yolculuğa başlayan kolera, 1964'te Pakistan'a, oradan da Afganistan üzerinden 1965'te İran'a kadar gelmiştir. Ekim ayında Hakkâri Valisi, cevap alamasa da gizli ibaresiyle Sağlık Bakanlığı'na kolera hastalığının Türkiye-İran sınırındaki Rizaiye'ye kadar geldiğini bildirir. Konu gazetelerde kısa haber olarak yer alır. Bir yıl sonra, 1966'da bu kez bulaşıcı hastalıklar uzmanı Prof. Dr. Behiç Onul, "Epidemi kolera" başlıklı bir broşür hazırlar ve Türkiye'nin kolera tehlikesi ile karşı karşıya olduğunu ve alınması gereken tedbirleri sıralar.

Valinin raporuna cevap verilmese de bu kez Sağlık Bakanlığı müsteşarı önce Bakan Vedat Ali Özkan'a, ardından da Başbakan Süleyman Demirel'e, yaklaşan kolera tehdidiyle ilgili bir rapor gönderir. Müsteşarın kulağı çekildikten sonra kolera yine gündemin alt sıralarına doğru hızla kaydırılır.

Tıp camiasından gelen baskılar sonucu bu kez de Milli Güvenlik Kurulu (MGK) devreye girer. MGK Başkanı Refet Ülgenalp, hükümete kolera konusunda nasıl önlemler alındığını sorar ve "tehlike yok" cevabını alır. Bu cevaptan sonra Ülgenalp da gazetecilerin soruları üzerine, "Tehlikeye dikkati çektik, yok, dediler. Bir tehlike olursa hesabını onlar verecekler" açıklamasını yapar.

Siyasetçilerden ve aracılardan umudu kestikten sonra bu kez tıp otoriteleri hükümetle doğrudan ilişki kurmaya karar verir. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Profesörler Kurulu, bir muhtıra hazırlayarak, acilen Hac seferlerinin asgari beş yıl süreyle iptal edilmesini ve hastalığa karşı tedbirlerin alınması gerektiğini 5 Kasım 1965'te hükümete iletirler. ("Muhtıra" sözcüğü o günün gazetelerinde geçtiği için kullanılmıştır, aman yanlış anlaşılmasın.) Başbakanlığa iletilen rapor, ilgili birim olarak Sağlık Bakanlığı'na gönderilir. En son kayıt-kabul odasında görülen rapordan bir daha haber alınamaz. Ancak raporun biraz incelmiş hali bir süre sonra ortaya çıkar. Sağlık Bakanlığı'ndan Başbakanlığa gönderilen yeni raporda, Hac seferlerinin iptaline yönelik madde çıkartılmıştır.

Muhtıranın ardından AÜ Tıp Fakültesi Dekanı Lûtfi Tat başkanlığındaki doktorlar heyeti, Başbakan Demirel'i ziyarete giderek konunun aciliyetini bir kez de sözlü olarak anlatır. Demirel güler yüzle karşıladığı konuklarını, "Merak etmeyin, her türlü tedbiri alacağız" diyerek yolcu eder. Toplantı çıkışında Demirel gazetecilere, "Türkiye'de kolera tehlikesi kalmamıştır, Allah'ın izniyle bu mikrop Türkiye'ye girmeyecektir ve Türkiye bu tehlikeyi atlatmıştır" açıklamasını yapar.

Yıllar ne çabuk geçiyor

1966'dan Türkiye'de koleranın olduğunun kabul edildiği 1970 yılına kadar hastalık gazetelerin dış haberler sayfalarının ilgi alanında kalır. 1970 Ağustos aylarında Sovyetler Birliği, Libya ve İsrail'de kolera vakaları görülmeye başlanır. Dünya Sağlık Örgütü, Mısır'da da kolera olduğuna dair ihbarlar aldığını açıklasa da Mısır hükümeti ülkede kolera olmadığına dair ısrarlıdır. 12 Ağustos 1970 tarihli Hürriyet gazetesi, "Kolera kapımızda" manşetiyle çıkar.

Hürriyet'in manşetinin etkisi mi bilinmez, kolera salgını konusunda Sağlık Bakanı ve hükümet ilk kez ağustosta harekete geçer. O güne kadar, "Yok… bizde yok… kesinlikle yok… tedbirlerimizi aldık…" dışında hiçbir açıklama yapmayan Bakan Özkan, ağustos ayından itibaren çılgınlar gibi açıklama yapmaya, alınan tedbirleri, aşı stoklarının yeterliliği üzerine açıklamalar yapmaya başlar. Bu cevvallik karşısında CHP'liler bakana "Jet" lakabını takarlar.

21 ilde tüm sağlık çalışanlarının teyakkuza geçirildiği bu dönemde Bakan Özkan, Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nde, o güne kadar kendisini ısrarla uyaran tıp fakülteleri dekanlarının da katıldığı bir toplantı yapar. Her türlü tedbirin alındığı ve aşı-serum stoklarının yeterliliği konusunda güvencenin verildiği bu toplantıda, ülke çapında aşılamanın başlaması kararı alınır.  3 bin yatak önlem olarak sınır bölgelerine gönderilir. Yalta, Soşi, Sivastopol, Kerç, Odesa gibi kıyı şehirlerinin tamamında karantina uygulamasına geçen Sovyetler'den gelen gemiler ve turistler beş gün karantinada kalacaktır.  İş, en azından ağustos ayı boyunca sıkı tutulur. Bakanlığın karantina kararına uymayıp İranlı bir turisti serbest bırakan bir doktor görevinden alınır ve hakkında soruşturma açılır. Tüm salgın boyunca cezalandırılan tek kişi de sadece o doktor olur.

Artık gazetelerin birinci sayfalarında alınan tedbirlerle ilgili haberler vardır: "Siirt'in kaplıca bölgeleri kapatılmış kaplıcalara girenler karantina altına alınmıştır", "Bandırma'da denize girmek ve şehirde lağım açmak yasaklanmıştır", "Açıkta yiyecek ve içecek satışı yasaklanmıştır". Aşılanmanın başlamasıyla birlikte özellikle büyük kentlerde uzun aşı kuyrukları oluşur. Gerçi bakanın var dediği aşıların bir kısmı bozuk çıkmıştır ama o kadar kusur kadı kızında da olur. Yine de akıllara takılan birkaç soru vardır: İki doz yapılacağı söylenen aşı neden tek doz yapılmıştır, bir de hedef kitlenin tamamı aşılanmadan neden aşı kampanyası durdurulmuştur? Akıllarda bir dolu soru olsa da alınan tedbirler ve yarım yamalak aşılama kampanyası halkın ilk andaki paniğini yatıştırmaya yetmiştir. Yine de uzun süre, evlerden dezenfektan niyetine kullanılan sirke kokusu çıkmaz.

Sert bir devalüasyonun yaşandığı bu dönemde ilginç bir açıklama, Sosyal Demokrasi Dernekleri Federasyonu'ndan gelir. Federasyon bir bildiri yayınlayarak, iktidarın kötü giden ekonomik gidişatı unutturmak için bilerek kolera salgını haberlerini yaydığını iddia eder. Gerçi bundan bir önceki söylenti de hastalığın komünistler (Sovyetler Birliği) tarafından Türkiye'ye bilerek yayılmaya çalışıldığı yönündedir.


Başından itibaren Türkiye'de kolera olmadığını iddia eden Başbakan Süleyman Demirel, Sağmalcılar'ın koleradan perişan halkını teselli için gittiğinde de tavrını değiştirmez ve "Takdiri ilahi!" der

Ve karşınızda kolera!

Bu kadar önlemden sonra herkes kolera işini atlattık, salgının kıyısından geçtik derken İstanbul'dan ardı ardına kötü haberler gelmeye başlar. 13 Ekim 1970'te, ne olduğu bilinmeyen bir hastalıktan, gecekondu bölgesi olan Sağmalcılar semtinde 14 kişi ölmüş, 315 kişi de hastaneye kaldırılmıştır.

Herkes bu bilinmez hastalığın ne olduğu konusunda eminken sadece Sağlık Bakanı Özkan emin değildir. Özkan, Sultanbeyli'de hızla yayılan hastalığın önce, "meçhul hastalık", ardından para kolera, ardından gastroenterit, son olarak da eltor kolera olduğunu söyler.

1965'ten 70'e, aradan geçen beş senede tüm önlemlerin alındığına, kriz planlarının hazır olduğuna herkes çok emindir. Özkan hemen Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nde bir toplantı düzenler. Bakan, İsviçre'ye 5 milyon, İsrail'e 1 milyon, Pastör Enstitüsü'e 2 milyon, Almanya'ya 5 milyon ve Hollanda'ya da 2 milyon doz aşı siparişi verdiklerini, yakında geleceğini umduğunu söylediğinde bilim kurulu üyelerinin kanı donmuştur. Bakan ağustos ayındaki toplantıda tüm aşıların hazır olduğunu söylemiştir oysa. Toplantının gazetecilik açısından bombası ise Özkan'ın, AÜ Tıp Fakültesi İntaniye Kürsüsü'nden Prof. Dr. Behiç Onun'a ayaküstü yaptığı "önemsiz" açıklamadır: "Türkiye'de koleranın Hac'a gidip gelen hacılar tarafından getirilmiş olması en kuvvetli ihtimal!"

Kapalı kapılar ardında bunlar konuşulurken Sağmalcılar'da başlayıp tüm Türkiye'ye yayıldığı iddia edilen koleranın çıkış noktası ise resmi tarihe göre, "Habipler köyündeki dereye karışan çöp suları"dır. Dönemin gazetelerine bakıldığında, fotoğrafın üzerine bir ok çıkartılarak infaz edilen gariban bir su kulesi görülmektedir: "Sağmalcılar ve mikrop saçan su kulesi."

Gizemli hastalığın kolera olduğunun kabul edilmesinden sonra prosedür gereği bölgenin karantinaya alınması beklenir. Bakan Özkan, 17 Ekim'de, "Salgın bölgesini karantina altına almaya imkân yok. Zira bu bölgeler fabrika ve iş bölgeleridir" açıklamasını yaparken tepki çekse de hastalığın aslında pek çok kenti çoktan sardığını bildiği için, az zararla konuyu kapatmanın hesaplarını yapmıştı muhtemelen.


Pek çok kentte kolera olmasına rağmen 1970 kolera salgınının faturası, Sağmalcılar'daki su kulesine çıkarıldı.

Devlet Sağmalcılar'da

28 Ekim günü ise Sağmalcılar için özel bir gündür. Başbakan Süleyman Demirel bölgeyi ziyarete gelir. Demirel ve Adalet Partisi'nin Belediye Başkanı Nadir Bayır'la arası pek hoş değildir. 1969'da belediye olan Esenler, 1970 seçimlerinde AP'nin kazanmak için ciddi uğraştığı bir yerdir. CHP adayı Şaban Hoşmen, Milli Türk Talebe Birliği Yönetim Kurulu üyeliği de yapan Nadir Bayır lehine yarıştan çekilince AP adayı Hüseyin Gürses'le yarışan Bayır, seçimi yüzde 51,68'le kazanmıştır.  

Bayır, "Hükümetimizin yoklamadığı, gelmediği, yardım etmediği beldemizde tifo, tifüs, kolera gibi hastalıklar gelip yerleşmiş ve diğer bulaşıcı hastalıklar da sıraya girmiştir. Devlet yönetiminde sorumlu kişilerin tarafsız olmaları ve hizmetlerin politik mülahazalardan ziyade gerçek ihtiyaçlara göre yapılması gerektiği inancındayım" diye karşılar başbakanı. Demirel, Bayır'ın yerine kayyum atamaz ama "Sen, bana yüz yıllık dertleri sayıyorsun. Sefalet edebiyatıyla bir şey yürümez. Senin durumunda binlerce köy var. Ankara'da, İstanbul'da, İzmir'de de lağımlar açıkta akıyor. Ankara'nın ortasında lağım geçiyor. Bunların hepsi kapatılmış da bir tek Esenlerinki mi kapatılmamış?" cevabını verir. Başbakanın ziyaretinin şerefine, ziyaret sırasında Kartaltepe Mensucat Fabrikası işverenleri, işçilerin maaşının yüzde 25'i tutarında ve 250 liradan az olmamak kaydıyla işçilere gıda ve sağlık harcamaları için yardım yapacağını duyurur. Demirel, halkı selamlar ve olay yerinden uzaklaşır.

Ekim ayı sonunda Sağlık Bakanlığı, İstanbul'da kolera vakalarının yüzde bire indiğini açıklamasına rağmen, kasım ayında halen akın akın kolera hastaları taşınmaktadır hastanelere. Tabii hastaların hepsi kolera değildir, sağlık müdürlüğünün daha önceki yıllarda yaptığı araştırmalardan da görülebileceği gibi, açıktan akmaya devam eden lağım nedeniyle yaşanan tifo salgını da bu arada örtbas edilmiştir.

Salgının en vahşi yaşandığı İstanbul'un yanında, ağustostan bu yana pek çok kentte sokakta yiyecek ve içecek satmaları yasaklanan seyyar satıcıların durumu kimseyi ilgilendirmez, Adana'da açık meşrubat satıcıları sessizce protesto yürüyüşlerini yaparlar.

Resmi tarihe göre, İstanbul Sağmalcılar'da, Habipler köyündeki dereye karışan çöp suları nedeniyle yaşanan kolera salgınında 1500'e yakın kişi hastalandı ve 52 kişi de öldü. Türkiye'nin geri kalanında ne olduğu konusunda bir bilgi yok. Ha, bir de Sağmalcılar'ın adı bu kötü anıyı hatırlatmasın diye Bayrampaşa olarak değiştirildi.

Yazarın Diğer Yazıları

Diktatör tehlikesi

Gündem belirlemede iktidar performansı son bir haftada epey düşmüş görünüyor. İmamoğlu'nun elleri arkasında türbe ziyareti, "CHP Yalan Üretim Merkezi" animasyonu, Türkiye'ye yaz sezonunda yabancı turist getirmek için yapılan dış geziler, hiçbiri fayda etmedi, konunun odağı hâlâ 128 milyar dolar nerede ve içki yasağı. Bu arada gerçekten, 128 milyar dolar nerede?

Ecdat iflah olmamış, zamane ne yapsın?

Sen yok yüksek vergilerden şikâyet et, yok savaşı tartış, yok hayat pahalılığından dem vur, yok paşayı bakanı beğenme, üstelik tut bunları bir de kahvehanelerde, meyhanelerde konuş. Adam tütünü, içkiyi yasaklamasın da ne yapsın? Yine de insan şüphelenmiyor değil, işin sanki sınıfsal bir yanı da varmış gibi

Boş hazine, 43 kişi ve "itim" merkezi

Küçük çete işinden çıkıp, 1980 askeri darbesi sonrasında kurumsallaşma yolunda dev adımlar atan insan kaçakçılığı sektörü, belediyelerin de işin bir ucundan tutmasıyla kendini aştı. AB görüşmeleri sırasında, 2017’de az daha büyük bir darbe yiyecek olan sektör, Allah'ın bir lütfu olarak darbe girişimi ve otoriterleşen yönetim sayesinde şimdi geleceğe daha güvenle bakıyor