Anadil çağrısı
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Anadil çağrısı

Anadiliyle öğretilmeyen felsefe ve bilim, kısaca her şey, elbette hukuk da, ruhsuzlaşır, cansızlaşır, özsüzleşir. Geriye kalan iskeletin adı, artık bilim değil, insanı dünyaya yabancılaştıran ve sıradanlaştıran bir tekniktir

Anadil çağrısı

Hiç kuşkusuz dil, toplumsal ve ulusal bir olgudur.

Dolayısıyla ulusu ulus yapan öğelerin başında gelir. Dil ile düşünce ve duygu arasındaki sıkı bağlantıya dilciler oldum olası parmak basıp dururlar.

Çünkü dilin sözcük örgüsüyle toplumun yaşama biçimi arasında sıkı bir ilişki vardır.

Bu ilişki, kanıtlanmış bilimsel bir gerçektir.

Bu açılardan bakılınca dilde özleşme yanlılarının, Türkçecilik akımının çok yönlülüğü gerçekten göz kamaştırıcıdır ve bu nitelik sık sık gün ışığına çıkmaktadır.

Gerçekten bilimsel temellere dayanan Türkçecilik akımı, kaba ve yüzeysel bir mantık yürütenlerin sandıkları gibi, yalnızca yabancı sözcükleri sınır dışı etme eylemi değil, tam tersine dilimizin anlatım olanaklarını ve insanımızın düşünme gücünü geliştirme eylemidir de.

Nitekim bu akım, Fransızcanın İngilizcenin egemenliğinden kurtarılması girişimlerine bile öncülük etmiştir.

Yeter ki, Türkçemiz yetkin bir dil olsun.

Unutulmamalıdır ki, sonradan öğrenilen diller, kişiye her zaman yabancı kalır.

Buna karşılık ana dili, her şeyden önce annelerden ve bir bakıma ayrımına varılmaksızın kendiliğinden öğrenilir.

Yeri gelmişken ayraç içinde belirtmek gerekir ki, sözcükleri ayrı yazılan ana dil ise, başka bir olgudur. Sözgelimi, Türkçe Ural Altay ana dili içinde yer almaktadır

Dilimize yetersiz, boyutsuz bir sözcükle “dilbilgisi” diye çevrilen gramer ise, dile, ortak ilkelerle oluşmuş durumu açıklayarak yön verir.

İşte bu işlem sonradan öğrenilen dilde ise tam tersine işlemektedir.

Deyiş yerindeyse, sonradan öğrenilen dil, ana diline yaklaşma çabasındadır. Ne var ki, bu amaç, uygulamada hiçbir zaman tam olarak gerçekleşmez, nitekim gerçekleşememektedir.

Buna karşılık ana dili, sürekli yetkinleşme çabası içindedir. Bu ise, ana dilini yetkinleştirme bilincinin yurttaşlarda bir akım olarak eyleme dönüşmesiyle ola­naklıdır.

Demek, kısaca dil konusu, aslında bir yurttaşlık, dolayısıyla bir yurtseverlik sorunudur da.

Bu yüzden Atatürk’ün Dil Devrimi, Lord Kin­ross’un dediği gibi, “Türklere Türklüklerini öteki devrimlerinden daha çok sezdirmiştir.”

Mutlulukla belirtmek gerekir ki, özleşme akımını be­nimseyenler, bugün artık toplumumuzda çoğunluktadır.

Türkçemiz, yetkili ellerde kıvanç verici bir biçimde durulaşmakta ve gelişmektedir.

Yeryüzünde hiçbir dil, yüzde yüz arı ve öz değildir, kuşkusuz. Ancak “bir dilin olabildiğince arı ve öz olması, ardından koşulmaya değer bir ülküdür.”[1]

Bu Atatürkçü anlayışın ve ülkünün ulaştığı sonuçları, artık değerlendirme zamanı gelmiştir.

Yineleme pahasına belirtelim ki, özelikle hukuk dilinde bu değerlendirme artık kaçınılmaz bir zorunluluktur.

Çünkü hukuk dili, rastgele bir dil değildir.

Fransa’nın Rennes kentindeki Adalet Sarayı’nın (Parlement de Bretagne) Ticaret Mahkemesi salonunun tavanında bir resim vardır: Bir yasa (kitabı), kitabın üzerinde bir büyüteç, yanında bir meşale.

Bunun anlamı şudur: “Adaletin meşalesi, ancak yasaları inceleyen titiz gözlerce sürgit yanık tutulabilir.

Öyleyse bu titiz gözlerin inceleyeceği yasalar, her şeyden önce, titizlikle yazılmalıdır. Özüyle ve sözüyle yürürlükte olan Anayasa’mızdaki (Kuruluş Yasası) “anayasa”[2] sözcüğüne ve kanun başlığıyla çıkan yasalara karşın, kararlarında “yasa” sözcüğünü kullanan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay, dilin özleşmesi yönünde kıvanç verici çabalar harcamakta; görevlilerin çoğunluğu, akımı savunmaktalarsa da, özellikle yasa dilinde yaşananlar, istenilen özeni göstermediğimizi ortaya koymaktadır.

Dilimizin bugün içinde bulunduğu aşama, her şeye karşın sevindirici ve yüreklendiricidir.

Bununla birlikte, tüze ve yasa dilimizin aynı düzeyde bulun­duğu asla söylenemez.

Unutulmamalıdır ki, her şeyden önce Anayasamızın 3’üncü maddesinde “resmî dilin Türkçe olduğu” belirtilmektedir.

Değiştirilmez nitelikteki bu temel ilkeye göre, Türk yurttaşları kamusal düzlemde Türkçe konuşup Türkçe yazışmakla yükümlüdürler.

Oysa bu kurala karşın, yasalarımızın önemli bir kesimi Osmanlı Türkçesiyle kaleme alınmış vealınmaktadır. Bu durum ise, elbette biçimiyle ve özüyle yürütülmesi ve uygulanması gereken Anayasa’nın yukarıdaki maddesine aykırıdır. (m. 8).

Öte yandan değme hukukçuların bile ancak sözlüklere başvurarak anlayabildikleri yasaları, sokaktaki insandan bilmesini ve anlamasını istemek haksızlıktır. Yurttaşın yasaları bilmesi görevi (T. Ceza Yasası, m. 4), yasa yapıcısından bu yasaların anlaşılabilir dille kaleme alınmasını gerektirmektedir.

Aslında bu nokta, aslında anayasal bir yükümlülüktür.

Zaman zaman yeni kuşakların dil sorununa genelde içtenlikle bağlandıkları görülmektedir.

Kendilerini düşünsel tembelliğe bırakmış olanlar ise, bu konuya dar açıdan bakmakta, çoğu kez alaycı ve dogmacı bir görüşe saplanmaktadırlar.

Her şeye karşın anadilde özleşme akımı gittikçe güçlenmekte, T. Dil Kurumunun önerdiği, ses yapısı uyum ilkeleriyle bağdaşan, herkesçe bilinen ve yaşayan Türkçe köklerden işlek eklerle türetilen sözcükler, tüze ve yasa dilimize hızla yerleşmektedir.

Bu ise, elbette çok sevindirici bir gelişmedir.

Sözgelimi, mesleğimizin başından beri benimseyip kullandığımız kovuşturmama (takipsizlik), kanıt, kanıtlamak ve benzeri sözcükler bugüne değin hiç eleştirilmemiştir.

Ne var ki, kimilerinin beraat, kimilerinin beraet dedikleri şu ne idüğü belirsiz sözcüğün yerine kullanılan “aklanma” sözcüğü, üzülerek belirtelim ki, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının düşüncesine uyularak benimsenmemiş ve “CMUK’nın 322. maddesi yoluyla (aklanması) kelimesinin kaldırılıp yerine (beraet) denilmesi suretiyle hükmün düzeltilerek onanmasına” karar verilmiştir.[3]

Oysa yasalarımızda, yasa, kanıt, el atmanın önlenmesi, ergin ve benzeri sözcükler de yoktur. Ancak bugün söz konusu sözcükler, Yargıtay’ımız tarafından kullanılmaktadır. Bu konudaki daire kararlarını Yargıtay’ımızın izlediği genel yolda birer dinlenme taşları olarak nitelendirmek istiyor ve duraksamanın yerini Türkçeleştirme akımı doğrultusunda kesinliğe bırakacağını umuyoruz.

Unutulmamalıdır ki, bilinçle ya da bilinçsizce her akımın karşısına çıkanlar, her zaman olmuştur. Ancak yine her akımı, düşünerek anlayıp değerlendirenler, daima çoğunlukta olmuşlardır.

Çünkü düşünmek, her insanın en insanca ödevi ve görevidir. Bu nedenle, biz, öz Türkçecilik akımına her insanımızın, her alanda olduğu gibi tüze ve yasa dillerini de özleştirmeye katılacaklarını, soruna sağduyuyla, anadil severliğiyle eğileceklerini umuyor, hukuk tekniği açısından bakıldığında dilleri çok eskimiş yasalarımızın dillerinin bugünkü dile çevrilmesini yürekten dilemekteyiz.

Atatürkçü ülkünün gereği budur.

Çünkü Atatürkçülük, salt söz değil, tam tersine akılcı bir eylemdir. Hiç kuşkusuz, bu eyleme bütün hukukçuların katkıda bulunmaları, “Atatürk devrimlerine bağlılığın tam bilincine sahip” aydınlar olarak öz Türkçe akımı doğrultusunda çaba harcamakla olacaktır.

Biz, bu konulardaki yazılarımızı Cumhuriyet’imizin ellince yıllarından bu yana sürekli yazmışızdır.[4]

Buna karşın umduğumuz noktada olmadığımız da açıktır. Merhum Ozanımız Dağlarca’nın diliyle “Türkçem, benim ses bayrağım!” diyerek meslektaşlarımıza ve bütün aydınlarımıza iletimiz şu olacaktır: “Hep birlikte özleşme akımına katılalım. Bütün yargılama organlarımız, mahkemelerimiz, Adalet Bakanlığı ve Türk Dil Kurumunun işbirliğiyle hukuk biliminde ve yasalarımızda kullanılan Türkçe sözcüklerin bir dökümünü yetkin bir “hukuk sözlüğü”nde toplayalım ve her türden hukuksal işlemlerimizde bu sözcükleri kullanalım.”

Unutmayalım ki, bu, yalnızca her yurtseverin kaçınılmaz bir ödevi ve anadile saygının gereği değil, ezberden kaçınıp düşünmenin de en sağlam yoludur.

Lütfen deneyiniz ve dikkat ediniz. Türk çocuğuna “tâ’lil” ya da “dedüksiyon” yahut “istikra” yahut da “endüksiyon,” “zâviye,” “zarp,” “müselles” dediğinizde, o çocuk, sizi anlamayacak, sözlüklere başvurmak gereğini duyacak; beynini düşündürmeyen bu kavramları da, ister istemez ezberlemek zorunda kalacaktır.

Ezber ise, elbette bir düşünme organı olan beyni kesinlikle çürütür.

Buna karşılık Türk çocuğuna “tümdengelim,” “tümdengeliş” ya da“tümevarım,” “tümevarış,” “açı,” “çarpma,” “üçken” derseniz, beyninde hemen şimşekler çakacak, düşünmeye başlayacaktır.

Düşünme ise, tam tersine beyni besler, hem beyni ve hem de düşün (tefekkür) yaşamını (bios theôrētios) güçlendirir.

Anadilin mucizesi ve dehası da, işte tam bu noktada ortaya çıkmaktadır.

Anadiliyle öğretilmeyen felsefe ve bilim, kısaca her şey, elbette hukuk da, ruhsuzlaşır, cansızlaşır, özsüzleşir. Geriye kalan iskeletin adı, artık bilim değil, insanı dünyaya yabancılaştıran ve sıradanlaştıran bir tekniktir.

Böyle bir ortamda ise, o toplum, hukuk bilimiyle kotarılmış ve varsıllaşmış bir “kültürel topluluk” değil, yalnızca bir “doğal topluluk;” “insan” ise, “bilen ve düşünen” değil, sadece bir “beşer”dir.

O kadar.

Oysa Türk hukukçusu, yaşadığı toplumun ve de çağın insanı olmak zorundadır.


[1] Püsküllüoğlu, Ali, Türkçe Sözlük, İstanbul, İstanbul, 2007, s. 14.

[2] Yasama organının ürünü olarak, belli ve sınırlı bir konuda çıkarılan yasalara, sözgelimi, adli sicil, dernekler, terör ve benzerleriyle ilgili yasalara Yunanca νόμος, Latince lex, Almanca Gesetz, Fransızca loi, İngilizce law, İtalyanca legge, İsyanyolca ley, Portekizce lei; buna karşılık sözgelimi, suçlar, yargılama, ticaret, yurttaşlık ilişkileri (medeni) gibi konularda çıkarılan kuralların bütününü anlattığı için kanımca Yunanca κώδικας, Latince codex, Fransızca ve İngilizce Code, Almanca Gesetzbuch, , İtalyanca Codice, İspanyolca ve Portekizce código terimlerinin karşılığı, “anayasa” terimi olmak gerekir: Ceza anayasası, Yargılama anayasası, ticaret anayasası gibi. Bu terimin Osmanlı Türkçesindeki karşılığı da, A. Cevdet Paşa başkanlığındaki kurulca toplanan yasal kurallar derlemesinde olduğu gibi, “mecelle”dir (Mecelle-i AhkâmıAdliyye) ya da “kanunname”dir.

[3] Y. 3. CD, 5. 3. 1968, 1575/5295 ve 1576/5293.

[4] Selçuk, Sami, Önce Dil, üçüncü baskı, İmge Yayınevi, Ankara, 2019; Selçuk, Sami, “Doğru Dil ile Türk Ceza Yasası, Birinci Kitap, Genel Hükümler, Ankara, 2023.

İlgili İçerikler