12 Eylül 2020

Bitmeyen idam cezası

İdam cezasının insan hakkı ihlali oluşturması sadece insan yaşamına son vermekten kaynaklanmıyor. Aynı zamanda idama mahkûm olan suçlunun bir hücrede idam edilmeyi beklemesinin doğurduğu acı ve ızdırap da işkence, kötü muamele sayılıyor

İdam cezasının geri getirilmesi söylemi Türkiye’de siyasetin ayrılmaz bir parçası oldu. Durup dururken, ortada fol yok yumurta yokken, iki de bir idam cezasının geri getirilmesi, iktidar bloku tarafından dillendirilir. Cumhurbaşkanı da "Meclis’ten geçirip önüme getirsinler, ben imzalarım" der. Sanki TBMM’de Cumhurbaşkanı’nın iradesi dışında hareket eden bir çoğunluk varmış gibi. Bu ne zaman yapılır? İktidarın başı derttedir, gündemi değiştirmek için yeni bir konu gereklidir. İdam cezasının geri getirilmesi söyleminin işlevi budur. Bu sırada bazı safdiller, bunu ciddiye alıp oturur ciddi yazılar yazarlar. İdam cezasının geri getirilmesinin yanlış olduğunu anlatmaya çalışırlar. Benim yaptığım işte tam da bu.

İdam cezası, işlenen ağır bir suç karşısında suçlunun, yaşamına devlet tarafından son verilerek cezalandırılması. İlkel toplumlarda suç, suçlunun bir günahı olarak görülüyor ve suçtan zarar görene intikam alma hakkı tanınıyordu. Cezalandırmaya yön veren düşünce, intikam ve kısas yani dişe diş, göze göz düşüncesiydi. Toplumlar geliştikçe, cezaya egemen olan düşünce de değişti ve cezanın amacı, aynen karşılık verme ya da intikam alma olmaktan çıktı. Onun yerine suç işlemekten caydırma, suçluyu topluma yeniden kazandırma gibi ileriye dönük amaçlara yöneldi.

İdam cezası, ilkel toplumlardaki ceza anlayışına dayanmakta. Toplumlar uygarlık yolunda ilerledikçe, idam cezası da tarihe karıştı. Bugün, Avrupa Konseyi’ne üye 47 devletten hiçbirinde idam cezası uygulanmamakta.

İnsan hakları hukuku açısından ise idam cezası, yaşam hakkının ihlali olarak görülmekte. İnsan yaşamını korumakla yükümlü olan devletin, önceden tasarlanmış bir şekilde, kasıtlı olarak, törenle insan yaşamına son vermesi ağır bir insan hakkı ihlali. İnsanı kasıtlı olarak öldüren devletle, kasıtlı olarak cinayet işleyen bir suçlu arasında fark kalmıyor. İşlenen suçun ağırlığı ne olursa olsun, insan yaşamının değerini, önemini azaltmıyor.

Çizgi: Selçuk Demirel

İdam cezasının insan hakkı ihlali oluşturması sadece insan yaşamına son vermekten kaynaklanmıyor. Aynı zamanda idama mahkûm olan suçlunun bir hücrede idam edilmeyi beklemesinin doğurduğu acı ve ızdırap da işkence, kötü muamele sayılıyor. Buna "ölüm hücresi sendromu" deniyor. ABD’de idama mahkûm olduktan sonra infazı bekleme süresi ortalama 10 yıl.

İdam cezası lehine ileri sürülen en önemli argüman, idam cezasının caydırıcı etkiye sahip olması. Oysa yapılan araştırmalar, bunun doğru olmadığını, idam cezasının böyle bir etki doğurmadığını gösteriyor. ABD’de 2010 yılında yapılan bir araştırmaya göre, idam cezasının kaldırıldığı eyaletlerde cinayet suçunun işlenme oranı yüzde 4.01. Buna karşılık idam cezasının geçerli olduğu eyaletlerde cinayet suçunun işlenme oranı yüzde 5. Başka bir deyişle idam, cezasının olduğu yerlerde daha fazla suç işleniyor.

Asıl caydırıcılık, suç işleyenin bağımsız bir mahkeme tarafından adil bir yargılama ile yargılanacağını ve cezasını çekeceğini bilmesi. Bunu sağlamayan bir devletin caydırıcılığı idam cezasında araması boşuna bir çaba.

Kaldı ki, idam cezasının gerçekten bir caydırıcı etkisi olsa bile, ileride işlenebilecek suçların önlenmesinin bedelini, o suçlarla ilgisi olmayan bir kişinin ödemesi ne ölçüde doğru ve adil?

İdam cezasını başka cezalardan ayıran bir özelliği de bir yargılama hatasının düzeltilme olağanın bulunmaması. Yargı şu ya da bu nedenle hata yapabilir. İnsanların yıllarca cezaevinde yattıktan sonra, ortaya çıkan yeni bir kanıt ya da yeni bir tanıkla hükmün yanlışlığının anlaşılması rastlanmadık olaylar değil.

Ancak Türkiye’de başka bir sorun var: İdam cezasının geçmişteki uygulamasına baktığımız zaman, siyasal nedenlerle uygulandığını, bağımsız olmayan mahkemelerin adil olmayan yargılamalar sonucu verdikleri hükümlerle insanların yaşamlarına son verildiğini görüyoruz.

Bugün, İstiklal Mahkemesi’nde yargılanan ve idam edilen Maliye Bakanı Cavit Bey, Doktor Nazım Bey, Yassıada Mahkemesi’nde yargılanan ve idam edilen Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu, 12 Mart rejiminin mahkemesinde yargılanan ve idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, 12 Eylül döneminde sıkıyönetim askeri mahkemelerinde yargılanan ve siyasal görüşleri nedeniyle idam edilen 50 kişi, idam edebilmek için yaşı büyütülen Erdal Eren, bütün bunlar için bugün bir toplumsal pişmanlık duymuyor muyuz? Keşke idam edilmeselerdi demiyor muyuz?

Türkiye gibi demokrasi ve hukuk devletinin yerleşmediği, siyasal çalkantıların durmadığı bir ülkede idam cezası geri getirilirse, yeni toplumsal pişmanlıklara yol açması kaçınılmaz olur.

Eski TCK’daki idam cezasıyla cezalandırılan suçlar yeniden yürürlüğe girseydi, bugün siyasal nedenlerle cezaevinde bulunan birçok aydın, gazeteci, siyasetçi idam cezası talebiyle yargılanacaklar ve belki de idam cezasına mahkûm olacaklardı.

Eski TCK’da idam cezasına yol açan bazı suçlar şunlar: Devletin ülkesi ve egemenliğine karşı cürümler, Anayasaya karşı işlenen suçlar, casusluk, devletin güvenliğine ilişkin bilgiyi açıklama. Bugün siyasal nedenlerle yargılanan muhaliflere atılan suçlamalar da çoğunlukla bunlar.

Türkiye’de idam cezasının kalkmasıyla Öcalan’ın yargılanması arasında çok yakın bir ilişki var. Öcalan’a verilen idam cezası Yargıtay tarafından onaylanarak 29 Haziran 1999’da kesinleşti. Ancak Başbakanlık, kesinleşen kararı TBMM’ye göndermediğinden kararın uygulanması için gereken yasa çıkmadı ve kararın uygulanması ertelendi. Bu arada Öcalan’ın avukatları 16 Şubat 1999’da AİHM’e başvurdu. Davaya bakan AİHM’in 1. Dairesi, Kasım 1999’da ihtiyati tedbir kararı verdi. Kararda AİHM’in davayı inceleyebilmesini sağlayabilmek amacıyla idam cezasının uygulanmaması öngörülüyordu. Hükümet bu karara uymayı kabul etti. Bütün bunlar Sayın Bahçeli’nin içinde bulunduğu, Ecevit’in Başbakanlığı’ndaki koalisyon hükümeti zamanında oluyordu. Başka bir deyişle, 1999’da Sayın Bahçeli, pek olumlu şeyler düşünmediği Öcalan için idam cezasının uygulanmamasını kabul etmişti.

İdam cezasının kaldırılması öyküsünün geri kalan bölümü, AKP iktidarına ait. Türkiye, AKP iktidarı döneminde, Kasım 2003’te Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ek 6 no’lu ek protokolü onayladı. Bu protokol, savaş ya da savaş tehdidi durumları dışında, idam cezasını yasaklıyordu. Şubat 2006’da ise 13 no’lu ek protokolü onayladı. Bu protokol, idam cezasına istisna tanımadan mutlak bir yasak getiriyordu. Buna paralel olarak Türkiye, Anayasası’nda ve TCK’da değişiklikler yaptı. İdam cezasına ilişkin ifadeleri ve maddeleri çıkardı.

Bütün bunları gerçekleştiren AKP iktidarının, şimdi idam cezasını geri getirmekten söz etmesi nasıl açıklanır? Öyle anlaşılıyor ki AKP iktidarının idam cezası konusunda moral, ilkesel bir tutumu yok. Siyasal fırsatçılık AKP’nin tutumuna yön veriyor.

Ne var ki, idam cezasının geri getirilmesinin önünde aşılması güç engeller var. Bir kere Sözleşme’ye ek 6 ve 13 no’lu protokollerden çekilmek gerekli. Bu protokoller Sözleşme’nin bir parçası sayılıyor. Bu konuda her iki protokolde de madde var. Dolayısıyla, protokollerden çekilmek Sözleşme’den de çekilmek sonucunu doğuracak. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olunmadan Avrupa Konseyi’ne üye olunamıyor. O nedenle Türkiye’nin Avrupa Konseyi’ne üyeliği de düşecek.

Avrupa Konseyi üyeliği, Türkiye’nin Batı ile olan değerler temelindeki en önemli bağı. Bu bağın kopmasıyla AB ile ilişkiler de kopar. Bu bağların kopması, Türkiye’nin uluslararası alandaki konumunda radikal bir değişikliğe yol açar. Demokrasi, insan hakları, hukuk devleti gibi değerlerden uzak, otoriter, totaliter bir rejimle yönetilen bir Orta Doğu devleti olur. Uygarlık yolunda geriye gider. Bütün bu bedel niçin? Devlet, vatandaşlarını darağacında sallandırabilsin diye.

Başka hukuki güçlükler de var. İdam cezasının geri getirilmesi için Anayasa değişikliği gerekiyor. Anayasa değişikliğinin TBMM’de kabulü için beşte üç çoğunluğun oyuna gereksinim var. AKP - MHP Koalisyonunun milletvekili sayısı beşte üç çoğunluğu sağlamak için yeterli değil.

Bütün bu engeller göz önüne alındığında, idam cezasının geri getirilmesi olanaksız gözüküyor. Ama bu konunun konuşulması, siyasal gündemin bir parçası olması bile, Türkiye’de rejimin demokrasiden, insan haklarından ve hepsinin ötesinde uygarlıktan uzaklaştığının göstergesi.

Yazarın Diğer Yazıları

Hukuk devletinin ölümü

Bu tutumun Anayasa'ya ve hukuka aykırı olduğu AYM ve AİHM kararlarıyla saptanmışken, 14. Ağır Ceza Mahkemesi böyle bir tutum alma cesaretini nereden buluyor? HSK bu konuda ne düşünüyor?

Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem

Katılımcı demokrasinin güçlendirilmiş parlamenter sistem bağlamında tartışılması, demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi yeni bir Türkiye yaratılması açısından önemli bir seçenek oluşturacak

Türkiye'ye hoş geldiniz Başkan Spano

AİHM’in yeni başkanı, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini, keyfi ve siyasi tutuklamaları, yargı bağımsızlığı sorunlarını söz konusu edecek mi, AİHM kararlarının neden uygulanmadığını sorgulayarak "Bu ne biçim hukuk devleti" diyecek mi?