Geçen hafta sonu İspanya’nın Bilbao kentindeydim. Kaldığım otel ünlü sanatçı Frank Gehry’nin en ünlü eserlerinden biri olan Guggenheim Müzesi’nin tam karşısındaydı. Sabah kahvaltısı için otelin kahvaltı salonuna indiğimde o muhteşem yapıyı bütün haşmetiyle karşımda bulunca kahvaltıyı falan unutup bu görkemli yapının fotoğrafını çektim ilk iş olarak.
Kahvaltı sonrasında ilk yaptığım iş de daha önce bir kez ziyaret etmiş olduğum bu ünlü müzeyi bir kez daha dolaşmak oldu. Birkaç saat sonra otele döndüğümde Pazar günü T24 yazı günüm olduğu için hemen masanın başına oturdum ve telaşım bir anda paniğe dönüştü, hiç yanımdan ayırmadığım cep telefonum ortada yoktu. Hemen müzeye dönüp ilgili kişilere danışmam da bir işe yaramadı. Bu sorunu çözmeden yazımı yazacak gücü bulamadım kendimde. Okurlarıma özür borçluyum bu nedenle. Geçen hafta yazamadıklarımı bu hafta yazacağım.
İspanya’nın farklı büyüsü
İspanya’ya daha önce gelmiştim. Köşe yazarlığı yaparken farklı tarihlerde birkaç kez Madrid’e gitmiş, daha sonra Barselona ve Güney İspanya’da da birkaç gün geçirmiştim.
O kısa ziyaretlerde bile İspanya’nın Fransa gibi bir ülkenin hemen yanıbaşında bulunduğu diğer ülkelerden çok farklı bir havası olduğunu farketmiştim. Çok farklı siyasi badirelerden geçen, sanata ve edebiyata farklı bir önem vermiş olan İspanyolların, sanki bütün bunları sindirmiş olmanın verdiği bir doğallığı vardı. Sokaklarda dolaşırken günün her saatinde doğal bir canlılıkla karşılanmak, gösterişten uzak bir yakınlığı hissetmek mümkündü.
Trump’a haddini bildiren İspanya Başbakanı
Bunları aklımdan geçirerek İspanya’ya doğru uçarken, İspanya Başbakanı Pedro Sanchez’in, kendini dünyanın rakipisiz hakimi olarak gören görgüsüz ABD Başkanı Trump’a haddini bildirmek için söylediklerini okurken bir daha hatırladım İspanya’nın Don Kişot’un yaşadığı, yıllarca süren dikta rejimlerinin damga vurduğu, buna karşın sanatın ve başkaldırının dillere destan direnç gösterdiği bir ülke olduğunu.
'Tek adam' rejimlerinin sonu mu?
Ben Donald Trump’ın ilk kez ABD Başkanı seçildiği 2017 yılında yayınlanan Dünya Trump’a mı Kalacak? başlığını taşıyan kitabımda 'tek adam' rejimlerinin kalıcı olamayacağını iddia etmiştim. Fena halde yanıldım ve Türkiye dahil pek çok ülkede 'tek adam' rejimlerinin iktidara geldiği ve iktidarda tutunduğu bir dönem yaşandı.
İlk fire veren 'tek adam' ise Macaristan’ın yıllanmış tek adamı olarak yılları deviren başbakan Orban oldu. Orban geçen hafta yapılan seçimde hezimete uğradı. Bu sonuç üzerine dünyanın önde gelen bazı yayın organları Orban’ı Başkan Trump ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile aynı karede gösteren fotograflar yayımladı. Bundan sonra bu listede yer alabilecek diğer 'tek adam’ların kimler olabileceği ise tartışılıyor.
Türkiye’nin manzarası
Dünyanın farklı ülkelerinde demokrasinin ve 'tek adam/güçlü adam! rejimlerinin geleceği bundan sonra daha sık gündeme gelecek ve bir tartışma ortamı yaratacak gibi görünüyor. Türkiye bu bakımdan kritik noktada bulunan bir ülke olarak dikkati çekiyor çünkü çoğulcu demokrasinin temel ilkelerinin dikkate alınmadığı ve yargı erkinin keyfi kullanıldığı bir ülkede yaşıyoruz. Türkiye’de her gün baktığım yayın organları zor koşullarda ayakta kalmaya çalışıyor ama onların geleceği de güvencede değil.


