Bir ödül konuşmasından Gaybubet Şehri’ne: Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Bir ödül konuşmasından Gaybubet Şehri’ne: Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?

Pınar Yıldırım’ın Afife Tiyatro Ödülleri’nde Can Atalay’a uzanan konuşması, yalnızca bir ödül gecesinin içinden değil, bu ülkenin unutturulmaya çalışılan hafızasının da içinden geçti. Gaybubet Şehri de aynı yerden soruyor: Bunca komşuyla, bunca ahbapla, bunca ömürlük memlekette biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?

Bir ödül konuşmasından Gaybubet Şehri’ne: Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?

Afife Tiyatro Ödülleri gecesi 7 Mayıs’ta yapıldı. Doğrusu eskiden takip ettiğim bu töreni bu sene unutmuştum. Sabah işe gitmeden haberlere bakarken her yerde Pınar Yıldırım’ın konuşmasına denk geldim.

Pınar’ın bu yıl 28. Afife Tiyatro Ödülleri’nde “Yardımcı Rolde Yılın En Başarılı Kadın Oyuncusu” ödülünü almasına çok sevindim. Buradan tekrar tebrik ediyorum. Bu ödülü, Balat Monologlar Müzesi’nin Pavyon oyunundaki Sevda rolüyle aldı. Ahh Sevda diyerek ayrılacağınız bir oyun… Daha önce oyunu yazmıştım. Okumak isteyenler için tekrar iliştiriyorum buraya.

Pınar’a tebrik mesajında da yazdığım gibi; zaten çok yetenekli ve bu ödülü alması şaşırtıcı değil. Ama beni en az ödül kadar, hatta belki biraz daha fazla, ödül konuşması heyecanlandırdı. Tıpkı birçok kişiyi heyecanlandırdığı gibi.

Konuşmasına herkesi güldüren sosyoekonomik bir hicivle başladı. Daha sonra konuşmasını hepimize iyi gelen, hafızamızı yoklayan ve dayanışma duygumuzu güçlendiren bir yerde bıraktı… Zayıflayan toplumsal hafızamıza bir çentik atarak ödülünü seçilmiş Milletvekili Can Atalay’a şu sözlerle ithaf etti:

“Ben aslında yalnız olmadığımı biliyordum. Sadece biz bazen ne kadar kalabalık olduğumuzu unutuyoruz. Ne kadar kuvvetli olduğumuzu unutuyoruz. Ne kadar mücadele ruhunu taşıdığımızı unutuyoruz. Çünkü bu coğrafya unutturuyor. Bu coğrafyada unutturuluyor. O yüzden ben de unutmamak için; hazır da yıl dönümü gelirken, Soma'nın, Gezi'nin yıl dönümü gelirken... Gezi'nin avukatı, Soma Maden İşçileri Katliamı'nın avukatı, Aladağ yangınının avukatı, Çorlu tren kazasının avukatı, 4 yıldır tutsak olan, Hatay'ın seçilmiş milletvekili Can Atalay'a ithaf ediyorum! Asla unutmayacağız Can. Mücadelen bizimle. İyi akşamlar!”

Bu coğrafyada içeride unutturulmaya çalışılan binlerce, onbinlerce tutsak var: Gezi’nin, Soma’nın, Aladağ yangınının, Çorlu tren kazasının bir diğer avukatı Selçuk Kozağaçlı, siyasi tutuklular Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, Adnan Selçuk Mızraklı, Ekrem İmamoğlu ve mücadele arkadaşları, Osman Kavala, gazeteciler, avukatlar, akademisyenler, insan hakları savunucuları, aktivistler…

Biz bu ülkede yıllardır adaleti ‘bizden olan’ ve ‘bizden olmayan’ diye ikiye bölerek yaşıyoruz. Sonuç hep birilerinin payına haksızlık olarak düşünce, ne ilginçtir ki  şaşırıyoruz.

Oysa ötekinin acısını kendi acımız yapmadığımızda, haksızlığa uğrayanın kimliğine, partisine, inancına, sınıfına, mahallesine bakmadan aynı yerden itiraz etmediğimizde bu memlekette sopa meraklıları eksilmiyor. Sırtı dövülecek bir öteki’ hep bulunuyor. Gence, yaşlıya, kadına, erkeğe, emekliye, dula, yetime, işçiye, öğrenciye, gazeteciye, sanatçıya, avukata, köylüye, esnafa… Herkesin payına bir haksızlık düşüyor.

Komşusunun acısını görmeyen de gün geliyor, kendi kapısının önündeki sessizliği açıklamakta zorlanıyor.

Pınar’ın İthafından Gaybubet’in Kalbine

Pınar Yıldırım’ın işaret ettiği o unutuşa karşı direnç, beni geçen haftalarda izlediğim ve paylaşmak istediğim Gaybubet Şehrinin tam kalbine götürdü. Çünkü bu oyun da başka bir yerden aynı soruya bakıyor: Bu ülkede kimler unutuldu, kimler yalnız bırakıldı, kimlerin acısı komşu kapısının eşiğinde kaldı? Daha oyunun başında duyduğumuz şu cümle, bütün bu hafızasızlığın içinden gelip insanın içine oturuyor:

“Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık? Biz bunca komşuyla, bunca ahbapla, bunca ömürlük memleketimizde nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?

Gaybubet Şehri: Bir elma, bir fotoğraf, bir memleket sızısı

Burçak Çöllü’nün yazdığı, Sanem Öge’nin yönettiği Kumbaracı50nin Gaybubet Şehri oyunu,  sahnede hiç görmediğimiz ama bütün hikâyenin etrafında usul usul döndüğü, Türkiye’nin ilk kadın stüdyo fotoğrafçısı Maryam Şahinyan ve Beyoğlu hafızasında, Türkiye’nin üç faklı travmatik katmanında ilerliyor.

Oyun, Türkiye tarihinin üç farklı kırılma döneminden üç kadını yan yana getiriyor: Rum çırak Manoli(Ceyda Akel), intahara meyilli kimyager Leman(Gülhan Kadim) ve mazbut terzi Mediha(Özlem Türkad). Üçünün yolu Beyoğlu’nda, Maryam’ın kadrajında ve bu ülkenin bitmeyen dışlanma hikâyelerinde kesişiyor. Bu üç kadın, kimi zaman azınlık olmanın, kimi zaman erkekler dünyasında var olmaya çalışmanın, kimi zaman sadece sevilmek ihtiyacının mücadelesini veriyor. 

Manolinin hikâyesinde memleketini seven ama memleket tarafından sevilmeyen insanların tanıdık sızısı var. “Biz memleketi seviyoruz, memleket bizi sevmiyor” cümlesi, bu topraklarda azınlık olmanın en kısa ama en ağır özeti gibi.

Leman ise Cumhuriyet’in “akıllı kızım okuyacak” vaadiyle büyümüş; kimyager olmuş, ehliyetini almış ama okudukça evin içine ve yalnızlığa sıkıştırılmış kadınlardan biri. “Çok okumuş kadını kimse istemiyor” cümlesinin arkasında da yalnızca Leman’ın kırgınlığı değil, bir memleketin kadına ‘oku ama fazla ileri gitme’ diyen o tanıdık eşiği duruyor.

Mediha ise daha mazbut, daha düzenli, daha ‘makbul’ görünen bir hayatın içine saklanmış. Terzi kocası Ruşen Bey’in başka bir erkeğe duyduğu aşk, Orhan Gümüşsoy’a dikilen tüller, payetler, parıltılı sahne kostümleri, baş harfleriyle gizlenen isimler ve kapalı kapılar ardına itilen hayatlar arasında Mediha kendi dünyasını kocaman bir körlük, inkâr ve yalnızlıkla örüyor.

Oyun, öteki olma hâlini karakterlerin boynuna asılmış bir tabela gibi göstermiyor. Bunu gündelik hayatın küçük çatlaklarından sızdırıyor. Bir elma, bir fotoğraf randevusu, bir dükkân, bir kostüm provası, bir göç ihtimali, yarım kalmış bir cümle… Hepsi yan yana gelince Türkiye’nin kayıp hafızasına açılan küçük ama derin bir kapıya dönüşüyor.

Gaybubet Şehri, kaybolanların, unutulanların, komşuyken yabancı edilenlerin oyunu. Kaybolan yalnızca insanlar değil; çok seslilik, komşuluk, hafıza ve birlikte yaşama ihtimali de kayboluyor. O yüzden oyunun başındaki soru, oyun bittikten sonra da insanın içinde kalıyor:

Biz nasıl oldu da bu kadar yalnız kaldık?

Oyun Seansı: 14.05.2026 Perşembe / 20:30  / Baba Sahne / İstanbul

İlgili İçerikler