İki ay kadar önce bu sütunlarda, “En yüksek kârlar, en garantili müşteriler” başlıklı bir yazı yazmıştım. İki gündür Ankara’da “NATO Zirvesi 2026” adı altında toplananlar işte hem o kârları hedefleyen şirketlerin hem de en garantili müşterilerin temsilcileri. Otuz iki temsilci. Hem birbirleriyle hem de dünyayla rekabet ediyorlar.
Hepsi bir boy olmadıkları için, küçük balıklar büyüklere yem olmamanın gayreti içindeler. Ben bu satırları yazarken, en son teşrif eden en büyük balık Ankara’ya yeni iniyordu. İçimde bir cızırtı.
Donald Trump yapıp ettikleri ve dile getirdikleriyle bir savaş tanrısı havalarında. Bu fütursuzluk, örneğin 1960-70’lerin dünyasında asla tutunamazdı, ne kendi halkının, ne de dünya halklarının nezdinde.
En son, çoktandır unutulmuş bir düşman çeşidi olarak “komünistler”i alıyor yeniden karşısına. Bu sözcüğü kullanırken aklında ne var bilmek zor. Belki Küba’yı ve daha çok da Çin’i kastediyordur. Ama belli olmaz, Rusya’yı da komünist sanıyor olabilir. İnanılması zor ama, bir zamanlar Başbakan Tansu Çiller de Türkiye’yi sosyalist devlet sanıyordu.
1960-70’lerin dünyası derken o yılları yunmuş yıkanmış, insanileşmede yol almış, A’dan Z’ye bir devrimler dönemi sayıyor değilim. O vakitler de her tür sömürü ve birtakım emperyal korkunçluklar devam ediyordu. Sovyetler Stalin’den kurtulmuş olsa da, Kamboçya’da “komünist” adı altında kıyıcı Pol-Pot diktatörlüğü hüküm sürüyordu. Ama hiç değilse Ho Amca’nın önderliğindeki Vietnam, ABD emperyalizmini dize getirebiliyor, Sovyetler’in desteğiyle Afrika’da direnç noktaları oluşabiliyordu. Belki daha da önemli olarak, Avrupa’da yükselmiş olan barış bilinci, “Nasyonal Sosyalizm”in suçlarını ortaya dökebiliyor ve evrensel hukukun ilkeleri halklarda karşılık buluyor, hatta kök salıyordu. Çünkü Nazi döneminin tanıklıkları hâlâ çok canlıydı.
Şimdi artık canlı tanıklardan kimse kalmadı. Etkiler gitgide daha dolaylı bir hal aldı, bu yüzden de silinmeye yüz tuttu. Bir yandan sermaye birikimi son haddine varırken bir yandan da yeni entropik kopuşmalar yaşanıyor.
Kopuşmalar, tarih içinde bastırılmış olanın parçalar halinde geri fırlaması biçimini alabiliyor. Din savaşlarının değilse bile, ona yakın etkilerin yeniden canlan(dırıl)ması gibi. Yanı sıra kölelik, kadın düşmanlığı, gey fobisi vb. Nazi dönemi de bu tür ideolojilere sarılmamış mıydı?
Biz biraz da coğrafyamızın katkısıyla bu tür düğümlerin üst üste atıldığı ülkelerden biriyiz. Bir yanda Bektaşi fıkralarımız, bir yanda şakayı hakaret saymaya hazır kaskatı bir büyüklenme. Bir yanda devlet terörü, diğer yanda “terörsüz Türkiye” şiarı.
İlginçtir, bu ortamda Atatürk kavramı yeniden bir devrimsel içerik ediniyor, çünkü barışın ve eşitliğin savunucusu bir devrimci oluşuyla toplumsal bir ihtiyaca cevap veriyor. Bunlar onun çoktan unutturulmuş özellikleriydi. Savunucuları bile ezberci zihinlerle hareket ediyorlardı, düşünmeye korktukları ve kendilerini devletin sahipleri sandıkları için.
O ezbercilik kısmen bugün de devam etmekle birlikte, artık devletin sahibi olmadıkları gerçeği gitgide daha ayan beyan bir hâle gelmiş durumda. Artık ordu gelip cumhuriyeti kurtarır rahatlığı yok.
Ancak bu sefer de cumhuriyetin ne olduğunu unutma tehlikesiyle karşıyayız. Yalnızca bizim cumhuriyetimizin değil, genellikle bütün insanlığın tarihi içinde “cumhuriyet” kavramının net tanımı, halkın kendi yöneticilerini kendisinin seçmesidir. Özgürce seçmesi ama. Adayların tepeden inme tespit edilip seçimlerin entrikalarla yapıldığı rejimlerdeki gibi değil. Başka bir deyişle günümüzün cumhuriyeti demokrasi dışında hayat bulamaz. Bulsa bile devam edemez. Çoğu kişi gibi ben de bizim toplumda bu gerçeğin artık geniş halk kesimlerince büyük ölçüde kavrandığı kanısındayım. Özgür Özel olayı, bu halk iradesinin bir göstergesi. Bütün yalpalamalarıyla, ideal bir cumhuriyet ve demokrasi talebiyle yola çıkan bir halk hareketi.
Bu noktada yukarıda andığım ikinci düğümle karşı karşıya geliyoruz: Kürt sorunu ve Abdullah Öcalan meselesi.
Tıpkı demokrasimiz gibi Kürt sorunumuz da son dönemde artan baskılar yüzünden gereken düşünme ve eyleme olanaklarından yoksun bırakıldı. Bunun nedeni, iktidarın bir numaralı kaygısının oy olmasıdır. İktidar, kendisine oy kaybettirebilecek hiçbir girişimi göze alamıyor. Devlet Bahçeli tarafından gündeme getirilen Abdullah Öcalan meselesi şu an bu girişimlerin başında yer alıyor.
Durum şu: Etkin Kürt özgürlük hareketi, Öcalan’ı kendi temsilcisi, simgesi, “önder”i olarak görüyor. Çatışmalarda ölen kırk bin kişinin dörtte üçünün o cenahtan olduğu söyleniyor. Bahçeli’nin hareket noktası da bu olmalıdır.
Gelgelelim, Kürt sorunu gereken özgürlük/ demokrasi koşullarında konuşulamadığı için, Bahçeli’nin sözünü ettiği açılımın kime oy kazandırdığı ya da kaybettirdiği sorusunun yanıtını bilmek zor. Yapılan araştırmalar, Öcalan’ın başrollerde olduğu bir çözümün ülke halkından rağbet görmediği sonucunu veriyor.
Böyle olması şaşırtıcı değil. İki nedenle: Birincisi, silahlı çatışmaların halk çocuklarını halk çocuklarıyla karşı karşıya getirmesidir. Savaşın ister yüksek yoğunluklu olanı olsun ister “düşük yoğunluklu” olanı, halklar en temelde bunu kolay kolay kabul etmiyor.
İkincisi, Öcalan bazılarının gözünde “kurucu önder”, daha başkalarının gözünde “gerilla komutanı” ya da “kurtuluş hareketi lideri” ve çoğu Kürdün söyleminde “sayın Öcalan” olarak geçerken, egemen resmî ve medyatik söylemde kırk yıldır olduğu gibi “terörist başı, bebek katili, kırk bin kişinin katili” gibi sıfatlarla anılması çözüm fikrinin inandırıcılığına zarar veriyor.
İktidar karşısında hukukun üstünlüğünü ve düşünce özgürlüğünü alabildiğine savunan İyi Parti ve Zafer Partisi, ayrıca CHP içindeki geleneksel diyebileceğim bazı kesimler, iş Kürt sorununa gelince özgürlükleri aynı kararlılıkla savunmak cesaretini göstermiyorlar. Belki onlar da tıpkı Erdoğan gibi, oy kaygısından muzdariptirler. Gelgelelim, elbirliğiyle kapıların kilitlendiği noktalar da böyle oluşuyor işte. Bunca yıl sonra hâlâ Kürt sorunu konuşamama sorunu mu diyeceğiz?
T24’ÜN ARKASINDA HİÇBİR GÜÇ YOK; TEK GÜÇ SİZ OLUN, REKLAMSIZ T24’E ABONE OLUN |


