Devlet ve dil
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Devlet ve dil

Kalıcı barış, dillerimize ve ilgili disiplinlere sahip çıkılmasını, çalışanlarına en geniş disiplin ve olanakların sağlanmasını gerektiriyor. Kürt dostluğunun çocuk kandırırcasına göstermelik açılımlarla kazanılabileceğini hiç sanmıyorum

Devlet ve dil

Yeni bir çözüm sürecinin yürürlükte olduğu bugünlerde kayda değer bir provokasyon olmasa şaşardım. Çok bekletmedi, Leyla Zana’ya yönelik provokasyon çıktı geldi, iki hedef birden açığa vurarak: 1) Kürt özgürlük mücadelesinin kadın boyutu; 2) Sürecin en çok tartışılan konularından biri olarak anadili meselesi. Leyla Zana milletvekili seçildiğinde TBMM’de yemin ederken kendi anadiline sahip çıkan jestiyle tanınmıştı (1991).

Devlet “anadili” teriminin bilimsel anlamını onyıllar boyu yok saymış, ‘başlıca dil’ diye yanlış anlaşılmasının yolunu açık tutmuştu. Şimdi isim vermeyeyim ama çoğu ünlü dilbilimci bu politika nedeniyle onyıllarca ülkemizdeki tek anadili Türkçeymiş gibi yazıp çizdiği için, terimi bugün hâlâ böyle anlayanlara rastlanması çok da şaşırtıcı sayılmamalı. Ne de olsa kimse Giordano Bruno, Nâzım ya da Barış Akademisyenleri gibi tarihin haklı çıkardıklarından olmak zorunda değil. Herkesin çoluğu çocuğu var...

Öyle görünüyor ki söz konusu baskıcı dil politikasının temelinde, hızlandırılmış sanayileşmeye dayalı bir modern toplum olma stratejisi yatmaktadır. Kapitalist sanayi toplumlarında her şey gibi dil de standartlaştırılmaya ve ortaklaştırılmaya yönelir, hem ülke bazında hem küresel bazda. Bazen rızaya dayalı olarak, bazense tepenize vura vura.

Çeyrek yüzyıldır bu gerçeğin en ilgi çekici örneklerinden biri AB’de yaşandı. AB ve Avrupa Konseyi, demokrasi icabı, 2001 yılını “Avrupa Diller Yılı” ilân etti ve Avrupa düzeyinde anadillerine ilgi furyası başladı. Kıtada en az 200 anadilinin yaşamakta olduğunu keşfettiler. Dilbilimci David Crystal dünyada anadillerinin hızla ölmekte olduğunu bulguladı ve konunun uzmanı oldu. AB’de de üye devletlerin resmî dilleri AB’nin resmî dili sayılmıştı. O sıralar bir düzine olan üye devlet sayısı kadar resmî dil...

Gelgelelim, uygulamada bu dil bolluğuyla başa çıkılamadı ve birliğin tüm işleri İngilizce yapılır oldu. Bugün Britanya çoktan ayrılmış olduğu halde İngilizce hâlâ tek ortak dil.

Benzer bir deneyim, özgürlüğüne kavuşan Güney Afrika’da yaşandı, sayısız yerel dilin devreye girdiği eğitim sisteminin iki yakası bir türlü bir araya getirilemedi. Söylemesi ayıp, bu konularda Dilimiz, Dillerimiz adlı kitabımın 198-233. ve Dil Meseleleri’nin 226-239. sayfalarına bakılabilir.

Sermayenin ve sanayinin egemenliği dilde de egemenliğin yolunu açıyor. Aynı süreçte kültürleriyle birlikte silinmekte olan dillerin saygı ve ilgi görmesi biraz da eşit hakların, değer eşitliğinin ve demokrasinin laftan ibaret kalıp kalmamasında yatıyor.

Bizim cumhuriyetimizin tekdilciliği, Batı sanayileşmesinin yüzyıllar sürmüş mayalanmasını bizde olabilecek en kısa sürelere sığıştırmak istercesine baskı ve zorlama yöntemleriyle yol aldı. Kürt sorununun temel nedenlerinden biri, belki de başlıcası budur. Çünkü biliyoruz, nüfusça hiç de tenha olmayan bütün bir kavmin kafasına vura vura anadilini unutturma politikası güdüldü. Bu “sosyolojik” gerçekliğin dile getirilmesine “etnikçilik” deyip duranlara Allah selamet versin.

Bugünlerde, Dilbilim Derneği’nin internetteki sitesine girmek istediğinizde bir uyarı karşılıyor sizi. İçinde ünlem işareti olan küçük üçgen ve “Güvenli değil” yazısından sonra “Bağlantınız gizli değil” diye başlayan uzun uyarı aynen şöyle diyor:

“Saldırganlar, www.dilbilimdernegi.org sitesindeki bilgilerinizi (örneğin, şifreler, iletiler veya kredi kartları) çalmaya çalışıyor olabilir.”

Gelin de tıklayın şimdi bu mayınlı tarlayı!

Sanki birileri bu siteye girmenizi, oradaki bilgilerden yararlanmanızı engellemek istiyor.

Tıklamaya devam etmediğim için, sitede “şifreler, iletiler veya kredi kartları” bulunup bulunmadığını bilmiyorum ama, bu engele kimin yol açmış olabileceği sorusuna yanıt olarak aklıma iki olasılık geliyor: 1) Şu ya da bu itkiyle hareket eden bilgisayar korsanları; 2) Dilbilimden oldu olası hoşlanmayan yasakçı devlet katmanları. Bu ikinci türden etken “mahkeme kararıyla...” diye başlayan yasaklar yerine korsanlık görünümünü yeğlemiş olabilir diye düşünmemek zor.

Bizim ülkemizde dilbilimin durumu konusunda söylediklerim kötü yüreğimin yanılsamaları değil. Gerçi şimdi Türkoloji bölümleri dahil, “dil” denince akla gelen tüm bölümler “dilbilim” altında toplanıyor ve dille ilgili çalışma yapan herkese “dilbilimci” sıfatı bahşediliyor. Bu, terimin en geniş anlamına dayanan bir tanım. Özgün tanımına sadık anabilim dalları ise üniversitelerde ancak 1980’lerde kurulabilmiş ve 1990’lardan sonra bölümleşebilmiş. “Türkiye’de Dilbilimin 80 Yıllık Serüveni” başlıklı makalenin başlığı sizi yanıltmasın, epey cömert bir başlıktır bu. Ancak, makalede durumun daha somut bir panaroması da yer alıyor.

Gerçekte “anadili” dendiğinde başvurmamız gereken bilimsel disiplin, genel dilbilimden çok, onun bir alt dalı olan toplumdilbilim (toplum-dil-bilim) adlı daha genç disiplindir. Bu, dilbilimin en ağır baskılar altında olan dalı. Adından da anlaşılabileceği gibi dilin toplum ile olan ilişkisini konu edinen bu alanda Türkçe kaynak son derece sınırlıdır. Şimdi çalışmalar artmış görünüyor ama, gerçek durumu, daha doğrusu vahameti görmek için, “Türkiye’de toplumdilbilim alanında yapılan lisansüstü tezlerin çeşitli açılardan incelenmesi” başlıklı çalışmaya bakılabilir.

“Anadili” terimini başlangıçta gereğince netleştirmiş olmamakla birlikte, gerek verdiği genel bilgi ve tanımlar, gerekse sunduğu araştırma sonuçları açısından, genel planda ciddiye alınabilecek bu çalışmada şöyle bir cümleye rastlıyoruz:

“Toplumdilbilim alanında lisansüstü tez yapan araştırmacılar, çalışmalarını toplumdilbilim alanında yaptıklarının farkında mıdır?”

İlk anda burada bir terslik, bir dizgi ya da anlatım hatası var gibi geliyor ama, öyle olmadığını hemen ardından gelen araştırma sonucunu okuyunca anlıyoruz. Kopyalıyorum:

“Tablo 2 incelendiğinde toplumdilbilim alanında lisansüstü tez yapan araştırmacıların sadece yüzde 13,8’inin (20 kişi) bu alanda çalıştıklarının farkında oldukları görülmektedir. Geri kalan 125 (yüzde 86, 2) kişi ise çalışmalarını bu alanda yaptığının farkında değildir.”

Kıssadan hisse: Kalıcı barış, dillerimize ve ilgili disiplinlere sahip çıkılmasını, çalışanlarına en geniş disiplin ve olanakların sağlanmasını gerektiriyor. Kürt dostluğunun çocuk kandırırcasına göstermelik açılımlarla kazanılabileceğini hiç sanmıyorum.

#LeylaZanaOnurumuzdur

#KemSözSahibineAittir

#2026BarışınYılıOlsun

İlgili İçerikler