Bundan tam altı ay önce 31 Ekim 2025’te Selahattin Demirtaş T24’te yayınlanan ‘Sürecin muhasebesi: Neler yapabilirdik ya da yapabiliriz’ yazısında, ‘ben aklıma ilk gelenleri sıralayayım, siz ekleyin, genişletin lütfen’ diyerek şu iki maddeyi de önermişti:
• Diyarbakır’da Amedspor ile Trabzonspor arasında bir kardeşlik maçı organize etselerdi. Tüm Diyarbakır, Trabzonspor ve Amedspor bayraklarıyla donatılsaydı. Karadeniz’den akın akın gelen kardeşlerimiz Diyarbakırlıların evlerinde misafir edilselerdi, stadyuma maçı izlemeye birlikte gitselerdi. Vanspor, aynı şekilde Kayserispor’a konuk olsaydı ve Kürt kardeşlerimiz akın akın Kayseri’ye gidip evlerde misafir olsalardı.
• Milli futbol takımı, bir maçını Diyarbakır Stadyumu’nda oynasaydı ve Diyarbakırlılar Milli Takım’a canı gönülden sahip çıksalardı.
Demirtaş’ın bu hayali artık gerçek olacak. Amedspor şampiyon olarak Süper Lig’e yükseldi ve Trabzon ile de ligdeki tüm takımlarla da hem o illere giderek misafir olacak hem de Diyarbakır’a gelen takımlara, taraftarlara ev sahipliği yapacak. Oynanacak her maç ‘kardeşlik’ yolunda bir adım haline gelecek.
Amedspor üzerine daha önce de yazılar yazdım. Bu takımın verdiği mücadele ile de uğradığı ayrımcılık ile de bir futbol takımından fazlası olduğunu belirttim.
Amedspor’un tesislerini en son 2024 yılında CHP Genel Başkanı Özgür Özel Diyarbakır’a gittiğinde ziyaret etmiş hem orada hem de Diyarbakır’da takım üzerine uzun sohbetler etme imkanı bulmuştum. Yıllardır izlediğim takıma özellikle 2015’te çözüm sürecinin bitişiyle yapılanlardı ana gündem… Siyasetçilerin hedef göstermesinden yöneticilerinin gittiği deplasmanda linç edilmeye kalkılışına futbolcularına ve taraftarlarına yapılan fiziki saldırılara… Sadece ‘top oynamadı’, sahada mücadele etmedi Amedspor; aynı zamanda saldırılarla da uğraştı. Bu takımın tarihi ve yaşadıklarına dair kapsamlı bir raporu Kurdish Studies’ten okuyabilirsiniz.
‘Kesk u sor u zer: İnat, Umut, Futbol’ adını taşıyan raporun sonuç kısmında Vahap Coşkun’un şu satırları çok önemli:
“Més que un club” yani 'Bir kulüpten daha fazlası'; Barcelona ile özdeşlemiş bir ifadedir. Bordo-Mavili ekibi, ne taraftarları ne de karşıtları salt bir futbol takımı olarak görür; Barça, Katalan hafızasının ve sosyal değerlerinin taşıyıcısı, Katalonya Bölgesinin ve ulusal kimliğinin temsilcisi olarak değerlendirilir. Sıradan bir futbol kulübü değildir Barcelona; Katalanların yüreğinde özel bir yere sahiptir, o nedenle her daim bir kulüpten çok daha fazlasıdır."
Amedspor da, Barcelona’nın kader çizgisini takip ediyor. Elbette, iki kulüp arasında büyük farklıların varlığı izahtan vareste; Amed, Barça gibi, ülke içinde ve dışında yaygın ve güçlü bir taraftar ağına sahip değil. Keza, Amed, Barça gibi futbol tarihine geçecek başarılara imza atmış da değil.
Lakin 1972’de Diyarbakır’da bir semt takımı olarak kurulan ve uzunca bir süre yolu şehrin belediyesi ile kesişen bu kulüp, 2014’te Çözüm Süreci döneminde Amed adını alınca, Barça’ya benzer bir karakter kazandı. Şehrin tarihine atıfla meşrulaştırılmak istense de Amedspor ismi, sürekli güncel bir siyasi çerçevenin içine oturtuldu ve Kürt meselesiyle birlikte anılır oldu. Böylece mütemadiyen siyasi çatışma ve tartışmaların odağında yer almaya başlayan Amedspor, bir kulübün ötesine taştı."
Coşkun’un dediği gibi spor kulübünün ötesine taşan bu takım yine onun tarifiyle ‘Kürt ve Türk sokaklarında farklı akisler’ yarattı. Ne yazık ki kimi şehirlerin futbol kulüplerinin tribünlerinde ‘beyaz toroslar’ ile anılan katliamların pankart haline getirilmesinden, faili meçhullerle özdeşleşen isimlere atıf yapılmasına provakatif hareketlere şahitlik edildi. Hafta sonu şampiyon olan Amedspor; ırkçılığı, ayrışmayı, hedef göstermeyi de, ‘beyaz Toros özlemi taşıyan azınlığı da’ yendi aslında…
Bitirirken…
Amedspor’u Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’dan CHP Genel Başkanı Özgür Özel’e pek çok isim kutladı. Barış ve çözüm arayışlarının bitip bitmediği tartışmaları arasında gelen bu şampiyonlukla oluşan hava ümit verici olabilir. Bu ümide Erdoğan’ın geçen hafta grup toplantısında yaptığı ‘sürece sahip çıkan konuşmayı’, MİT Başkanı İbrahim Kalın'ın AKP yönetimine yaptığı sunumda, yeni çözüm süreci kapsamında silah bırakan PKK'lıların gelişi, silahların akıbeti ve Türkiye'ye gelecek kişilerin tabi olacağı hukuki süreçlerin ele alındığı haberini de eklemek gerekir. Elbette barış hiçbir iktidara-partiye bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Muhalefetin de sivil toplumun da gözünün- kulağının- sözünün süreçte olması gerekir. Ve barış halk sahip çıktığı ölçüde hayata geçer.
Ancak… AYM ve AİHM kararlarının uygulanmadığı, muhalefete baskının, tutuklamaların, uzun tutuklulukların sürdüğü, kayyım uygulamasının devam ettiği bir ortamda iktidarın samimiyeti de elbette tartışılacaktır.
Yazıyı sporun barışa katkısı konusunda Güney Afrika - Mandela örneğiyle noktalayayım. Üzerine pek çok araştırma-yazı yayınlanmış bu konuda yukarıda linkini bıraktığım rapordan bir bölüm:
‘Kırık bir vazo gibi dağılmış bir toplumda “birlik” yaratmak için Mandela, spordan da -bilhassa ragbiden- azami derecede istifade etti. Beyazlar için ragbi, hayatın anlamlarından biriydi. Siyahlar için ise ragbi, ayrımcılığı ifade ediyordu. Mandela, ülkesinde siyahlar ile beyazların arasına bariyer ören bu oyunu, manası itibariyle tamamen tersine çevirdi. Onun elinde ragbi, ayrımcılığın değil eşitliğin, çatışmanın değil uzlaşmanın bir sembolüne dönüştü."
NOT: Sırrı Süreyya Önder barışın, birlikte yaşamın en çok emek veren isimlerinden biriydi. Kaybının birinci yılında kızı Ceren Önder Kandemir’in konuşmasındaki şu sözler kıymetliydi: "Hatıralarına bakmak acı verir sanıyordum ama öyle tatlısın ki o bile neşe veriyor. Koca dünyaya gelince savaş çıktı, filler tepindi ama ülkemizde barışın inadı devam ediyor hala. Zaten güzel şeylerden konuşalım bugün. Koma konser verdi, madenciler grev kazandılar, Amedspor Süper Lig'e yükseldi dün."
Kızının bahsettiği barış inadının en önemli mimarlarından biriydi O. Kişisel tarihimde; ben yargılanırken; ‘mahkemede hakim karşısında gözün pabucunun ucunda olsun belki kurtarırsın, gerçi baş eğmeyiz ne senin ne benim kurtarırım yok’ şakası da, O Kandıra Cezaevi’nde tutukluyken benimle camın arkasından konuşurken kendi durumunu değil memleketi anlatışını da, hapis sonrası uzun dost sofralarında özellikle çocukluğundan, hatıralarından bahsettiğinde sesindeki değişimi de, yayınlanmak üzere sabaha karşı yolladığı müthiş yazıları da, son süreçte umutla-heyecanla olabilecek tahliyelerden, ‘güzel günlerden’ bahsederken içindeki çoşkuyu da unutmayacağım. İyi ki memleketin ‘Sırrı Süreyya Önder’i oldu.


