Boğaziçi Üniversitesi’nin kapısında yaklaşık beş yılı aşan bir süredir polis bekliyor. Rumelihisarı’nın üstündeki ana kapıda (Güney Kampüs) ve kimi zaman Boğaz kıyısındaki girişte. Midibüsler, TOMA’lar, yüzlerce polis. Bilim üreten bir yerin kapısında neden polis beklere verilecek yanıt elbette içinde yaşadığınız rejimin şeklini de anlatır. 2021’in ilk günlerinde yapılan atama ile rektörlüğe getirilen Melih Bulu, ardından aynı görevi devir alan Naci İnci ‘akademisyenlerin değil siyasi iradenin etkisiyle buraya geldikleri için’ okuldaki kıdemli akademisyenler tarafından aralıksız protesto edildiler, ediliyorlar. Boğaziçi’nin bilim üreten bir özgür-özerk üniversiteden iktidarın şekillendirmeye çalıştığı bir hale dönüştürüldüğünü söylemekten vazgeçmiyorlar. Bunun bedeli var tabii… Görevlerinden alınıyorlar, haklarında soruşturmalar-davalar açılıyor hatta okula sokulmuyorlar. Bu isimlerden biri de Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden Prof. Dr. Ünal Zenginobuz. Ben kendisiyle yaptığım görüşmenin notlarını yazarken; Üniversite’nin Müzik Kulübü, Sualtı Sporları Kulübü, Güzel Sanatlar Kulübü’nün bulunduğu 1. Erkek Yurdu’ndan (Hamlin Hall) zorla taşınması için polis müdahalesi oluyordu.
Ünal Zenginobuz ‘Boğaziçi’nin hedef haline getirilmiş olmasını’ siyasal bir ele geçirme çabası olarak tarif ediyor.
"Ellerinde düğmeler var tek tek basıyorlar, misyoner, topluma yabancı, elitist.. Ama şunu unutuyorlar. Boğaziçi Üniversitesi sıradan bir üniversite değil. Her zaman Türkiye’nin dört bir yanından, sınavları kazanarak, bileğinin hakkıyla buraya gelip, aldığı iyi eğitimin sonucunda Türkiye’de de dünyada da karar vericiler arasına girmişlerin var olduğu bir okul oldu burası… Gençlerimizin bunun değerini çok iyi bildiğini unutmasınlar."
Elit demişken… Sağ popülistlerin ‘elit karşıtı dil’i çok sevdiklerini-kullandıklarını biliyoruz. Zenginobuz’un hikâyesi nedir?
"Ben Türkiye Cumhuriyeti'nin okuttuğu biriyim, babam bütün çalışma hayatını Sümerbank’ta geçirmiş olan bir devlet memuruydu. Türkiye'yi dolaşarak büyümüş, devlet okullarında okumuş bir insanım ben. Boğaziçi’ne geldim. Ben daha lisedeyken Amerika'da yaşamıştım bir sene değişim programıyla. Amerika'ya doktora için de, ama baştan itibaren Türkiye’ye dönmek üzere, gittim. Boğaziçi’ndeki hocaların yüzde 60’ı yurtdışına eğitime gidip geri dönen kendi mezunlarıydı, Türkiye’den başka üniversitelerin mezunlarıydı. Hepsi yurt dışına gidiyorlar ve dönüyorlardı. Boğaziçi’ne geliyorlardı. Neden? Çünkü Boğaziçi gerçekten öğretim üyelerinin kendi kendini yönettiği, dünyada örneği olmayacak ölçüde öz yönetilen, akademik özgürlüklere katıksız uyulan, gerçek bir üniversite, üniversite demenin gerçekten yakıştığı bir yerdi."

Peki şimdi değişen ne?
"Bir taraftan 'paraşüt atamalar' dediğimiz, akademik kadrolara olağan akademik kural ve teamüller çiğnenerek dışardan yapılan siyasi atamalar. Diğer taraftan yapılanlara her itiraz edenin, öğretim üyesi olsun, emekli öğretim üyesi olsun, öğrenci olsun, mezun olsun, sürekli cezalandırıldığı, uzaklaştırıldığı bir zemine geçilmiş olması… Şu an Boğaziçi Üniversitesi’ni gerçek anlamda parti komiseri gibi yöneten genç, konuyu tamamen siyaseten örgütlenme olarak okuyan bir iki tane isim var. Bunlar akademik ve idari personel içinde kim yükselecek, kim alınacak, kim uzaklaştırılacak karar veriyor. Ki bu kişiler yurtdışında doktoraya yıllar önce buradaki hocalarının yazdığı referanslarla gittiler. Bu gençler Boğaziçi’nde lisans öğrencisiyken okulda açmak istedikleri İslam Araştırmaları Kulübü için o günkü hocalarından destek aldılar. Mesela, soruşturmalara uğrayan hocalarımızdan Fikret Adaman, o günlerde rektör danışmanı, özellikle bu girişime destek oluyor zamanında. O günlerin özgürlükçü ortamında görüşlerini, inançlarını, felsefelerini rahatça yaşamış, anlatmış, var olmuş bu gençler şimdiki dönemde üniversiteyi farklı seslerden arındırmaya çalışıyor. Ne peşinde olduklarını ne amaçla bulundukları yere getirildiklerini hem hiç anlayamıyoruz hem de çok iyi anlamaktayız tabii."
Prof. Ünal Zenginobuz’un bir de tespiti var:
"Gençlerimizi zehirliyorlar. Boğaziçi Üniversitesi medeniyetler savaşının merkezi değildir. Dar anlamda bakacak olursanız sıkıştıkça bunu çağrıştıracak şeyler yapıyorlar. Burası özgür bir zeminde, düşünce ortamında bilimsel üretimin, ortak yaşamın merkezidir."
Boğaziçi Üniversitesi’nin ‘muhafazakârlara uzun yıllar mesafeli durduğu’ yolundaki eleştirileri de soruyorum. Şöyle diyor:
"Sizin de bildiğiniz gibi büyük bir yanlış kararla üniversitelere başörtülü öğrenci alınmazken Boğaziçi her türlü baskıyı göğüsleyerek bu öğrencilere kapılarını ardına kadar açtı. İyi ki de yaptı."

"Muhafazakâr görüşlü öğretim üyelerine kapılar kapalıydı da deniyor" diye ekliyorum:
"Şimdi Ahmet Davutoğlu mesela bu konuyla bağlantılı. 2022'de Ekonomi bölüm başkanlığından alınıp kampüse sokulmayacak şekilde uzaklaştırıldığımda ilk arayanlardan biriydi Ahmet Hoca beni. O da kendisinin buraya öğretim üyesi olarak alınmadığını tekrarlıyor her fırsatta. Biliyorsunuz kendisi Boğaziçi Üniversitesi mezunu. Hem lisans diplomasını hem de doktorasını Boğaziçi Siyaset Bilimi bölümümüzden almış. Doktora tez hocası Şerif Mardin, Binnaz Toprak Hoca da tez komitesinde. Yani tüm akademik eğitimini Boğaziçi’nden almış.
Dünyanın tüm iyi üniversitelerinde uygulanan bir istihdam teamülü vardır. Kendi doktora mezunlarını mezun eder etmez işe almaz iyi üniversiteler. Böyle bir şey soy-içi üreme, inbreeding olarak değerlendirilir. Diğer bir deyişle, önce sizi yetiştirmiş hocalarınızdan kopmanız, kendi başına düşünüp ister istemez etkilendiğiniz hocalarınızdan bağımsız bir akademik kişilik edinmeniz beklenir. Akademik kariyerin en önemli kademesi olan doktorada çok yakın entelektüel etkileşimde bulundukları hocalarının düşünsel çemberinin dışına çıkılamaması, bir nevi entelektüel ensest durumu ortaya çıkması çok yanlış bulunur. Bu akademinin kadim bir kuralıdır. Binlerce yıldır akademisyenlerin kendi başlarına uçup gitmeleri, yetiştikleri yerlere geri döneceklerse öncelikle kendi başlarına uçabildiklerini öncelikle kendilerinin görebilmeleri beklenir. Boğaziçi bu kurala sıkı bir şekilde uymaya çalışmış bir yerdir."
Şuna da soruyorum, birçok Boğaziçili hoca, Boğaziçi mezunu değil mi?
"Öyle ama bunların büyük bir kısmı sadece lisans diplomalarını Boğaziçi’nden almışlar, sonra doktora çalışmaları için başka yerlere, yurtdışına gitmişlerdir. Akademik kariyer için en belirleyici aşamadır doktora. Giderken kimse kendilerine kadro garantisi vermemiştir, onlar da garanti vermezler geri geleceğiz diye. Zaten bir kısmı da geri dönmez, dünyanın her bir köşesinde bağımsız akademisyenlik yaparlar. Bir kısmı döner."

Peki Boğaziçi’nde doktora yapan hiç kimse yok mudur hemen işe alınan?
"Kural şudur, başka yerlerde de uygulanan. Eğer doktoranızı Boğaziçi’nde yapmışsanız en az iki yıl başka bir akademik kurumda çalışmadan başvuramazsınız Boğaziçi’ne öğretim üyesi olacağım diye. Bu şekilde, başka bir akademik kurumda en az iki yıl geçirdikten sonra Boğaziçi’nde öğretim üyesi olan çok başarılı arkadaşlarımız, özellikle mühendislik bölümlerimizde vardır. Ahmet Davutoğlu Hoca neden alınmamış olabilir Boğaziçi’ne? Kendisi de doktorasını Boğaziçi’nde tamamladıktan sonra en az iki yıl, belki daha fazla, yurtdışında, yanılmıyorsam Malezya’da, bir akademik kurumda çalışmış, sonra Boğaziçi’ne gelmek istemiş. O noktada, zamanında doktorasını aldığı yer olan Siyaset Bilimi bölümünün bağlı olduğu İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nin çok yakın zamana kadar geçerli soy-içi üreme yasağı politikasının farkı devreye girmiş gözüküyor. Üniversitenin asgari kuralı olan iki yıl başka yerde çalışma zorunluluğunun ötesinde bir uygulaması olagelmiştir benim de mensubu olduğum bu fakültenin. O kurala göre, eğer tüm akademik derecelerinizin hepsi yani lisans, master, doktora, Boğaziçi’nden ise hiçbir şart altında öğretim üyesi olarak görev almanız istenmez. Neden farklıydı İdari Bilimler Fakültesi’nin kuralı? Neden tüm akademik formasyonunuzun sadece Boğaziçi’nde oluşmuş olması istenmiyordu? Çünkü idari ve sosyal bilimler alanları müspet bilim alanlarına, mühendisliğe göre çok daha sübjektif akademik disiplinler. Yeni bir doktora mezununu gerçekten iyi olduğu için mi aldığınızı, yoksa birlikte çalıştığı hocasının bölümdeki etkisi nedeniyle mi aldığınızı ayırt etmek çok daha zor. Ahmet Davutoğlu Hoca bu kurala takılmış görünüyor. Benzer zamanlarda bu kurala takılmış başka örnekler de bulunmakta. Zamanında Ekonomi bölümü olarak çok almak istediğimiz, ama doktorası dahil her üç akademik derecesi de Boğaziçi’nden olduğu için alamadığımız, çok başarılı bir öğrencimiz sonra uluslararası düzeyde çok başarılı bir akademisyen ve bir vakıf üniversitesine rektör oldu.
Özetle, Boğaziçi’nin siyasi görüşleri nedeniyle bazı kişileri öğretim üyesi olarak almama gibi bir politikası olduğunu söylemek büyük haksızlık olur. Hata yapılmıştır diyebilirsiniz, hata her kurumda olur, ama Boğaziçi gibi tarihinin önemli bir kısmında fazla liberal olmakla suçlanmış bir kuruma siyasi görüş nedeniyle birisinin alınmadığını söylemek haksızlık. Her görüşten hoca olmuştur Boğaziçi’nde, buna bakılmaz, o gözle değerlendirilmezdi insanlar. Yine Ekonomi bölümünden örnek vermem gerekirse, daha yakın zamanlarda kendi öğrencimiz olan bir arkadaşımızı Amerika’da doktorasını bitirdikten sonra öğretim üyesi olarak almıştık. Mütedeyyin bir insandı, ne mahsuru olabilir, kendisi uzun süre şu anki iktidar tarafından atandığı çok üst düzey görevlerde bulundu. Yine üst düzey kurucular arasında olan bir AK Partilinin yurt dışında okumuş oğlu, kimliği söz konusu edilmeden, Ekonomi bölümüne öğretim üyesi olmaya davet edildi. Kendisi gelmedi, yurt dışından aldığı daha iyi bir iş teklifini kabul etti."
Başörtülü öğrenciler var ama son yıllara kadar hiç başörtülü öğretim üyesi olmamış soruma da şöyle yanıt veriyor:
"Bakın öğrencilerine kapıyı baskılara rağmen açanlar neden öğretim üyelerine açmasın. Ama özel muamele isteyen olursa buna yer olmaz tabii. Bir de, siyasal İslamcılar çok sayıda genç kadını okutup akademisyen yapmak istediler de kendilerine engel olan mı oldu? Boğaziçi zamanında tehlikeleri göze alarak başörtülü kadın öğrencilere ayrımcılık yapmadı, ilkelerinden taviz vermedi. Başörtülü olup kendi başına, eşit, özgür bir birey olmaya başlayan Boğaziçi veya diğer üniversitelerimizden mezun kadınlara o cenahta pek de olumlu bakılmadığını görüyoruz. Kadının toplumdaki yerini temel itibariyle anne olmakla sınırlayan bir anlayıştan, uygulamadan söz ediyoruz burada. Samimi olmak gerekiyor. Siz başörtülü öğretim üyesi almıyorsunuz demiyorlar, aslında. Başörtülü olduğu için öğretim üyesi alacaksınız, diyorlar. Bu kabul edilebilecek bir şey değil. Bence şu an bu konuyu konuşuyor olmamız bile siyasi bir dayatma, bir hegemonyanın kabul ettirilme çabası. Gerisi gerçekten boş laf kanaatimce."

Şu anki Rektör Naci İnci 30 sene Boğaziçi’nde hocalık yapmış onu da not düşeyim:
"Boğaziçi’nde bir çok öğretim üyesi oldu. Görüşlerini bildiklerimiz var, bilmediklerimiz var. Mesela, şu anki atanmış rektör Naci İnci görüşüne bakılmadan, merak dahi edilmeden, alınmış. Sonra bir ara kalkmış kendisi Sabancı Üniversitesi’ne gitmiş. Sonra tekrar kalkmış geri gelmek istemiş Boğaziçi’ne. Artık siyasi görüşleri hakkında fikir sahibi olunmuş olmasına rağmen tekrar kabul edilmiş. Yani bakılmamış siyasi görüşlerine, akademik değerlendirmeyle ilerlenmiş. Özel olarak şu görüşte olan gelmesin denmemiştir Boğaziçi’nde hiçbir zaman. Bakın bu çok naif gelebilir. Bizim ilgilendiğimiz şey değildi insanların siyasi görüşleri, hiç olmadı."
Prof. Zenginobuz, sorgulama ve itiraz kültürünün Boğaziçi’nin sadece bugünlerine, bu dönemine özel olmadığını, akademik özgürlük ve özerklik hassasiyetinin her zaman olduğunu söylüyor. 1990’ların sonunda Aydın Doğan’ın üniversiteye yaptığı bir bağışla adını taşıyacak bir iletişim enstitüsü açılmasına nasıl karşı çıkıldığını anlatıyor:
"O tarihte DSP-ANAP-MHP koalisyonu iktidarda. Ecevit Başbakan. Aydın Doğan İletişim Enstitüsü kurulması kararı Bakanlar Kurulu'ndan bile geçirilmişti. Boğaziçi’nde Aydın Doğan’ın adını taşıyacak bir enstitü kurulacaktı, derece verecekti.. Her şey bitmişti. Fakat o sırada öğretim üyelerinin muhalefeti ile, akademik özgürlük ve özerkliği konusunda hassas bir üniversite için Türkiye’nin o günkü şartlarında kabul edilemeyecek olan bu gelişme durdurulabildi. Bakın bu çok önemli bir vaka. Unutuluyor. Sanki Boğaziçi sadece şimdiki iktidara, siyasal İslamcılara karşı direniş gösteriyor sanılıyor. Hayır, biz her zaman akademik özgürlüğe ve özerkliğe yönelik her türlü müdahaleye karşı durmaya çalıştık, elimizden geldiği kadar durduk. O günlerde rektörlük karar almış, karar Senato’dan da geçmiş, Bakanlar Kurulu da resmen kurmuş enstitüyü. Açılsa açılacak. Ama o zaman öyle rektörlerimiz vardı ki, üniversitede öğretim üyelerinin görüşlerini nihayetinde samimi olarak dinleyen, sözde değil özde demokrat, gerçek akademisyen kişilerdi. Öğretim üyelerinin çok ciddi itirazları olduğunu, onları ikna edemediklerini, 400 küsür civarı öğretim üyesinden 300 küsur tanesinin imza toplayarak karşı çıktığını görüp Aydın Doğan Enstitüsü'nü hiçbir zaman hayata geçirmediler..
Şimdi bakınız, dünyanın tüm ülkelerinde hayretler ötesi tehlikeli bir demokratik geriye gidiş var. Otoriterlik ABD’de, Avrupa’da, dünyanın her tarafında yükseliyor, faşizan tonları taşımaya başlıyor. Otoriterlerin hedef tahtasına aldıkları ilk kurumlar üniversiteler. ABD’deki çok köklü üniversitelerin bile kendilerine karşı başlatılan saldırıya, demokratik geriye gidişe karşı koyamadıklarını görüyoruz. Halbuki demokratik toplumların her hal ve şartta özgürce fikir beyan edebilen özerk üniversitelere kendi sağlıkları ve demokrasilerinin bekası için ihtiyaçları var. O anlamda Boğaziçi gerçekten tüm dünyaya örnek olacak çok önemli bir duruş sergilemiştir ve sergilemeye devam etmektedir."

Boğaziçi Üniversite’sinde "eleştiren-sorgulayanların bugünün aksine hep değer gördüğünü" anlatıyor:
"Ben eskiden beri oldukça muhaliftim bölümümde, Boğaziçi’nde olan bitene. Benim gibi başkaları da vardı tabii. Boğaziçi’nin eksikleri vardı. Olmaz olabilir mi? Hep dile getirirdik, getirebilirdik. Diyelim sıralamalarda Boğaziçi dünyada 275. üniversite çıkıyor. Bunu yeterli bulmuyorduk. Biz Harvard'la aşağı yukarı benzer zamanlarda kurulmuşuz. Türkiye’nin en iyi öğrencilerini alıyoruz, dünyada ortalama ham potansiyeli bu kadar yüksek bir öğrenci grubu belki de yok. En iyi 50 üniversite içine girmemişsek bu başarı değil... Bu gibi şeyleri söyleyip hiçbir şeyden memnun olmayanlarımız çoktu. Tabii haksızlık ediyorduk. Özellikle 2010’dan itibaren iktidar Boğaziçi’ne ayrılan az kaynağı daha da azalttı. Baskıyı arttırdı. Bugünkü yıkım harekatının hazırlıklarının o zamandan yapıldığı anlaşılıyor. Yani konu basit değildi, bir sürü tarafı vardı işin. Ama hiç çekinmeden, beni doçent yapmazlar, profesör olamam gibi bir şey aklınıza gelmeden özgürce görüşlerinizi ifade edebilirdiniz. Şimdikinin aksine, rektörler garnizon komutanı gibi ağızlarından çıkanın emir telakki edilmesini beklemez, eleştirileri dikkate almak için ellerinden geleni yaparlardı. Boğaziçi’ni o kadar az maddi imkanla bu kadar başarılı yapan bu akademik yönetim anlayışıydı. Boğaziçi benim gibi olan biteni beğenmeyenlere ve bunu dile getirenlere daha fazla sorumluluk verilen bir yerdi. Zaten o nedenle birçok üst kurulda görevli olarak yakalandım 2021 yılı başında iktidarın Boğaziçi operasyonu başladığında. Şimdiki atanmış yönetim ise her karşı çıkana ağır müdahale içeren işler yapıyor, cezalar yoluyla herkesi susturmaya çalışıyor. Muhalif bildiği emekli öğretim üyelerimizi, mezunlarımızı kampüse sokmuyor. Öğrencilerimizi düşman görüyor, polise teslim ediyor. Boğaziçi’nin şimdi nasıl bir yer olduğunu; Melih Bulu ilk geldiğinde kampüsün kapısına geçirilen kelepçeler ile birkaç gün önce, 10 Şubat’ta, Güney Kampüs’e öğrencilere karşı yığılan çevik kuvvetin verdiği resim özetliyor.’"
Prof. Zenginobuz 12 Eylül darbesi sırasında Boğaziçi’nde öğrenci imiş. O baskıcı dönemi yaşamış, ‘Cunta anayasasına hayır’ dediği için bedel ödemiş. Her dönem yanlış bulduğuna itiraz etmiş, bu tutum bedel ödemek gerektirdiğinde ödemiş, kimi zaman yıllarca emek verdiği okuluna sokulmamış. Ama her şekilde Türkiye’ye, bilime, öğrencilerine katkı verme mücadelesinden vazgeçmemiş. Düşündüğünü söyleyebilmenin, itiraz edebilmenin akademisyenliğin tanımı olduğunu, doğru bildiğini söylememenin, söyleyememenin bir akademisyen için görevini yapmamak, yapamamak anlamına geldiğini düşünüyor.
Konuşmamızın bitişine doğru şöyle söylüyor:
"Son dönemde çok değişmiş de olsa; Avrupalıların Avrupa değerleri diye tarif ettiklerinden, Amerikalıların Amerikan değerleri dediklerinden daha fazla eşitlikçi, demokrasiye, birey onuruna önem veren; özgür ve özerk akademi konusunda Türkiye koşullarında geliştirdiği hassasiyeti oralardakinden daha fazla olan, özgün ve tam anlamıyla bu ülkenin bir kurumuydu burası. Hem dışarıdakilerden hem de Türkiye’nin yerli-milli aydın, öğretim üyesi isteriz diyenlerinden öğreneceğimiz bir şey yok, göstereceğimiz ve öğreteceğimiz çok şey var."
Bitirirken…
Prof. Ünal Zenginobuz ile ayrılıp üniversiteye yakın evime giderken kapının önündeki polis araçlarına bakıyorum. Aklımda bir cümlesi: Boğaziçi Üniversitesi medeniyetler savaşının alanı değildir. Kendisi üniversitenin özgün-özerk yapısını savunan, bunun için davalarla karşı karşıya kalan öğretim üyelerinden biri. Dediği gibi farklılıkların bir arada var olduğu ortak zeminler olmalı. Üniversiteler iktidarların, siyasetin arka bahçesi olmamalı.


